• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
    • Görsel Destekli Tarih Videoları Sesli Tarih Menüsünde
    • Özgün Tarih Materyalleri
    • Tarihi Fıkralar
    • Tarih Yazılısından İnciler
    • Tübitak Tarih Proje Örnekleri
    • Sınavlar Bölümünde Bilgilerinizi Test Edebilirsiniz
    • Peygamberimizin Hayatı ve Örnek Ahlakı
    • KPSS Sunuları Yenileniyor
    • Bulmacalarla Tarih Öğreniyorum
    • Tarih Sunuları için tıklayınız.
    • En güncel tarih sunuları burada.
MEMLÛK SULTANLIĞI NİÇİN YIKILDI?

MEMLÛK SULTANLIĞI NİÇİN YIKILDI?

Yavuz Sultan Selim’in Mısır-Suriye Memlûk imparatorluğunu bir darbede yıkması, çok şaşırtıcı bir olay olarak sunulmuş, fakat bu olayın sebepleri üzerinde durulmamıştır. Gerçekte böyle eski ve pek büyük bir imparatorluğun bir vuruşta tarih sahnesinden silinmesinin sebepleri, çok derinlerdedir.

Daha Yıldırım Bâyezid devrinde, büyük Arap tarihçisi İbnü Haldûn: “Mısır için Osmanoğlu’ndan başka tehlike yoktur” demişti. Riddânîye meydan savaşında, Osmanlı topçusu ile Memlûk topçusu arasındaki en az yarım asırlık fark, derhal kendini gösterdi. Memlûk topları, çakılı sahrâ toplarıydı. Manevra kabiliyetleri yoktu, istenilen yöne çevrilebilen hafif, fakat seri atışlı Osmanlı topları ise, düşmana yılgınlık verecek derecede etkili silâhlardı. Daha 1410’da, Yavuz Mısır’ı almadan yüzyıldan fazla bir zaman önce Emir Süleyman, Memlûk Sultanının ricası üzerine, Mısır’a Osmanlı topçuları ve denizcileri göndermişti. Demek daha o zamanda Türkiye, Mısır’dan ileriydi. Mısır’ı fetheden Yavuz’un babası II. Bâyezid, savaş durumunda olmadığı zamanlar, Mısır’a sürekli şekilde topçu, gemici, teknik uzman ve stratejik malzeme yollamıştı. Meselâ 1511 ocağında, Yavuz’un fethinden ancak 6 yıl önce, Mısır’a 400 topla birlikte barut ve bakır göndermişti. Memlûk Sultanı, Osmanlı devletinde rütbesi bahriye sancakbeyi yani tümamiral olan Kemal Reis’i, hükümdarlara mahsus şekilde ağırlamıştı, II. Bâyezid, Fırat ve Toroslar sınırını tutmakla yetinmek siyasetini güderken, Trabzon’daki Şehzade Selim, Mısır fethinin planlarını düşünüyordu. Sultan Bâyezid, Kemal Reis’ten başka, Aydın, Hâmid, Hasan Reisler gibi en değerli Osmanlı amirallerini, Mısır Türk imparatorluğuna göndermekten çekinmedi. Zâten bu tutumuyla, bütün İslâm dünyasının saygısını kazanmıştı.

Timur’un ölümünden sonra Memlûkleri ciddî şekilde tehdit edebilecek hiç bir dış tehlike kalmamıştı. Memlûklerin Mısır gibi, coğrafya bakımından çok saklı bir ülkede barınmaları, onları dışarıdan gelecek tehlikeler karşısında uzun bir uyuşukluğa şevketti. Her an düşmanlarla çevrili olan Osmanlılardaki uyanıklık ve aktif siyaset, Memlûklerde yoktu. Halbuki dünya şartları değişiyordu. Osmanlı Türkleri, sürekli şekilde ilerliyorlardı. Memlûk Türkleri ise, Halîfe’nin, Kutsal Şehirlerin, Kutsal Emanetlerin, Ezher Üniversitesinin, Kahire şehrinin ellerinde olmasının gururu içinde vakit geçiriyorlar, kendilerini Sultan Baybars çağındaki güçte sanıyorlardı. Belki o devirdeki kadar kudretliydiler. Fakat Osmanlılar, çoktan o devri aşmışlar, yeryüzündeki devletler arasında ilk defa Yeniçağ’a adım atmışlardı.

Osmanlıların, Haçlı koalisyonlarına karşı zafer kazanmaları, Avrupa’da fetihler yapmaları, İslâm dünyasında büyük sevgi kazanmalarıyla sonuçlanmıştı. Rağbet daima kudretli tarafa karşı olduğu için İslâm dünyası, Halîfe’yi ellerinin altında bulunduran Mısır’ı değil, Türkiye’yi daha fazla seviyordu. Bu durumdadır ki Hicaz, Yemen, Bingazi, Nubya, Cezâyir gibi ülkeler, Yavuz Mısır’ı alır almaz, Osmanlı hâkimiyetine geçtiklerini ilân etmişlerdi. Bu büyük ülkeleri imparatorluklarına katmak için Osmanlılar, bir tek asker harcamamışlardı.

