• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
    • Görsel Destekli Tarih Videoları Sesli Tarih Menüsünde
    • Özgün Tarih Materyalleri
    • Tarihi Fıkralar
    • Tarih Yazılısından İnciler
    • Tübitak Tarih Proje Örnekleri
    • Sınavlar Bölümünde Bilgilerinizi Test Edebilirsiniz
    • Peygamberimizin Hayatı ve Örnek Ahlakı
    • KPSS Sunuları Yenileniyor
    • Bulmacalarla Tarih Öğreniyorum
    • Tarih Sunuları için tıklayınız.
    • En güncel tarih sunuları burada.
Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim
Doğum Yıldönümünde Peygamberimizin Örnek Ahlakı

Peygamberimizin Ahlakı

 

"Güzel ahlak" adı altında toplanan bu güzel vasıfları "örnek insan" olarak en mükemmel şekilde yaşayan insan, Peygamber Efendimizdir(a.s.m.). Onun ahlakı o kadar yücedir ki, Cenab-ı Hak, ona hitap ederek şöyle buyurur:

"Hiç şüphesiz senin için bitmez tükenmez bir mükâfat var­dır. Ve hiç şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzerindesin." (Ka­lem Sûresi, 3-4)

Yine Kur'an'da Peygamberimiz için "Allahm Resulünde si­zin için güzel bir örnek vardır" (Ahzâb Sûresi, 21) buyurularak, müminlerin, hayatlarının bütün safhalarında onu örnek almala­rı tavsiye ve emredilir. Çünkü onun ahlakı bizler için en güzel örnek, onun yaşayışı, halleri, sözleri ve hareketleri en mükem­mel modeldir.

Peygamberimiz de, "Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" buyurur ve bu özelliğini, dünyadaki göre­viyle bağlantılı olarak dikkat çekip bizlere anlatmaktadır.

Onun ahlakı, Allah'ın övdüğü ve Kur'an'ın öğrettiği temiz ahlaktır. Yüce Allah, İslam'ı insanlığın imdadına gönderip Kur'an'ı indirirken, İlahî prensiplerin uygulamaya geçişini hayatıyla gösterecek bir insan olarak Peygamberimizi seçmiştir.

Kur'an'da anlatılan güzelliklerin tamamını Peygamberimizin şahsında görmek mümkündür. Sahabilerin, Peygamberimizin ahlakı hakkında bilgi almak istemeleri üzerine, Efendimizin hanımı Hz. Aişe şu cevabı vermişti:

     "Siz Kur'an'ı okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kurandi."

Yine Hz. Aişe (r.a) validemize, “Resulullah nasıldı” diye soruyorlar. Şöyle cevap veriyor: “Hz. Resul (s.a.v) hiç kimseyi azarlamazdı. Resul-u Ekrem (s.a.v)’in nazar-ı itinası ile yetişen Hind bin Ebi Hale Resul-u Ekrem’in seciyesini şu şekilde tasvir ediyor: “Kalbi ince, huyu yumuşaktı. Hiç kimseyi mahcup etmek istemezdi. Şayet bir kimse Hakk’a karşı gelecek olursa Resul-u Ekrem onunla bütün gece uğraşır, Hakk’ı müdafaa ederdi. Fakat şahsi bir hatadan dolayı hiçbir vakit gazap ve hiddet göstermezdi. Kendi şahsına yapılan fenalığın intikamını almazdı.”

Peygamberimizin hayatında ve ahlakında, her meslek ve se­viyeden insan, örnek alacak yönler bulabilir. İnsan olarak onun hayatından alacağı sayısız fazilet ve güzellik yanında, kendi mesleğini ve toplumdaki yerini ilgilendirecek yüzlerce dersi de alabilir. Çünkü Peygamberimizin hayatı her yönüyle hepimize örnektir.

Mesela, zengin bir insan, hicretten birkaç sene sonra bütün Arabistan'a hakim olup çok büyük servetlere sahip olan ve hep­sini ihtiyaç sahiplerine dağıtan Peygamberimizi kendisine örnek alabilir.

Sahipsiz, çaresiz ve kimsesiz insanlar; Mekke hayatı boyunca akla hayale gelmeyen işkence ve baskılara maruz kalıp, üstelik bütün yakınları tarafından yalnız bırakılan, ama hiçbir biçimde davasından ve inancından taviz vermeyen bir Peygamberi kendine rehber alabilir.

Küçük yaşta yetim kalmış bir çocuk; ana rahminde altı ay­lıkken babasını kaybeden, altı yaşında annesinin ölümünü gö­ren, bütün hayatı anasız babasız geçen, fakat daha sonra insan­lığın övündüğü, Allah'ın en çok sevdiği insan, "inci gibi bir ye­tim" olarak sayılıp sevilen Sevgili Peygamberimizi örnek alabi­lir.

Aklı başında bir genç; gençlik yıllan boyunca iffet, doğruluk, hayâ, edep timsali olan, amcası Ebu Talib'in koyunlarım otlata­rak hayatını kazanan genç Muhammed'in (a.s.m.) hayatım ken­disine rehber edinebilir. Çünkü onun yirmi beş yaşına kadarki hayatı boyunca ve daha sonrasında herhangi bir çirkin hareke­tine, bir yalanına, hilesine rastlanmamıştır.

Halka nasihat eden bir vaiz; mescitte Sahabesine en güzel bir dille yol gösterici hakikatleri anlatan, tavsiye ettiklerini bizzat kendi şahsında mükemmel manada yaşayan, tek bir sözüyle kabilelerin hidayetine vesile olan mürşit Peygamberi hatırlar, onu örnek alır.

Kısaca, her insan hangi şartlarda bulunursa bulunsun, hangi meslek ve sanatta çalışırsa çalışsın, sabah-akşam, gece-gündüz, her zaman ve her yerde Sevgili Peygamberimizi kendisi için gü­zel bir örnek olarak alabilir.

Öyle bir rehber ki, ona uyduğumuz zaman hayatımızın ka­ranlıktan kaybolup, onun nuru sayesinde yolumuz aydınlanır, işlerimiz yoluna girer, hayatımıza bir düzen ve disiplin gelir.

Peygamberimizin hayatı, insanların meşgul olduğu ve kar­şılaştıkları her ihtiyaca cevap verebilecek güzel ahlakın bütün kurallarıyla süslenmiş nurlu bir zincir gibidir. Onun güzel ahla­kı, o nuru arayanların önüne nur serper. Onun hidayeti doğru yolu arayanlara bir kılavuz olur. Onun takdim ettiği şifalı su, ıs­sız ve kavurucu gaflet çöllerinde bocalayan şaşkın ruhlara bir ab-ı hayat yerine geçer. Ondan gelen ışık huzmeleri isyan ve günah bataklığında çırpınan zavallı insanların kurtuluşa erme­lerine ve sahile çıkmalarına yardımcı olacak bir deniz feneri hükmüne geçer.

