• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
    • Görsel Destekli Tarih Videoları Sesli Tarih Menüsünde
    • Özgün Tarih Materyalleri
    • Tarihi Fıkralar
    • Tarih Yazılısından İnciler
    • Tübitak Tarih Proje Örnekleri
    • Sınavlar Bölümünde Bilgilerinizi Test Edebilirsiniz
    • Peygamberimizin Hayatı ve Örnek Ahlakı
    • KPSS Sunuları Yenileniyor
    • Bulmacalarla Tarih Öğreniyorum
    • Tarih Sunuları için tıklayınız.
    • En güncel tarih sunuları burada.
OSMANLI SARAYI’NDA KADIN

OSMANLI SARAYI’NDA KADIN

 

XIV. ve XV. asırlarda Osmanoğulları hanedanına mensup Türk padişah ve şehzadeleri, Anadolu Beylikleri hanedanlarından, bazen Hıristiyan hükümdar ailelerinden kız alırlardı. XVI. asırda bütün Anadolu Beylikleri ortadan kalktı. Bunun üzerine cariyeler, padişah zevceliğine yükseldiler. Padişahlar, birçok mahzuru olduğu için İstanbullu ailelerden kız almaktan, onlarla akraba olmaktan çekiniyorlardı. “Sultan” denen Osmanlı prensesleri ise, ileri gelen Türk devlet adamlarıyla evlendiriliyordu. Osmanlı hanedanına mensup bir sultanla bir şehzadenin evlenmesi, çok az görülen bir olaydı. Böyle bir olay 1480’de vuku bulmuş, ondan sonra ancak 1920 tarihlerinde görülmüştür.

Bu gibi tedbirlerle Osmanoğulları, cihan tarihinde ilk defa olarak tam bir merkeziyet sistemi kurmuşlar, devletin hanedanın ortak malı olmayıp, yalnız hükümdara ait bulunduğu fikrini şiddetle savunmuşlar, gerçekleştirmeyi başarmışlar ve bu suretle pek azametli ve sürekli bir imparatorluk kurabilmişlerdir. Zira bu çağlarda gerek Doğu, gerek Batı ülkelerinde devlet, hanedanın malı sayılıyor ve prensler arasında parçalanıp gidiyordu. Avrupa, XVIII. yüzyıl sonlarına kadar hanedan veraset savaşlarından kurtulamamıştır. Osmanlı devletindeyse böyle bir şey görülmez.

Osmanlı hanedanının erkek üyesine, yani padişah veya şehzade oğluna “şehzade- denirdi. Şehzade, İstanbul’un fethinden önce “bey”, bazen “çelebi” diye anılırdı. Sonradan “şehzade”, bazen padişahlar gibi “han” ve “sultan” denmiştir. Ancak Tanzimat’tan sonra “efendi” denmeye başlandı. “Murad Efendi, Ahmed Efendi” gibi. Hanedanın kadın üyesine, yani padişah ve şehzade kızına önceleri “hatun”, XVI. asırdan beri “sultan” denmiş ve böylece devam edip gitmiştir. “Ayşe Sultan, Fatma Sultan” gibi. Sultanlar, Türk imparatorluk prensesleridir. Bunların kızları da prenses sayılır ve “hanım-sultan” denirdi. Sultanların oğulları “sultan-zâde”, kocaları ise “dâmâd” diye anılırdı. Damatlar ve sultan-zadelere, eğer paşa değillerse, “beyefendi” diye hitab edilirdi. Sultanlarla ve şehzadelerde konuşurlarken, “efendimiz” şeklinde hitab edilirdi.

Padişah zevcesi olmak üzere hazırlanan cariyeler, küçük çocukken Saray’a alınırdı. Kusursuz güzel olmaları şarttı. Derhal eğitim ve öğrenimlerine başlanır, İslâm dinini, saray geleneklerini, güzel konuşmasını öğrenirlerdi, istidatlarına göre musiki, edebiyat, yabancı dil, raks, hattatlık, nakış öğrenenler de çoktu. Henüz padişah huzuruna çıkamayan eğitimini tamamlamamış cariyelere “acemi kız” denirdi. Padişahın böyle bir kızla ilgilenmesi, geleneklere aykırı sayılırdı. Fakat ilgilenenler çıkmıştır.

 

Padişah zevceliğine yükselen cariyeye “haseki”, XVIII. asırdan başlayarak “kadınefendi” denirdi. Bir iki hasekinin “haseki-sultan” diye anıldığı vaki ise de, bunlar nadirdir. Kadınefendiler, bir çeşit kraliçe sayılır, fakat asla imparatoriçe sayılmazdı. Tek imparatoriçe, eğer hayattaysa, padişahın annesi ” olan hanımdı; buna “vâlide-sultan” denirdi. Birkaç kadınefendi olduğu zaman, bunlar başkadınefendi, ikinci kadınefendi... diye anılırlar ye protokolde bu şekilde yer alırlardı.

Saray'da yüzlerce cariye vardı. Bunlar, padişahın, şehzade ve sultanların, vâlide-sultan ve kadınefendilerin hizmetinde bulunurlardı. İstedikleri anda “çırağ edilirler” yani Saray dışında itibarlı bir kimseyle evlendirilirlerdi. Çeyizleri, Saray'dan verilirdi. Saray'dan kız almak bir imtiyaz sayılırdı; çünkü bu kızlar hem güzel, hem de çok iyi terbiye edilmiş kimselerdi.

