• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
    • Görsel Destekli Tarih Videoları Sesli Tarih Menüsünde
    • Özgün Tarih Materyalleri
    • Tarihi Fıkralar
    • Tarih Yazılısından İnciler
    • Tübitak Tarih Proje Örnekleri
    • Sınavlar Bölümünde Bilgilerinizi Test Edebilirsiniz
    • Peygamberimizin Hayatı ve Örnek Ahlakı
    • KPSS Sunuları Yenileniyor
    • Bulmacalarla Tarih Öğreniyorum
    • Tarih Sunuları için tıklayınız.
    • En güncel tarih sunuları burada.
“Adâb-ı Muaşeret Bir Görgü Meselesidir, Kitaptan Öğrenilmez...”

 “Adâb-ı Muaşeret Bir Görgü Meselesidir, Kitaptan Öğrenilmez...”

MÜNEVVER AYAŞLI

Bir gün bir yayınevi sahibi benden âdâbı muaşeret kitabı yazmamı istedi, "ihtiyaç var, iyi satar." dedi. Kabul etmedim, "yazamam” dedim. Niçin yazmak istemediğimi ona izah ettiğim gibi, size de arz edeyim: Evvela âdâbı muaşeret bir görgü meselesidir; kitaptan öğrenilmez, yaşamak lâzım. Bu bir. İkinci sebebine gelince: Evet, belki âdâbı muaşeret konusunda sizden daha fazla şey biliyorum; ama her şeyi bilmiyorum. Yazacaklarım olsa olsa bir risale hacmi tutar. Romanlarımda ve diğer kitaplarımda Osmanlı âdâbı muaşeretini sık sık işledim. Pertev Beyin Üç Kızı, Pertev Beyin İki Kızı, Pertev Beyin Torunları, Vaniköyünde Fazıl Paşa Yalısı, Dersaadet, Edeb Yahu bunların başında gelir.

Yazacaksınız da ne olacak? Bu memlekette Kültür Bakanlığı yapmış zatlar âdâbı muaşeret bilmedikten sonra, geri kalanlara ne lâzım... Talat Halman’ın Kültür Bakanı olduğu zaman ben de gazetecilik yapıyordum. "Kültürsüz bir Kültür Bakanı" başlığı ile bir yazı yazdım. Bu zat beni ziyarete geldi. "Eyvah, dedim içimden, şimdi bana sitem ederse ne diyeyim?" Pek kibar, pek nazik bir adam:

-Hanımefendi, beni İstanbul'da sevmiyorlar değil mi? dedi.

Vaziyeti idare etmek için:

-Zannetmem beyefendi... dedim. Sizin kabineyi sevmedikleri için sizi de buna dahil etmişlerdir.

Aaa! Durup dururken demez mi:

-Bana beyefendi demeyin, lütfen Talat deyin.

-Diyemem beyefendi.

-Neden?

-Arzedeyim: Ben öyle bir ailede yetiştim ki, babam küçük kardeşime bile ismiyle hitap etmezdi. "Haydar Bey Birader", "Şevket Bey Birader" derdi.

Tabiî hemen soğuk bir hava esti. İçimden, "Eh, dedim, sen o yazıyı haketmişsin. Şu edepsizliğinle beni haklı çıkarmış oldun..."

Samimiyet ayrı, laubalilik ayrı. Çokları samimiyetle laubaliliği karıştırıyorlar. Sarayda da isimle hitap edilmez. Sultanlar (kız kardeşler), birbirlerine "Ayşe Sultan Hemşire", "Rukiye Sultan Hemşire", "Şaziye Sultan Hemşire" diye hitap ederlerdi. Tarihi film senaryosu yazanlar saray âdâbını bilmedikleri için hata yapıyorlar. Hanımı paşaya, "Paşa Hazretleri" diyor; yanlış. Aslında öyle demez, "Paşa Efendi" veya "Efendimiz" der. Onun için beyefendi siz bu kitabı yazmaktan vazgeçin. Siz taşralısınız, bu sizin işiniz değil.

 

Taşralılar saray âdâbını, İstanbul Osmanlısının konak ve yalı âdâbını bilmez. Sadece sizin için söylemiyorum, bütün taşralılar için böyledir. Yahya Kemal bile İstanbul şairidir ama taşralı olduğu için İstanbul yerlisinin bildiği âdâbı muaşereti bilmez.