 

Peygamberimizin Ahlakî Özellikleri

 

PEYGAMBERİMİZİN AHLAKININ en önemli özelliği, Allah vergisi oluşudur. O bütün güzel vasıfları, çalışıp, emek verip, bir çaba sonucu kazanmış değildir. Onun ahlakı Allah ta­rafından ihsan edilmiş, ikram edilmiştir. Yüce Allah onu insan­ların örnek alacağı kusursuz, eksiksiz ve seçkin bir şekilde ya­ratmıştır.

O dünyaya gözünü açıp kapayıncaya kadar hep aynı huy ve ahlak üzerinde yaşamıştır. Ondaki güzel vasıflar yaratılışında mevcuttu. Onu eğiten, edep ve ahlakın en üstün özellikleriyle süsleyen Yüce Rabb'idir.

Peygamberimizin ahlakının en belirgin özelliklerinden birisi de, insan yaratılışında var olan birbirine zıt ve ters huylan en mükemmel şekilde bağdaştırıp, bütün duyguların ideal nokta­sını bulmasıdır. Hiçbir şekilde aşırılığa kaçmadan, orta yola, doğruya ulaşmasıdır.

Peygamberimiz, herkesin arzu edip de bir türlü ulaşamadığı en üstün değerleri ve olgunluğu mükemmel bir şekilde hayatı boyunca ümmetine göstermiş, bütün insanlığın gözleri önüne sermiştir.

Bazı anlar olmuş, en cesur bir fedai olarak, düşmanın kat kat üstünlüğüne hiç aldırmadan, binlerce düşmana tek başına mey­dan okumuştur. Ama bu halinde bile yumuşak kalpliliğini, merhametini geri bırakmamıştır.

Mesela bir savaş sonrası, öldürülmüş olarak gördüğü düş­man çocuklarına o kadar acımıştı ki, düşman da olsa çocukların öldürülmemesi gerektiğini, çünkü onların suçsuz ve cennetlik olduklarım haber vermişti.

O, bütün insanlığın kurtuluşu ve İslam'ın dünyaya yayılma­sı gibi yüce bir gaye için zihnini yorarken; bu arada binleri bulan ve Arabistan'ın her tarafına dal budak salan ümmetinin hali­ni ve işlerini düşünürken; çevresinde bulunan yoksul ve fakir Müslümanları hiçbir zaman unutmamış; kendi çoluk çocuğu­nu, onların eğitim ve ihtiyaçlarını da ihmal etmemiştir. Birin­cisini büyük görürken, öbürünü küçümsememiştir.

Bu kadar ağır ve sorumluluk isteyen bir görev üzerinde bu­lunduğu halde, o yine kendisini Rabb'ine vermiş, günün büyük bir kısmım ibadet ve zikirle geçirmiştir.

Kalbi her an Allah'a bağlıdır. Bu haliyle dünya ile ilişkisini kesmiş gibi görünse de, yine o dünyanın içindedir. Bütün işle­rinde Allah'ın rızasını gözetmiştir.

Peygamber Efendimiz, dava arkadaşlarım gözü gibi koru­muş, onlara ana-babalarından görmedikleri şefkat ve yakınlığı göstermiş, kendi şahsına yapılan kötülüğü affetmiş, intikam almamıştır.

Peygamberimizin ahlakı bir meleke halindeydi, öz olarak mevcuttu. Güneş nasıl ışık saçar, çiçekler nasıl rengi ve koku­suyla ortalığı cennete çevirip burcu burcu kokular saçarsa; ağaç­lar nasıl türlü türlü meyveler verir, yaratılışlarında var olanları ortaya çıkarırsa; Resul-i Ekrem Efendimizin ahlakî hayatı da o şekilde normal bir seyir içinde cereyan ediyordu.

Öyle ki, her gören, Peygamberimizin o faziletle birlikte yara­tıldığı kanaatine varırdı. Hiç kimse ondan o fazilete aykırı bir şeyin görüleceğine inanmazdı.

O her zaman muhtaçlara yardım eder; zayıfları korur; tatlı sözlü, güler yüzlü bulunur; izzet ve vakarını muhafaza eder; te­vazu ve hoşgörüsünü hiç kimseden esirgemezdi.

Güneş nasıl ki, Allah'a inananın da, inanmayanın da üzerine doğarsa, Peygamberimizin dünyayı kaplayan şefkati de küçük-büyük, genç-ihtiyar, müslim-gayr-i müslim herkese aynı şekilde yayılırdı.

Peygamberimizin tevazu

 

ENGİN GÖNÜLLÜ OLMAK, hakka boyun eğip kabul etmek gibi manalara gelen tevazuun en makbul olanı, yaltak­lanmadan ve zillete düşmeden, ölçülü ve itidalli bir şekilde bu­lunmaktır.

Kibir ve gururun zıddı olan tevazu ancak bu iki kötü huyun yenilmesi sayesinde kazanılır. Herkesi kendi nefsinden üstün görmek, dış görünüşüne bakarak kimseyi küçümsememek, faz­la lükse ve gösterişe varmadan kolay ve basit bir yaşayış benim­seyip devam ettirmek, yaptığı çalışmadan, gördüğü hizmetten dolayı insanların iltifatım beklememek, tevazuun belli başlı kai­delerinden birkaçıdır.

Peygamberimiz çok defa elini öpmek isteyenleri ve ken­disine aşırı derecede hürmette bulunanları da hoş karşılamazdı.

Bir alış verişi esnasında Hz. Ebu Hüreyre (r.a.) de yanın­daydı. Ebu Hüreyre'nin (r.a.) anlattığına göre, Peygamberimiz mal sahibine aldığı elbisenin değerinden fazla bir fiyat öder.

Daha sonra satıcı hemen Peygamberimizin eline sarılarak öp­mek ister. Peygamberimiz elini çekerek şu ihtarda bulunur:

"Bu senin yaptığım Acemler krallarına yaparlar. Ben kral değilim. Ben sadece içinizden biriyim."

Ebu Hüreyre anlatmaya devam ediyor "Sonra elbiseleri aldı. Ben taşımak istedim. Fakat bana şöyle hitapta bulundu: 'Kişi, kendi eşyasını taşımaya daha layıktır. Ancak taşıyamazsa Müs­lüman kardeşi ona yardım eder."

