• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
    • Görsel Destekli Tarih Videoları Sesli Tarih Menüsünde
    • Özgün Tarih Materyalleri
    • Tarihi Fıkralar
    • Tarih Yazılısından İnciler
    • Tübitak Tarih Proje Örnekleri
    • Sınavlar Bölümünde Bilgilerinizi Test Edebilirsiniz
    • Peygamberimizin Hayatı ve Örnek Ahlakı
    • KPSS Sunuları Yenileniyor
    • Bulmacalarla Tarih Öğreniyorum
    • Tarih Sunuları için tıklayınız.
    • En güncel tarih sunuları burada.
OSMANLILARIN YÜKSELİŞ ÇAĞINDA TÜRK DENİZ TEŞKİLÂTI

OSMANLILARIN YÜKSELİŞ ÇAĞINDA TÜRK DENİZ TEŞKİLÂTI

 

XV. asır sonlarından XVIII. asra kadar Türk Donanması, dünyanın en büyük deniz kuvvetiydi. Bilhassa XVI. yüzyılda Türk - Osmanlı deniz gücü, dünyanın geri kalan bütün devletlerinin deniz güçlerinin toplamından fazlaydı. Bu büyük donanma, muazzam bir teşkilâta dayanıyordu.

Türk deniz kuvvetlerinin başı, halk arasında “Kapdan-paşa” denen Kapdân-ı Deryâ idi XVI. asır sonlarına kadar beylerbeyi (oramiral) rütbesini taşırdı. Bu tarihten başlayarak çok kere vezir (büyük -amiral) rütbesi verildi. Dîvân-ı Hümâyûn’un yanı bakanlar kurulunun tabiî üyesiydi. Kapdân-ı Derya, Akdeniz ve Karadeniz’deki Türk deniz kuvvetlerine komuta ederdi. Atlas Okvanusu’na çıkan Türk filoları da Cezayir beylerbeyiliğine, dolayısıyla Kapdâiı-ı Deryâ’ya bağlıydı. Ayrıca Kapdân-ı Deryâ’ya değil, doğrudan doğruya hükümete bağlı 4 amirallik vardır Tuna Kapdanhğı, Hind Kapdanlığı, Fırat Kapdanhğı ve Hazar Kapdanhğı.

Tuna Kapdanı, Tuna nehrinin üzerinde bulunan Türk ince donanmasının amiraliydi. Tuna deltasından Budapeşte’ye kadar Tuna nehrini kontrol ederdi.

Hind Kapdam’na “Süveyş Kapdanı”, “Mısır Kap-dam” da denirdi. Hind Okyanusu, Umman Denizi, Kirildeniz ve Basra Körfezi’ne bakardı. Fırat Kapdanı, Fırat ve Şattularab üzerinde iki nehir trafiğini kontrol ederdi. Hazar Kapdanlığını, XVI. asır sonlarında Özdemiroğlu Osman Paşa kurmuştu. Merkezi Bakû idi.

“Donanmay-ı Hümâyûn” denen Osmanlı imparatorluk donanmasının gemileri, her 7-8 yılda bir yenilenirdi. Bir tekneyi 8 yıldan fazla kullanmak kanuna aykırıydı. XVII. asır ortalarına kadar her yıl 40 savaş gemisi ve ihtiyacı karşılayacak sayıda küçük gemi yapılırdı. XVII. asır ortalarında bu kamın bırakıldı ve Türk Donanması, eski önemini kaybetti. Olağanüstü durumlarda 100, hattâ 200 savaş gemisi yapıp donatmak devletin iktidarı dahilindeydi ki, dünyanın başka hiçbir devletinin gücü böyle bir şeye yetmezdi. Padişahlar, orduya verdikleri önemin aynısını donamaya da verirlerdi, II. Selim, Haliç’teki hasbahçesinin bir kısmını Tersâne’ye bırakarak, fazladan 8 kadırganın tezgâhlanmasını sağlamıştı.

Bir Türk Savaş gemisinde en az bir imam, bir müezzin, bir doktor, bir operatör, levazım subayları ve başka yardımcılar bulunurdu. Orta büyüklükte bir kadırganın mürettebatı, forsalar dışında 750 kişiydi. Bir kadırgada 200, büyük bir baştardada 504 forsa kürek çekerdi. Bazen çok büyük baştardalar yapılır ve bunlarda forsalarla beraber 3.300’den fazla insan bulunurdu. Türklerin 3.000 küsur tonluk gemileri olduğunu biliyoruz ki, esas yapı malzemesinin kereste olduğu o devre göre çok büyük bir tonajdır.

Türk Donanması’nın eski önemini kaybetmiş olduğu XVIII. asır başlarında bile Türk savaş gemileri, dünyanın en büyük ve bakımlı tekneleriydi. Bu yıllarda İstanbul'a gelen İngiliz gezgini Richard Pöcocke, İstanbul limanında yatan bazı Türk savaş gemilerinin, devrin en büyük İngiliz savaş gemisi olan Royal Sovereign’den daha büyük olduğunu yazar. Aynı gezgin, 1.600 mürettebatı, 110 topu olan bir Türk teknesini anlatır ve komuta güvertesinden başka üç güvertesi ve bir yedek güvertesi olduğunu, boyunun 56 metre, genişliğinin 15 metre, derinliğinin 6,5 metre bulunduğunu yazar. Pococke'tan bir çeyrek asır önce İstanbul'a gelen Fransız gezgini de la Montraye (dö la Monre), limanda gördüğü Türk Donanması'nı şöyle anlatır: “Gemiler her zaman için harekete hazır ve silâhbaşı durumundaydı.. Türk kadırgaları çok büyüktü. Çok bakımlıydılar.. Mürettebatın kılık kıyafeti de pek düzgündü. Teknelerin üzerinde Türk üslûbunda, göz kamaştırıcı, bir güzellikte yaldızlı nakışlar ve oymalar vardı".