Vaktiyle "teşrifat" denilen ve saray protokolünü teşkil eden esasların temeli "Edeb Yahu" idi. Osmanlı'da edeb, "Edeb Yahu!" ihtarına muhatap olmamaktır. Osmanlı çocuğunun terbiyeli olması kadar tabiî bir şey yoktu. Neden terbiyesiz olsun ki? Evi, muhiti, camii, tekkesi, mektebi, memuriyet hayatı, esnaflık hayatı, kısacası yirmi dört saati edebli ve terbiyeli idi. Bir Osmanlı için bu edeb ve terbiye çemberinin dışına çıkmak hakikaten güç patta imkânsızdı.

Evinde anasına, babasına, ağabeyine, ablasına, dedesine, ninesine saygılı olan bir çocuk, camide, tekkede, medresede, mektepte ve sokakta da büyüklere karşı saygılı ve hürmetkârdı. Osmanlı için en kolay ve tabiî olan şey, edebli olmaktı. Kaba, terbiyesiz, ve nâdân olmak hatıra bile getirilmezdi.

Enderun ve Bâbıâli, dünyada geçmiş medeniyetler içinde belki de edeb, terbiye ve kibarlık ekollerinin en müstesnası idi, Değil padişah sarayında, sultan ve şehzâde saraylarında, mahallesinde çeşmeden evine su taşıyan on üç yaşındaki ahretlik kız bile bir ceylan kadar ürkek, hassas, mahcub ve afif bir çocuktu. Bütün davranışlarında bir saray câriyesi edası, inceliği ve zerafeti vardı.

OSMANLILAR BİRBİRLERİNE NASIL HİTAP EDERDİ?

 

Sadece saray ve konaklarda değil, en mütevazi mahalle evinde dahi birbirlerine "sen" diye hitap edilmezdi. Daima "siz" denirdi. Birbirlerini isimleriyle çağırmazlardı. Kocalar zevcelerine “hâtûn, hanım veya kadınım" derlerdi. Hanımlarda zevçlerine "efendi, bey veya molla bey" derlerdi. Beyler gıyabında hanımlarından bahsederken, "ayâlim, halîlem, refikam" derlerdi. İkinci Meşrutiyetten sonra "familyam" denmeye başlanmış ise de, bu pek âdi tabir uzun sürmedi, terkedildi.

Daha yüksek konaklarda ise hanımlar zevçlerine "paşa efendi, beyefendi, molla efendi" derlerdi. Karşılığında da zevçleri hanımlarına "hanımefendi" derlerdi. Sultan saraylarında ise sultan zevçleri hanımlarına "sultan efendi veya sultancığım" derler, isimleriyle zinhar çağırmazlardı.

Padişah Sarayında kadın efendiler, hasekiler, gözdeler, sultanlar, şehzâdeler ve saray halkı padişaha "efendimiz" derlerdi. Sadece valide sultan, padişah oğluna, "aslanım veya aslancığım" diyebilirdi.

 

Sultanlar aralarında daha evvel arzettiğim gibi asla "hala, teyze, abla" demezler; "Ayşe Sultan Hemşire, Rukiye Sultan Hemşire" derlerdi. Şehzâdeler, yani yeğenler, de sultanlara "sultan efendi” diye hitap ederlerdi.

Bunların istisnaları pek nadirdir. Makamı cennet olsun, aziz Şehzâdem Abid Efendi, cennetmekân Sultan Abdülhamid Han'ın en genç şehzâdesiydi. Bir gün bana, "Biliyor musunuz, babama "baba" diyen tek evladı bendim. Yanında oturan, hatta kucağında yemek yiyen tek evladı da bendim.” demişti.

Nezaket ve şefkati müsellem olan Sultan Abdülhamid Han, kerimelerine (kızlarına) hiçbir zaman "sen" demediği gibi; isimleri ile de çağırmazmış. Hizmetinde bulunan câriyelere dahi "siz" diye hitap edermiş. Hizmetindeki bu kızlardan bir şey isterken, o koca Padişah, "Yapar mısınız, verir misiniz, getirir misiniz!" dermiş. Arzularını böyle emretmeden, sual tarzında ifade ederlermiş.

Saray âdâbı ile tekke âdabı birbirinden çok farklıdır. Birbirine karıştırmamak lâzım. Bir gün tekkeden iki zat (Abdülbaki ve Süleyman Dedeler) ve ben Rukiye Sultan'ı ziyarete gittik. Huzurdan ayrılırken, tekke terbiyesi almış bir zat olan Abdülbaki Dede, Sultan'a "Dua buyurun, Sultanım." demez mi... Gülmemek için kendimi zor tuttum. Sultana dua buyurun denmez ki; "Duacınızız veya dâileriniziz Sultan Efendi." denecek.