Peygamberimiz kendi işini kendisi yapardı. İnsanların ken­disine hizmet etmelerini istemezdi. Âmir bin Rebia anlatıyor:

"Peygamber Efendimiz ile birlikte camiye gidiyordum. Yol­da Peygamberimizin ayakkabısının bağı çözüldü. Ben hemen eğilip bağlamak istedim. Fakat Peygamberimiz ayağını önüm­den çekti ve şöyle buyurdu:

"Bu hareketin, başkasına hizmet gördürmek demektir. Ben başkasına hizmet gördürmeyi sevmem.”

Peygamberimizin bu konudaki bir başka örnek davranışını Abdullah bin Abbas anlatıyor:

"Peygamber Efendimiz, ne suyunun hazırlanmasını, ne de herhangi bir fakire sadaka vermeyi başkasına bırakmazdı. Abdest suyunu kendisi bizzat hazırlar ve bir fakire sadaka vermek istediği zaman bizzat kendi elleriyle verirlerdi.

Abdullah bin Cübeyr7in anlattığına göre, bir gün Peygambe­rimiz Ashabıyla birlikte yürüyerek bir yere gidiyorlardı. Hava çok sıcak olduğundan, ashabdan birisi, elbisesini Peygamberi­mizin başının üzerine kaldırarak gölgelemek istedi. Bunu gören Peygamberimiz, "Bundan vazgeç. Ben ancak bir insanım" bu­yurdu ve elbiseyi alıp indirdi.

Peygamberimiz kendisini görenlerin bir kral zannıyla çeki­nip titremelerini uygun bulmaz, onları teskin ederek rahatlatır­dı.

     Bir gün bir zat Peygamberimizin huzuruna gelince, peygam­berlik heybetinden titremeye başladı. Bu sahabisinin halini gö­ren Peygamberimiz, "Kendine gel, ben bir hükümdar değilim. Ben ancak Kureyş kabilesinden kurumuş tuzlu ekmek yiyen bir kadının oğluyum" buyurdu.

      Gerçekten de Peygamberimizi ilk defa gören, heyecanlanırdı. Fakat daha sonra ondaki şefkati, yüzündeki tebessümü görünce rahatlar, görüşüp konuşunca içindeki korku sevgiye dönüşür­dü.

      Sosyal durumu ne olursa olsun; ister zengin ister fakir, ister dul bir kadın veya bir hizmetçi olsun, hangi halde bulunursa bulunsun, Peygamberimiz herkese eşit davranır, basit yaşayı­şından, fakir ve hizmetçi oluşundan dolayı kimseyi aşağı gör­mezdi. Onların da diğerleri gibi ihtiyaçlarını görür, hiç gurura kapılmazdı.

Yine Peygamberimiz Mekke'nin fethi üzerine şehre girerken, muzaffer bir komutan olduğu halde, yine hiçbir şekilde gurura kapılmamıştı.

Devesinin üzerinde Yüce Allah'a karşı başım önüne o kadar eğmişti ki, tevazuundan sakalının uçları neredeyse devesinin semerine değmekte idi. Bu halde iken şöyle dua ediyordu: "Allah'ım, hayat ancak ahiret hayatıdır." Veda Haccına giderken, sırtında sadece dört dirhem de­ğerinde bir kadife parçası, devesinin üzerinde ise semer yerine yırtık bir şilte bulunuyordu. Bu durumda bile riyaya kaçar en­dişesiyle şöyle dua ediyordu:

"Allah'ım, bu halimi riya ve gösterişten uzak kıl."

"Peygamberimiz birlikte oturduğu kimselerin seviyelerine göre her birinin halini hatırım sorar, onlara iltifat ederdi. Çevre­sindekilere öylesine candan davranırdı ki, orada hazır olanların hepsi de Resulullah'm yanında en değerli kimsenin kendisi ol­duğu kanaatine varırdı.

"Bir kimse Peygamberimizin huzurunda gereğinden fazla oturursa veya bir ihtiyacını iletmek düşüncesiyle huzura gelse, o kişi kendiliğinden kalkıp gidinceye kadar sabrederdi. Kendi­sinden bir istekte bulunan kimseyi, ya istediğini yerine getirir veya tatlı bir dille gönderir, fakat hiç boş çevirmezdi.

"Onun cömertliği, tatlı dili, güzel ahlakı insanlar arasında öyle yayılmıştı ki, âdeta halkın babası gibi olmuştu.

 

Peygamberimizin hilmi ve yumuşak huyluluğu

 

"Onun yanında bütün insanlar da, hiçbiri arasında hak ayı­rımı yapılmayan aynı düzeydeki evlatlar gibiydi.

Peygamberimiz Mekke'de kurulan Zülmecaz Panayırında insanlara İslam'ı anlatırken o sırada kendisini dinlemiş olan bi­risi şöyle anlatıyor:

"Hz. Muhammed (a.s.m.) Allah'ın bir olduğunu, Ona ina­nanların kurtulacaklarını ilan ediyordu. Ebu Cehil de onun üze­rine toprak atıyor, 'Ey insanlar, bu adamı dinlemeyin, sizi dini­nizden vazgeçirmeye çalışıyor. Sizi putlarımız olan Lat ve Uzza'dan uzak tutmak istiyor' diye yaygara yapıyordu. Peygam­berimiz ise bu tahriklere hiç aldırmıyor, bir kere olsun dönüp Ebu Cehil'in yüzüne bile bakmıyordu. O kendi görevini yap­maya çalışıyordu."

Uzun yıllar hizmetinde kalan Enes bin Malik, Peygamberi­mizin ahlakını şöyle anlatıyor:

"Resulullah'a (a.s.m.) on sene hizmet ettim. Bana ne 'Öf de­di, ne de yapmadığım bir iş için 'Keşke onu yapsaydın' ve yap­tığım bir iş için de 'Bunu niye yaptın?' dedi."

Hz. Enes, bir ihmalinden dolayı Peygamberimizin kendisini ikaz edişini şöyle anlatır:

"Resulullah, bir gün beni bir iş için bir yere gönderdi. Ben 'Vallahi gitmem' dedim. Halbuki içimden Resulullah'ın beni gönderdiği yere gitmek geliyordu. Dışarı çıktım, çocukların ya­nına uğradım, onlar sokakta oynuyorlardı. Ben de aralarına ka­rıştım, oynamaya başladım. Derken Resulullah geldi, arkamdan başımı tuttu. Yüzüne baktım, gülüyordu:

'Enes'çik, seni gönderdiğim yere gittin mi?' diye sordu.