II. Bâyezid devrinde Osmanlı ordusu, topu meydan savaşlarında birinci derecede taktik silâh. olarak kullanmaya başlamıştı. Bu sırada top, Avrupa’da ve Mısır’da hâlâ kale savunmasında ve kuşatmasında kullanılan, meydan savaşlarına daha, çok manevi etkisi bakımından getirilen bir silâhtı. Gene Osmanlılar, II. Bâyezid zamanında tüfeği, piyadenin bilinci silâhı olarak kabul etmişlerdi. Böyle bir orduya karşı hâlâ kılıç ve okla döğüşen ordular karşı koyabilirler miydi?

XV. asrın ikinci yarısı, Osmanlıların yükselme devresidir. Memlûklerde ise çöküntü açıktı. Bu iki devrenin bütün tipik durumları, iki tarafta görülüyordu. Nihayet Osmanlılar, çok büyük ve dehâ sahibi hükümdarlara sahip olmak şansını taşıyorlardı. Osmanoğullarının yanında Memlûk Sultanları, daima mütevazı şahsiyetler olarak kalmaya mahkûmdu. üstelik Osmanlı hükümdarı, kudretini Tanrı’dan alıyordu. Mısır’ın  Türk veya Türkleşmiş-Çerkeş hükümdarları ise, seçimle işbaşına geliyorlardı. Bu seçim hayat boyunca yapılmakla beraber, Memlûk Sultanı, gene de kendini seçen Memlûk emirlerini kollamaya mecburdu. Osmanlı Sultanı ise, tahtını kimseye borçlu değildi; makamını miras olarak babasından almıştı. İstediği işi, istediği savaşı ve sulhu, bu konularda iktidar sahibiyse, dilediği gibi yapması mümkündü. Ancak bütün bu şartlara rağmen Memlûklerin karşısına Osmanlı devleti gibi cihan politikası güden bir imparatorluk çıkmasaydı, şüphesiz Memlûk sultanlığı daha yüzyıllarca yaşardı. Nitekim Memlûkler, saltanatlarınnı kaybettikten sonra da yüzyıllarca Mısır’da mahallî nüfuzlarını devam ettirdiler ve ancak XIX. yüzyıl başlarında Mehmed Ali Paşa tarafından yok edildiler. Bugün bile Mısırlı pek çok tanınmış aile, Memlûklerden inmiştir.

XV. asırda Mısır ekonomisi de bozuktu. Bozuk olmasa bile, yeryüzünde hiç bir devlet, Türkiye’nin iktisadî ve malî gücüne sahip değildi. Hiç bir teşebbüs tasavvur edilemezdi ki, Türk mâliyesi onu yürütmek imkanından mahrum olsun. Osmanlıların ihtiyat hâzinesi bile büyük meblâğlara ulaşıyordu. Mısır’da ise bazı vergiler, bir yıl önceden peşin toplanıyordu. Zaten Memlûkler, Mısır’a dış ülkelerden gelmiş en çok birkaç yüz bin Türk ve Türkleşmiş Çerkeş’ten ibaretti. Bu bir avuç insan, milyonlarca yerli teb’aya hâkimdi. Osmanlı devleti ise, Anadolu ve Rumeli’nin milyonlarca Türk’üne dayanan millî bir siyasî kuruluştu. Bu küçük hülâsamız, Moğolların ve Timur’un bile başaramadığı Mısır’ın Yavuz tarafından bir hamlede fethedilmesinin gerçek sebeplerini aydınlatmaya kâfidir sanıyoruz.

 

Kaynak: Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, MEB, İstanbul, 1989. S. 75-78
Yazının pdfsi için tıklayınız.

  
623 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam48
Toplam Ziyaret323896
Saat
Kanuni'den Mora Valisi Bali Bey'e
"Her iyiliğin kaynağı adalettir.Adil olmayan kişinin elinden çıkan iş,kötü iştir. Peygamberimiz "Bir günün adaleti yetmiş yıllık ibadetten üstündür" buyurmuştur.Öyle insanlar var ki ellerinde fırsat yok iken salih, abid ve zahit görünürler,ellerine fırsat geçince nemrut kesilirler, ..Hizmetinde kullandığın adamların dış hallerine aldanma!Mala muhabbet göstereni devlet hizmetinde kullanma! Zira o adamlar ki,Allah'ın bana emanet ettiği halkı ezerler,Kıyamet günü sorumlu benim!...

Ey Gazi Bali Bey ;  mansıbımın geliri masrafıma yetmez diye gam çekme.Ne dileğin varsa benden iste.Sana emanet ettiğim askerlerimin ve tebamın gençlerini evlat,ihtiyarlarını baba, yaşlılarını da kardeş bil...Bilhassa fukaraya şefkat ve muhabbetle ihsan kapılarını aç..."

 DÜNYADA SÖZÜ DOĞRU HAK TANIR BİR ADAM BULAMADIM

Sultan III.Mehmet bir gün yanında bulunan devlet büyüklerine:

-"Bu dünyada sözü doğru hak tanır bir adam bulamadım" deyince, etrafındakilerde sebebini sordular.Bunun üzerine III.Mehmet şöyle dedi:

-"Şeyhülislam Bostanzade Efendiye iltifat ettim, derhal cahil bîr kardeşini Rumeli kazaskeri yaptı.Gene cahil bir gence rica ile Selanik kadılığını verdirdi. Bundan sonra babamın hocası Saadettin’e iltifat ettim,doğru ve hak bilir dedim, o da oğlunu Anadolu kazaskerliğine ve bir diğer oğlunu da Edirne kadılığına tayin ettirdi işte görüyorsunuz,ben artık kime güveneyim?"