İmparatorluğun yüze yakın kıyı şehrinde tersane ve tezgâhlar vardı. Bunların en büyüğü, İstanbul’daki Haliç Tersanesi idi. Avrupa devletleri bile bu tersaneye gemi ısmarlarlardı. Esasen 7 - 8 yıl Türk Donanması’nda hizmet gören gemiler, topları çıkarıldıktan sonra, ya Türk armatörlerine veya Avrupa'ya satılırdı.

Haliç Tersânesi'nin âmiri, “Tersâne Emini" denen bahriye müsteşarıydı. Tersâne Emini amirallerden değil, daha çok sivillerden, bilhassa maliyecilerden seçilirdi. Tersâne ve Donanma’nın her türlü masrafından sorumluydu. Maiyetinde liman kapdanları, mühendisler ve yüzlerce memur bulunurdu. Tersâne’nin teknik âmiri ise, “Ser-Mîmâr-ı Tersâne-i Âmire" denen gemi inşaat başmühendisiydi. Emrinde 10 mühendis ve 400 usta vardı. Elinde gümüş bir asâ taşırdı. Tersâne’deki esir işçilerden “Forsa Zindânı Kâtibi” denen yüksek memur sorumluydu. “Mahzen Kâtibi”, seferden dönen gemilerin onarılmasına bakar, getirdikleri ganimetten devlet hissesi olan beşte bire de Hazîne namına el-koyardı. Bütün bu memurlar, Tersâne Emîni’ne istediği anda doğru ve düzenli bilgi vermekle mükellefti. Haliç Tersânesi, 137 savaş gemisini aynı anda tezgâha koyup birkaç ay içinde indirmeye yeterli kapasitede, dünyanın en büyük gemi inşaat kurumuydu.

Kapdân-ı Deryâ da, denizde olmadığı ve hükümet toplantılarına katılamadığı zamanlarda Tersâne yakınlarında, Kasımpaşa'daki makamında otururdu. Kasımpaşa ve yakın çevresinde 100.000 kişi yaşardı. Tersânedeki işçilerin sayısı 30.000 i esir forsa, 30.000 i Türk olmak üzere 60.000 kadardı. Forsalar Avrupa'da olduğu gibi boğaz tokluğuna ölünceye kadar çalıştırılmaz, hür işçiler gibi ücret alırlardı. Ücretlerini biriktirenler değerlerini ödeyerek hürriyetlerine kavuşurlardı. Haliç çevresinin asayişinden Kapdân-ı Deryâ sorumluydu. Her gece kapdanlardan 35 i, yanında 300 bahriye azabı (deniz piyadesi) olduğu halde nöbet bekler ve sokakları dolaşırdı.

İmparatorluğun çeşitli yerlerinde Türk Donanmasının kürek, yelkenbezi, çuha fabrikaları ve dökümhaneleri vardı. Devlet gerileyip para kaynaklan azalınca, bu muazzam teşkilât gittikçe küçüldü ve Türk Donanması, eski önemini kaybetti.

 

Kaynak: Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, MEB, İstanbul, 1989. S.161-164

Yazının pdfsi için tıklayınız.

  
381 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam54
Toplam Ziyaret323902
Saat
Kanuni'den Mora Valisi Bali Bey'e
"Her iyiliğin kaynağı adalettir.Adil olmayan kişinin elinden çıkan iş,kötü iştir. Peygamberimiz "Bir günün adaleti yetmiş yıllık ibadetten üstündür" buyurmuştur.Öyle insanlar var ki ellerinde fırsat yok iken salih, abid ve zahit görünürler,ellerine fırsat geçince nemrut kesilirler, ..Hizmetinde kullandığın adamların dış hallerine aldanma!Mala muhabbet göstereni devlet hizmetinde kullanma! Zira o adamlar ki,Allah'ın bana emanet ettiği halkı ezerler,Kıyamet günü sorumlu benim!...

Ey Gazi Bali Bey ;  mansıbımın geliri masrafıma yetmez diye gam çekme.Ne dileğin varsa benden iste.Sana emanet ettiğim askerlerimin ve tebamın gençlerini evlat,ihtiyarlarını baba, yaşlılarını da kardeş bil...Bilhassa fukaraya şefkat ve muhabbetle ihsan kapılarını aç..."

 DÜNYADA SÖZÜ DOĞRU HAK TANIR BİR ADAM BULAMADIM

Sultan III.Mehmet bir gün yanında bulunan devlet büyüklerine:

-"Bu dünyada sözü doğru hak tanır bir adam bulamadım" deyince, etrafındakilerde sebebini sordular.Bunun üzerine III.Mehmet şöyle dedi:

-"Şeyhülislam Bostanzade Efendiye iltifat ettim, derhal cahil bîr kardeşini Rumeli kazaskeri yaptı.Gene cahil bir gence rica ile Selanik kadılığını verdirdi. Bundan sonra babamın hocası Saadettin’e iltifat ettim,doğru ve hak bilir dedim, o da oğlunu Anadolu kazaskerliğine ve bir diğer oğlunu da Edirne kadılığına tayin ettirdi işte görüyorsunuz,ben artık kime güveneyim?"