'Evet, gidiyorum ya Resulallah' dedim."

Bir seferinde de Peygamberimiz Hz. Âişe'ye şu tavsiyede bu­lunuyordu.

"Ey Aişe, yumuşak davran. Zira yumuşaklık bir şeyde bulu­nursa mutlaka onu süsler, bir şeyden çıkarsa onu da çirkinleştirir."

Peygamberimiz gerçek yiğitliğin ve kahramanlığın maddî güç ve kuvvette olmadığını, esas yiğitliğin öfke anında sakin bulunmakta ve öfkesini yenip yumuşak davranmakta olduğunu bildiriyordu.

Abdullah bin Mesud anlatıyor:

"Resulullah 'Siz aranızda kimi yiğit sayarsınız?' diye sordu.

Biz de 'Kendisini pehlivanların yıkamadığı, mağlup edeme­diği kimseyi' dedik.

Resulullah,” Hayır, o pehlivan değildir, asıl pehlivan öfke anında kendisine hakim olabilen, kendisini tutabilendir.”

 

Peygamberimizin Hayası

Haya ve edep Sevgili Peygamberimiz (s.a.s)’de taçlan­mış, çiçek çiçek açmıştır. O, kimseyi azarlamaz, tane tane konuşur; tebessümü yüzünden eksik etmezdi. Şımarıklığı, gururu ve büyüklük taslamayı asla sevmezdi.

      Peygamberimiz (s.a.s) gençliğini ve orta yaşlılığını geçirdiği Arabistan’ın Hicaz bölgesinde, edep ve haya dışı âdeder ortalığı kaplamış olduğu hâlde, Yüce Rasûl bu gibi âdetlerin hiç birine uymamıştır. Cenâb-ı Hak, geleceğin müjdecisini bu çirkin âdetlere bulaşmaktan korumuştu. O sıralarda Arabistan’da Kâbe’yi çıplak tavaf etmek ve baş­kalarının yannında çıplak yıkanmak gibi haya ve edep dışı âdetler de vardı. Peygamberimiz (s.a.s.) bu kabil hareket­lerden daima nefret ederdi.

Ebu Said el Hudrî (r.a) diyor ki: Nebi (s.a.s.) haya cihetiyley kendi köşesinde oturan bakire kızdan daha utangaçtı.”  Rasûl-i Ekrem (s.a.s) ne kadar haya sahibi olduğunu Ebu Said el Hudrî Hazretlerinin bu sözünden açıkça an­lamaktayız. Peygamberimiz (s.a.s.) gıybet etmez, gıybeti ya­saklar, dedikoduyu men eder, kendisine başkalarından de­dikodu tarzında lâf iletilmesini doğru bulmazdı. İnsanların kusurlarım yüzüne vurmaz; hataları, kusur sahibinin adını anmaksızın genele dönük olarak zikreder, herkesin böyle fenalıklardan kaçınmasını belirtirdi.

Haya imandandır” buyuran Peygamberimiz (s.a.s), pek fazla utangaç olması yüzünden arkadaşları tarafından kı­nanan biri hakkında: “O’nu hâline bırakınız Çünkü haya imandandır” buyurmuştur. Bir başka zaman, Peygamberi­miz (s.a.s.) ashabına: “Haya insan için ziynettir” diyerek öğüt vermişlerdir.

Şunu bilmek lâzımdır ki; haya, insanın karakterini taşır ve hiçbir millet hayadan müstağni kalamaz. Fazilete talip insan için edep ve haya, ilâhî nurla örülmüş bir taçtır. Onu giyen, her fenalıktan uzak kalır.

Bir seferinde bir olayda Peygamberimizin tavrını Hz. Enes'ten dinleyelim:

"Bir gün Peygamberimizin huzuruna bir adam geldi. San, renkli bir koku sürünmüştü. Süründüğü koku rahatsız edici bir şekilde çevreye dağılıyordu.

Peygamberimiz sevmediği, hoşlanmadığı bir şey görürse, o kişinin yüzüne vurmaz, söylemezdi. O adamı üzüp hatırını ku­rnazdı. Bu sebepten, o adam dışarı çıkınca yakınlarına şöyle bu­yurdu.

'Keşke şu adama sarı renkli kokuyu sürünmemesini söyle­seydiniz de yüzündekini yıkasaydı"

Peygamberimizin hayâsı başkalarının kusur ve ayıplarını ha­tırlatmaya ve söylemeye meydan vermezdi. Söylenmesi gerekse dahi, doğrudan değil de, dolaylı olarak uyarıda bulunurdu.

Aynı şekilde birisinden kötü bir şey duyduğu, hoşuna git­meyen bir söz işittiği zaman da benzer biçimde davranır, o adamın yüzüne vurmazdı.

 

Cömertliği

Cömertlik, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) en belirgin vasıflarından biridir. Nitekim Câbir b. Abdullah (r.a) der ki: "Rasül-i Ekrem Hacetlerinden dünya ile ilgili bir şey istenilin­ce asla red cevabı vermez,  istenilen şey varsa verir; yoksa vadederdi.”

Şimdi Hz. Ömer (r.a)'m naklettiği şu hâdiseye bakalım: Rasûlullâh (s.a.s) huzuruna bir yoksul gelir, bir şey ister. Fakat istediği şeye sahip olamadığı için Peygamberimiz (s.a.s.) üzülür ve ona gidip çarşıdan satın almasını, borçlu olarak da kendi adının yazılmasını, eline para geçtiğinde ödeyeceğini söyler. Halbuki aynı kişiye daha önce de yar­dım edilmiştir. Bunu bilen Hz. Ömer: 'Ya Rasûlullâh, bu kişiye daha önceleri de yardım ettiniz şimdi bu teklife ihtiyaç var mıdır?" demek ister. İster ama Peygamberimiz (s.a.s.), Ömer'in sözünden pek hoşnut olmaz; bu yüzünden anla­şılır. O anda; Ensar'dan bir zât: Ya Rasûlullâh infak et, Arş’ın sahibi olan Allah kendini fakir düşürür diye korkma!" diyerek görüşünü serdeder. Peygamberimiz (s.a.s.) bu zâtın görüşünü beğenir ve: "Ben infak ve yoksulluktan kork­mamakla emrolundum" buyurur. Yani “İnfakın, yoksullara yar­dımın fakirlik doğuracağı" tarzında bir görüşü benim­semiyordu.