Padişah çocukları doğunca halk şenlik yapar, böyle fırsatları kaçırmayarak bol bol eğlenirdi. Bazen uzun müddet, hattâ bir defasında tam 36 yıl, 9 ay 5 gün, Osmanoğulları'ndan hiç bir şehzade ve sultan doğmadı. Bu durum, hanedanın kesileceği endişesiyle ciddî üzüntüler yaratırdı. Halk bazen eğlencede çok ileri gidince padişah şenlikleri durdururdu. I. Abdülhamid’in 21 ağustos 1776'da Şehzade Mehmed adlı oğlu doğduğu zaman padişah, “böyle maskaralık lâzım değildir!” diyerek şenlikleri durdurmuştu. Çünkü böyle şenliklerde padişah hariç, herkesin taklitleri yapılır, aynen sadrâzam ve şeyhülislâm gibi giyinen maskaralar eşeğe ters binerek caddeleri dolaşırlar, hattâ sadrâzamın sarayının kapısına kadar böyle alayla giderlerdi.

Harem'in her türlü işinden sorumlu olan en yüksek cariyeye “başhazînedar” denirdi. Bunda, padişahın bir mührü bulunurdu. Protokolde vezir ve müşirlerle eşit sayılırdı. Padişahı ziyarete gelen bütün hanımları, sultan olsalar bile başhazînedar karşılar ve huzura çıkarırdı. Maiyetinde 6 hazinedar daha vardı. Son dört hazinedarın derecesi, alay beylerine eşitti

Sultanlar, yani Türk imparatorluk prensesleri, evleninceye kadar Saray’daki dairelerinde, anneleriyle beraber otururlardı. Bunların daireleri, vâlide-sultan dairesinin küçük bir örneği idi. Her sultanın hizmetinde 40 kadar cariye bulunurdu. Evlenen sultanlar Saray’dan çıkardır, kendilerine, ölünceye kadar oturmak şartıyla, padişah tarafından bir saray verilirdi Sultan ölünce saray, çocuklarına geçmez, alınır, yeni evlenen başka bir sultana verilirdi. Yani saraylar şahıs malı değil, millî mal sayılırdı. Sultanlara ve şehzadelere, anneleri bile saygıyla davranır, öz anneleri kendilerine isimleriyle hitab edemez, “Ayşe Sultan, Ahmed Efendi” diye çağırırdı. Çünkü anneler, hanedan dışından, ancak hanedana mensup, sonradan hanedana girmiş, Osmanoğlu kanı taşımayan hanımlardı.

 

Bir padişah ölünce, dul kalan zevcelerinden, çocuğu olmayanlar, istedikleri takdirde, yeni tahta çıkan padişah tarafından, en yüksek devlet adamlarından biriyle evlendirilirlerdi. Fakat ekserisi böyle bir arzuda bulunmazdı. Çocuk sahibi dul padişah zevcesi, asla evlenemezdi. Çünkü bu suretle şehzade ve sultanların üvey babalan ortaya çıkar ve hanedana karşı saygısız bir durum olmasından korkulurdu.

Kısaca anlattığımız bu sistem, ufak tefek değişiklikler ve modernleşmelerle, 1924’e, Osmanlı hanedanının Türkiye'den ayrılmasına kadar devam etti.

 

Kaynak: Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, MEB, İstanbul, 1989. S.298-301

 Yazının pdfsi için tıklayınız.

  
369 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam22
Toplam Ziyaret309613
Saat
Kanuni'den Mora Valisi Bali Bey'e
"Her iyiliğin kaynağı adalettir.Adil olmayan kişinin elinden çıkan iş,kötü iştir. Peygamberimiz "Bir günün adaleti yetmiş yıllık ibadetten üstündür" buyurmuştur.Öyle insanlar var ki ellerinde fırsat yok iken salih, abid ve zahit görünürler,ellerine fırsat geçince nemrut kesilirler, ..Hizmetinde kullandığın adamların dış hallerine aldanma!Mala muhabbet göstereni devlet hizmetinde kullanma! Zira o adamlar ki,Allah'ın bana emanet ettiği halkı ezerler,Kıyamet günü sorumlu benim!...

Ey Gazi Bali Bey ;  mansıbımın geliri masrafıma yetmez diye gam çekme.Ne dileğin varsa benden iste.Sana emanet ettiğim askerlerimin ve tebamın gençlerini evlat,ihtiyarlarını baba, yaşlılarını da kardeş bil...Bilhassa fukaraya şefkat ve muhabbetle ihsan kapılarını aç..."

 DÜNYADA SÖZÜ DOĞRU HAK TANIR BİR ADAM BULAMADIM

Sultan III.Mehmet bir gün yanında bulunan devlet büyüklerine:

-"Bu dünyada sözü doğru hak tanır bir adam bulamadım" deyince, etrafındakilerde sebebini sordular.Bunun üzerine III.Mehmet şöyle dedi:

-"Şeyhülislam Bostanzade Efendiye iltifat ettim, derhal cahil bîr kardeşini Rumeli kazaskeri yaptı.Gene cahil bir gence rica ile Selanik kadılığını verdirdi. Bundan sonra babamın hocası Saadettin’e iltifat ettim,doğru ve hak bilir dedim, o da oğlunu Anadolu kazaskerliğine ve bir diğer oğlunu da Edirne kadılığına tayin ettirdi işte görüyorsunuz,ben artık kime güveneyim?"