 

PROTOKOL KABALIĞI VE BÎR HATIRA

 

Batılılarda bizimki gibi zarif bir aile terbiyesi yoktur. Terbiyeleri salon âdâbından ibarettir. Zevcimle beraber Belçika Sefıri'nin davetlisiydik. Salonda İtalyan Askeri Ateşesi ve eşi de var. İngiliz Askeri Ateşesi'nin hanımı, şımarık ve görgüsüz bir Rum karısı. İçkiyi fazla kaçırmış; kahkaha ile gülüp duruyor. İtalyan Askeri Ateşesi'nin yanına gitti. Yılışık bir tavırla adamın göğsündeki nişanlarla oynayarak:

-Bunu nereden aldınız, şunu hangi cephede kazandınız? diye soruyor.

Zevcim kulağıma eğildi:

-Kadının yaptığı terbiyesizliğe bak... dedi; kocasının müdahale etmesi gerekir; ama adam sesini çıkarmıyor.

Rum karısı, İtalyan'ı bırakıp zevcimin maiyetinde görev yapan bir Türk subayının yanına gitti. Bu subayımızın göğsünde bir tek madalyası vardı.

Kadın alay eder gibi subayımızın göğsündeki nişanı göstererek:

-Ya siz bu nişanı nereden aldınız?

 

Zevcim olaya müdahale edecek de bir skandal çıkacak diye korktum. Türk subayı gayet terbiyeli ve nazik bir sesle:

-Şıpka'da kazandım, madam! dedi.

"Şıpka" sözü salonda sanki bir bomba tesiri yaptı. Bütün protokol ricali saygı duruşuna (hazırola) geçti. Avrupa'da o eşsiz Şıpka Müdafaası'nı bilmeyen subay yoktur. Osmanlı askeri, çok kalabalık bir Rus ordusuna karşı durarak dünyada eşi az bulunan bir müdafaa yapmış; dünyaya cihangirliğini bir kez daha isbat etmişti.

O şımarık Rum karısı, yaptığı kabalıktan utandı ve sesini kesti, işte, küçük rütbeli bir Osmanlı subayı böylece Avrupalılara bir terbiye dersi vermiş oldu.

 

Kaynak: Çankırılı, Ali , Görgü ve Nezaket Kuralları, s.171-174.

Yazının pdfsi için tıklayınız.

  
494 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam200
Toplam Ziyaret396013
Saat
Kanuni'den Mora Valisi Bali Bey'e
"Her iyiliğin kaynağı adalettir.Adil olmayan kişinin elinden çıkan iş,kötü iştir. Peygamberimiz "Bir günün adaleti yetmiş yıllık ibadetten üstündür" buyurmuştur.Öyle insanlar var ki ellerinde fırsat yok iken salih, abid ve zahit görünürler,ellerine fırsat geçince nemrut kesilirler, ..Hizmetinde kullandığın adamların dış hallerine aldanma!Mala muhabbet göstereni devlet hizmetinde kullanma! Zira o adamlar ki,Allah'ın bana emanet ettiği halkı ezerler,Kıyamet günü sorumlu benim!...

Ey Gazi Bali Bey ;  mansıbımın geliri masrafıma yetmez diye gam çekme.Ne dileğin varsa benden iste.Sana emanet ettiğim askerlerimin ve tebamın gençlerini evlat,ihtiyarlarını baba, yaşlılarını da kardeş bil...Bilhassa fukaraya şefkat ve muhabbetle ihsan kapılarını aç..."

 DÜNYADA SÖZÜ DOĞRU HAK TANIR BİR ADAM BULAMADIM

Sultan III.Mehmet bir gün yanında bulunan devlet büyüklerine:

-"Bu dünyada sözü doğru hak tanır bir adam bulamadım" deyince, etrafındakilerde sebebini sordular.Bunun üzerine III.Mehmet şöyle dedi:

-"Şeyhülislam Bostanzade Efendiye iltifat ettim, derhal cahil bîr kardeşini Rumeli kazaskeri yaptı.Gene cahil bir gence rica ile Selanik kadılığını verdirdi. Bundan sonra babamın hocası Saadettin’e iltifat ettim,doğru ve hak bilir dedim, o da oğlunu Anadolu kazaskerliğine ve bir diğer oğlunu da Edirne kadılığına tayin ettirdi işte görüyorsunuz,ben artık kime güveneyim?"