İbn Abbas Hazretleri de şöyle diyor: "Hz. Peygamber (s.a.s.), halkın en cömerdi idi. En cömert olduğu zamanda Ramazan ayı idi. Muhakkak Cebrail (a.s.m) her sene Ramazan ayında Rasûlullâh (s.a.s.) ile buluşur. Rasûlullâh (s.a.s.) da ona Kurân-ı arz ederdi. Cebrail kendisiyle karşılaştığı zaman Rasûlullâh (s.a.s.), halkın faydalanması için gönderilmiş bulunan rüzgardan daha cö­mert idi. Muhtaçlara daha çok ve daha çabuk yetişirdi.

 

 

Vefakarlığı

 

     Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vefakâr bir insandı. Ahdinde dururdu, vadinde sadıktı, sözünden caymazdı, kendisine ve çevresindeki, ashabına yardımı dokunanları asla unutmaz, dostlarını sık sık arar, hâl hatırlarını sorar, Müslümanlara da böyle yapmalarını tavsiye ederdi. Buna dair yaşanmış birkaç örnek nakledelim:

    Ashabtan Abdullah b. Ebi'l-Hamsa anlatır: “Pey­gamberle (s.a.s.) bir alışveriş yapmıştım. Kendisine: ‘Biraz bekle ge­lirim' dedim. Ancak ona verdiğim sözü unutmuştum. Aradan üç gün geçmişti, hatırlayıp gittiğimde o aynı yerde hâlâ beni bekliyordu.”

   Bir kere Habeşistan hükümdarının elçileri Peygam­berimiz (s.a.s) huzuruna gelmişlerdi. Peygamberimiz (s.a.s.) bunlarla yakından ilgilendi. Ashab'tan bazıları: “ Ey Allah'ın Rasûlü! Biz hizmet ederiz, siz istirahat buyurunuz!" dediler. Fakat Peygamberimiz (s.a.s.) bunlara şu cevabı ver­di: "Bunlar, Habeşistan'a göç etmiş olan ashabıma yer göstermiş, ikram etmişlerdi. Şimdi bunlara karşılık ben de hizmet etmek isterim. "

Mut'im b. Adiy (r.a) Kureyş'li inkârcıların ileri gelenlerindendi. Vaktiyle Peygamberimiz (s.a.s.), Taif yolcu­luğundan şehre dönerken düşmanları onu şehre almak is­tememişlerdi; Peygamberimiz (s.a.s.) sıra ile birçok ileri ge­len Mekkelinin himayesini istedi, fakat hepsi reddettiler. Ancak Mut'im kabul etti, oğullarını silâhlandırarak Hz. Peygamber (s.a.s) şehre aldı. Aradan yıllar geçti, Mut'im Bedir Savaşı'nda Kureyşli diğer inkarcılarla birlikte Müslü­manlara karşı savaştı ve öldürüldü. Hz. Peygamber (s.a.s) şairi Hassan, bu zâtın ölümünün ardından anlamlı bir mersiye yazmış, şiirinde onun vaktiyle Peygamberimiz (s.a.s)'i himaye ettiğinden söz ederek iyilikle anmıştı. Pey­gamber (s.a.s) kendi adına gösterilen bu vefakârlıktan son derece hoşnut oluyordu. Düşman esirlerine ne yapılacağı tartışılırken Peygamberimiz (s.a.s) söylemiş olduğu şu söz de onun vefakârlığının hangi noktalara vardığım gös­termesi bakımından anlamlıdır: "Şayet Mut'im b. Adiy sağ olup da benden esirleri isteseydi, fidye (kurtuluş akçesi) istemeden hepsini serbest bırakırdım.”

 

Peygamberimizin coşkun merhameti ve şefkati

      O hep sade ve basit yaşamayı tercih eder­di. Dualarında da Allah'tan böyle bir hayat isterdi.

"Allah'ım, beni fakir yaşat. Hayattan fakir olarak ayrılayım. Beni mahşerde fakirler arasında haşret" diye dua ediyordu. Hz. Aişe bunun sebebini sorunca şöyle açıkladı: "Onlar, cennete herkesten önce girecekler. Ey Aişe, yarım öl­çek hurma da olsa fakiri boş çevirme. Fakirleri sev, onlara yakın ol ki, kıyamet gününde Allah da sana yakın olsun."

Müşriklerin "Allah'ın lütfuna mazhar olanlar bunlar mı?" diye hakir gördüğü kimseleri Peygamberimiz destekler, ilgi gösterirdi. Onları, diğer insanlardan üstün tuttuğu olurdu.

Bir gün Peygamberimiz otururken bir adam geçti. Yanındakilere sordu:

"Bu adamı nasıl bilirsin?"

Şöyle cevap verdi:

"Bu zengin ve etkin birisidir. Ne derse yaparım."

Peygamberimiz bir şey demedi. Az sonra birisi daha geçti. Peygamberimiz aynı soruyu bunun hakkında da sordu ve şu ce­vabı aldı:

"Bu adam fakir Müslümanlardan birisidir. Ona ne kızımı verir, ne de dediğini yaparım."

Böyle bir sözü hoş karşılamayan Peygamberimiz şöyle bu­yurdu:

“Dünyanın bir tarafı az önce zengin kişilerle doldurulsa, bir tarafına da bu fakir konulsa, fakir adam onların hepsinden daha ağır gelir ve onlardan daha hayırlıdır.”

Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerim'inde: "Biz seni âlemlere rahmet için gönderdik." (Enbiyâ, 21/107) buyurmaktadır. Rah­met olarak gönderilen, Hz. Muhammed (s.a.s.)’ dir. İbn Abbas Hazretleri bu âyetin tefsirinde şöyle der: "Onun rahmeti iman edenleri de etmeyenleri de içine almaktadır; iman edenlerin dünyada da âhirette de o rahmetten nasipleri vardır; îman etmeyenlere gelince; onlar da inkârları yükünden hak ettikleri ‘kö­künden helak olma’ azabının sonraya kalması ile bu rahmetten faydalanmaktadırlar."

Hak Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Andolsun, size ken­dinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya, uğramanız ona çok ağır ve güç gelir, üstünüze çok düşkündür. Mü'mınleri cid­den esirgeyicidir, bağışlayıcıdır O. (Tevbe, 9/128).

     Adamın biri bir kez Peygamberimizden düşmanları tel'in etmesini istemişti. Peygamberimiz (s.a.s.) o kişiye:” Ben lânet okumak için değil, âlemlere rahmet olmak için gönderil­dim” cevabını vermiştir.! Gerçekten de Mekke döneminin çok sıkıntılı günlerinde bile düşmanlarına beddua etme­miştir. Taifliler kendisini taşlamışlar, bütün bedeni bilhas­sa ayakları bacakları kan içinde kalmıştı. Şayet isteseydi, Cenâb-ı Allah, Tâif ve Mekke şehirlerini yerle bir ederdi. Fakat Peygamber (s.a.s.), Cenâb-ı Hak'dan böyle bir istekte bulunmadı. Aksine: "Allah'ım! Bunlar hakikati göremiyorlar, ama ümit ediyorum ki, bunların çocukları bir gün gerçeği görecekler­dir. diyordu. Mekke'nin fethinden sonra Tâif kuşatması uzayınca Peygamberimiz (s.a.s.) orayı terk ederken de lânet okumamış, rahmet dilemiş ve "Allah'ım! Tâiflilerin ıslahını ve hidayete erişmiş olarak huzuruma gelmelerini diliyorum" de­mişti. Mekke fethini müteakip Kâbe avlusunda, karşısında esir olarak duran ve 22 yıldan beri ellerinden gelen bütün kötülüğü yapan Mekkelileri bağışlaması onun merhamet ve bağışlama duygusunun nerelere ulaştığını göstermektedir.

 

Peygamberimizin fakir ve kimsesizlere merhameti

 

PEYGAMBERİMİZ HEP FAKİR VE kimsesizlerle birlik­te bulunmayı tercih eder, gönüllerini alırdı. Bir yerde, toplumun farklı kesimlerinin toplanmış olduklarını görünce, önce fakirle­rin yanma gider, onlarla birlikte otururdu.

Abdullah bin Amr bin As anlatıyor:

"Bir gün mescitte oturuyordum. Bazı fakir kimseler bir kö­şeye toplanmış sohbet ediyorlardı. Resulullah içeri girdi. Başka bir tarafa yönelmeden doğruca fakirlerin yanına gitti. Ve onlara, fakir muhacirlere zenginlerden önce cenneti müjdeledi. Hepsi­nin de yüzü güldü. Ben de onlardan birisi olmadığım için üzül­düm."

    Peygamberimiz, kendisini, toplumun zayıf ve kimsesizlerinden üstün görme duygusuna kapılardan da uyarır; her ta­bakanın devamlı birbirlerine muhtaç olduklarını söylerdi.

Sa'd bin Ebi Vakkas'm kendisini fakirlerden üstün gördüğünü hissedince, onu şöyle ikaz etti: ”Sizin elde ettiğiniz başarı ve bereket fakirlerin emeklerinin eseridir. Siz, varlığınızı bu fakir insanlara borçlusunuz."

     Yine Peygamberimiz, toplum içinde, belli bir yeri bulunma­yan biçarelere zayıflıklarından dolayı önem verilmemesini asla hoş karşılamaz, onların da halini sorup öğrenmek arzu eder, sonra da ihtiyaçlarını karşılardı.

Peygamberimizin mescidini temizleyen fakir, zenci bir kadın vardı. Bir gün Resulullah onu göremeyince nerede olduğunu sordu. Öldüğünü söylediler. Onun ölümüne kimse önem vermemişti. Resulullah, “Bana haber vermeniz gerekmez miydi?” dedi ve mezarına gitti, iki rekat namaz kıldı. Sonra şöyle dua etti.

“Allah’ım, bu mezarın içini nurla doldur, benim kıldığım namaz sebebiyle nurlandır.”

 

Peygamberimizin kadınlara şefkati

 

İSLAM'IN ŞEFKAT GÜNEŞİ dünyayı aydınlatmadan önce kadınlar çok perişan haldeydiler. Başta Araplar olmak üze­re, insanlık kız çocuklarını ve kadınlarım çok hor görürdü. On­ları bir insan olarak kabul etmez, bir eşya gibi değer biçer, alıp satarlardı. Arapların yanında kadının hiçbir sosyal hakkı yoktu. Onları şefkat ve merhametten yoksun kıldıkları gibi, mal ve mi­rastan da uzak tutarlardı.

Peygamberimizin bütün insanlığı kuşatan şefkat ve merha­meti kısa zamanda kadınlar üzerinde de görülmeye başladı. Onları insanların ayakları altında ezilmekten kurtararak o kadar yüceltti ki, "Cennet anaların ayakları altındadır" buyurarak, cennete girmeyi annelerin rızalarıyla eş tuttu.

Kadınlara iyilik yapmanın, onlara şefkatli davranmanın, imanın bir alameti olduğunu beyan ederek bu meseleye büyük önem verdi.

      "Kim Allah'a ve ahiret gününe iman etmişse, komşusuna eziyet etmesin. Kadınlara da iyiliği tavsiye ediniz. Çünkü onlar kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburganın en eğri tarafı da üst tarafıdır. Onu doğrultmak istersen kırarsın. Olduğu gibi bı­raktığın takdirde de daima eğri kalır. Bunun için, kadınlara her zaman iyiliği tavsiye edin" mealindeki hadis-i şerifle Peygamberimiz, kadınların hem maddi yapılarını, hem de ruhsal durumlarını ifade ederek, onlara anlayışlı davranmayı, kusur ve eğriliklerine tahammül edip sabır gösterilmesini tavsiye etti.

Bir seferinde Hz. Enes'in büyükannesi Peygamberimizi ye­meğe davet etti. Peygamberimiz de daveti kabul ederek evlerine gitti. Kadıncağızı sevindirmek için de ona namaz kıldırmak is­tedi. Kendisi imamlığa geçti, Hz. Enes, büyükannesi ve kölele­rinin meydana getirdiği bir cemaate iki rekât namaz kıldırdı.

Yola çıkıldığında kafilede kadınlar varsa Peygamberimiz on­ların rahat etmesi için her türlü tedbiri alırdı.

Bir sefer esnasında Enceşe adında Habeşistanlı güzel sesli bir köle, vezinli ve kafiyeli şiirleri makamla söylüyordu. Böylece develer daha hızlı yürüyordu. Develerin hızlı bir şekilde yürü­mesi üzerine kadınların rahatsız olduğunu fark eden Peygam­ber Efendimiz Enceşe'yi ikaz etti:

"Ey Enceşe, cam şişelerin hayvanlarını yavaş sür!" Kadınlar zayıf ve nazik oldukları için Peygamberimiz onları cama benzetmişti. Onların incinmesine, acı duymalarına gönlü razı olmuyordu.

Peygamberimiz kendi hanımlarına da çok nazik davranır, hiçbir şekilde kalplerini kırmazdı. Başta Hz. Aişe validemiz ol­mak üzere bütün hanımları, Peygamberimizin evde çok sakin, halim ve mütevazı olduğunu söyleyerek, onu her yönüyle mü­kemmel bir aile reisi, merhametli bir koca, şefkatli bir baba ola­rak anlatırlar.

"Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olandır. Ben kadınlara iyi davranma bakımından sizin en hayırlınızım" bu­yuran Peygamberimiz, kadınlara anlayışlı davranmayı tavsiye etmektedir.

Peygamberimiz ev işlerinde de hanımlarına yardımda bu­lunurdu. Koyunları sağması, ev süpürmesi, elbisesini ve ayak­kabılarım tamir etmesi, deveyi yemlemesi, çocuklarla ilgilenip ihtiyaçlarını görmesi, hep onun bu merhamet ve şefkatinin neti­cesi değil midir?

 

Peygamberimizin çocuklara şefkat ve sevgisi

 

PEYGAMBERİMİZİN ŞEFKATİNİN en canlı örneğini çocuklar üzerinde görüyoruz. Peygamberimizin çocuklara olan şefkati ve sevgisi bambaşkaydı.

Bir çocuk gördüğü zaman Peygamberimizin mübarek yü­zünü neşe ve sevinç kaplardı. Onu tutar, kollarının arasıma alır, kucaklar, okşar, sever ve öperdi.

Gördüğü ve karşılaştığı her çocuğa selam verir, halini hatı­rım sorardı. Binekli bulunduğu zaman çocukları atın terkisine alır, gidecekleri yere kadar götürürdü. Çocuklarla arkadaşça konuşur, onların yanında çocuklaşır, anlayış seviyelerine göre sohbet eder, öğütler verirdi.

Çocuklarla o kadar iç içe olmuştu ki, bir defasında yarış ya­pan çocukları görmüştü de, onların neşesine katılmak için bir­likte koşmuştu.

Peygamberimiz özellikle kendi çocuk ve torunlarına çok düşkündü. Onlar için şefkatli bir baba, merhametli bir dedeydi.

Abdullah bin Mesud anlatıyor:

"Peygamber Efendimiz namaz kılarken secdeye varınca Ha­san ve Hüseyin geldiler, sırtına bindiler. Oradakiler karışmak is­teyince, Peygamber Efendimiz onlara karışmamaları için işaret etti. Namaz bittikten sonra da kucağına aldı ve şöyle buyurdu:

"Kim beni seviyorsa, bunların ikisini de sevsin."

Enes bin Mâlik anlatıyor:

"Bir defasında Peygamber Efendimiz secdedeyken Hasan ve Hüseyin geldiler, sırtına çıktılar. İninceye kadar Peygamberimiz secdeyi uzattı.

Oradakiler sordu:

'Ya Resulallah, secdeyi uzatmış olmadınız mı?'

Peygamber Efendimiz buyurdular ki:

'Oğlum sırtıma çıkınca acele etmekten çekindim"

Katâde anlatıyor:

"Bir defasında Peygamberimiz, kızı Zeynep'ten olan torunu Amame kucağında olduğu halde yanımıza geldi. O şekilde na­maza durdu. Rükûa varırken çocuğu yere bırakıyor, kalktığı zaman da kaldırıyordu."

Bu hususta bir başka sahabi de şöyle anlatıyor: "Hz. Hasan ve Hüseyin sırtında olduğu halde Peygamber Efendimiz camiye geldi. Öne geçti, çocuğu sağ yanına bıraktı. Namaza durdu. Peygamberimiz secdeye vardı. Secdeyi o kadar uzattı ki, cemaat arasından başımı kaldırdım, baktım. Bir de ne göreyim? Peygamberimiz secdede, çocuk sırtına çıkmış duru­yor. Tekrar döndüm, başımı secdeye koydum. Namaz bitince halk sordu:

“Ya Resulullah, bu namazda öyle uzun öyle uzun bir secde yaptınız ki, şimdiye kadar sizden böyle bir şey görmedik. Bu şekilde hareket etmeniz mi emredildi, yoksa bir vahiy mi aldınız?”

“Hayır, bunların hiçbiri olmadı. Ancak oğlum sırtıma çıkmıştı, kendiliğinden ininceye kadar acele ettirmeyi uygun görmedim.”

Peygamberimiz Mescitte namaz kıldırırken cemaatte çocuklu anneler de bulunurdu.

Sahabilerin bu husustaki anlatımı şöyle: "Resulullah bize sabah namazını kıldırmıştı. Namazda iki kısa sûre okudu. Namaz bitince Ebu Said el-Hudrî sordu:

'Ya Resulallah bugün daha önce yapmadığınız bir şekilde namazı kısa kıldırdınız.”

Peygamberimiz şöyle açıkladı:

“Geride kadınlar safındaki çocuk sesini duymadın mı? An­nesinin onunla ilgilenmesini temin edeyim dedim.”

Çocuğa en çok annesi şefkat gösterir. Bir hadis-i şerifte an­nenin çocuğuna gösterdiği şefkatten dolayı büyük sevap ka­zanacağı müjdelenir. Olay şöyle gelişir:

Bir gün fakir bir kadın iki kızı ile Hz. Aişe'yi ziyarete gelmiş­ti. Hz. Âişe de evde onlara ikram için bir tek hurmadan başka verecek bir şey bulamamıştı. O hurmayı anneye verdi. Anne de hurmayı ikiye bölerek çocuklarına yedirdi. Hz. Aişe bu durumu Peygamberimize anlatınca, Peygamberimiz o kadına için şu müj­deyi verdi:

"Çocukları hakkıyla sevmek ve onları korumak, cehennem­den kurtuluşa vesiledir."

Peygamberimiz, çocuklara olan şefkatinde bir ayırım gözet­mezdi. Kendi çocuklarına ve torunlarına gösterdiği aynı sevgi ve merhameti, diğer sahabi çocuklarına da gösterirdi.

Peygamberimizin hizmetçisi Hz. Zeyd'in oğlu Üsame an­latıyor:

"Resulullah bir dizine beni, bir dizine de torunu Hasan'ı oturtur; sonra ikimizi birden bağrına basar ve 'Ya Rabbi, bunla­ra rahmet et. Çünkü ben bunlara karşı merhametliyim' diye dua ederdi."

Bir Yahudi'nin çocuğu hastalanmıştı. Bunu duyan Peygam­berimiz çocuğu ziyarete gitti. Ona Müslüman olması için tel­kinde bulundu. Çocuk, Müslüman olmak için babasından izin istedi. Babası müsaade etti ve çocuk Müslüman oldu.

Peygamberimizin barış zamanındaki bu güzel davranışı savaş esnasında da devam ederdi. Savaş sırasında çocukların öldürülmemesini öğütler, onlara iyi davranılmasını tembih eder­di.

Bir savaş esnasında birkaç çocuk iki tarafın arasında kalmış ve öldürülmüşlerdi. Peygamberimiz bu hadiseye çok üzüldü.

Sahabiler, "Ya Resulallah, onlar müşrik çocuklarıdır, niçin üzülüyorsunuz?" diye sordular.

Peygamberimiz, "Onlar doğdukları gibi duruyorlar. Sakın çocukları öldürmeyin, aman çocukları katletmeyin. Her can ilk yaratılışta tertemizdir” buyurarak konuya dikkatlerini çekti.

Peygamberimizin eşsiz şefkatini kız çocukları üzerinde de görmekteyiz. İslam'dan önce kız çocuklarının Arapların gözün­de hiçbir değeri yoktu. Kız babası olmayı bir ayıp olarak görür­lerdi. "Falan adamın damadı demesinler" diye kızlarım evlen­dirmek istemez, diri diri toprağa gömerlerdi. Bu vahşeti de ata­dan, babadan kalma bir âdet olarak görür, uygularlardı.

İşte Peygamberimiz bu zavallı masumların böyle acımasızca öldürülmelerini büyük bir cinayet olarak görüyor, bu kötü âde­tin bir an önce kaldırılması için mücadele ediyordu. Kendisi kızların babası olmakla iftihar ettiği gibi, üç, iki veya bir kızı olup da onları büyütüp yetiştirenleri, İslamî bir eğitim verenleri cen­netle müjdeliyordu.

Peygamberimiz, huzuruna bir kız çocuğu gelirse ona yakın ilgi gösterirdi. 

Halid bin Said, Peygamberimizi ziyarete geldiğinde yanında küçük kızı da vardı. Habeşistan'da doğduğu için, Peygamberi­miz ona ayrı bir yakınlık gösterirdi.

Çocuk kalktı, Peygamberimizin sırtında bulunan pey­gamberlik mührüyle oynadı. Babası yanına çekmek istedi, fakat Peygamberimiz çocuğun kalbinin kırılmaması için babasına en­gel oldu.

Bir seferinde Peygamberimizin eline işlemeli bir kumaş par­çası geçmişti. Hz. Halid'in kızını çağırttı ve ona verdi, sevin­dirdi.

Cemre o sıralar küçük bir çocuktu. Babası alır, onu Peygam­berimizin huzuruna götürür, der ki:

"Ya Resulallah, şu kızım için Allah'a bereketle dua eder mi­siniz?"

Peygamber Efendimiz Cemre'yi kucağına oturttu, elini ba­şına koydu ve bereketle dua buyurdu.

• • •

Çocuklarına sevgi ve şefkat gösterenlerin mükâfatı daha dünyadayken veriliyordu. Onlar hem çocuk sevme gibi bir lez­zeti tadıyorlar, hem de Allah'ın rahmet ve sevgisini kaza­nıyorlar.

Ebu Hüreyre anlatıyor:

"Adamın biri Peygamber Efendimizin huzuruna geldi. Ya­nında da bir erkek çocuğu vardı. Adam ikide bir çocuğu ku­cağına alıyor ve seviyordu. Peygamber Efendimiz sordu:

'Bu çocuğa şefkat gösteriyor musun?'

'Evet, ya Resulallah.'

'Sen buna nasıl şefkat gösteriyorsan, Allah da senin şefkatin­den daha çok şefkat eder.'"

Erkek ve kız çocuklan arasında ayırım yapanları Peygambe­rimiz hiç hoş görmezdi. Bu şekilde bir davranış sergileyenleri uyarır, hatalarım düzeltmelerini sağlardı. Onun gözünde çocu­ğun erkeği kızı yoktu. İkisi de şefkate ve sevgiye muhtaçtı.

Enes bin Mâlik anlatıyor:

"Peygamberimizin yanında bir adam oturuyordu. Bir ara adamın erkek çocuğu geldi. Adam çocuğu aldı dizlerine oturttu. Az sonra bir de kız çocuğu geldi. Onu da yanına oturttu.

Peygamber Efendimiz adama sordu:

'Niçin ikisini bir tutmadın?'"

• • •

Peygamberimiz çocuklar arasında sevgide eşit davranılmasını istediği gibi, bağış, hediye, ikram ve hibe konularında da eşit davranılmasını isterdi.

Numan bin Beşîr anlatıyor:

"Babam malından bir şeyler hibe etmişti. Annem, 'Bu hibeye Peygamberimizi şahit tutmazsan kabul etmem' dedi.

Bunun üzerine bana yaptığı hibeye şahitlik yapması için ba­bam beni alarak Peygamberimize gittik. Durumu öğrenen Pey­gamberimiz:

'Başka çocukların var mı?' diye sordu. Babam, 'Evet, var' dedi.

'Bütün çocuklarına aynı şekilde hibede bulundun mu?' Babam, 'Hayır' dedi.

‘Allah’tan korkun, çocuklarınız arasında eşit davranın.’

Hz. Aişe (r.a.)'nin anlattığına göre, bir defasında be­devilerden bir grup Rasûlullâh (s.a.s) huzuruna gel­mişlerdi. Bunlar bir münasebetle: "Sizler çocuklarınızı öper sever misiniz?" dediler. Sahâbiler: "Evet" cevabını verdiler. Bedeviler: "Fakat Allahya yemin ederiz ki, bizler öpüp okşamayız" dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.s.):

" Eğer Allah sizin gönüllerinizden rahmet ve şefkati çekip çıkarmışsa ben ne yapabilirim?" buyurdu.

Hz. Enes (r.a.) diyor ki: “Rasûlullâh (s.a.s.) biz çocukların arasına karışır ve (güleryüzle bize şaka yapar)dı.

"Çocukları hakkıyla sevmeyi onlarla ilgilenmeyi, onları çeşitli tehlikeler karşısında korumayı cehennemden kurtuluşa vesile sa­yan” Sevgili Peygamberimiz (s.a.s)’in çoluk çocuğuna düş­künlüğünü Enes b. Mâlik (r.a) şöyle nakleder: "Ben Rasûlullâh (s. a. s.) kadar çoluk çocuğuna, aile fertlerine, eli altın­dakilere merhameti olan hiçbir kimse görmedim. Hz Peygamber (s.a.s) oğlu İbrahim, Medine’nin yüksek taraflarındaki köylerin birinde süt annesinin yanında bulunuyordu. Hz. Peygamber (s.a.s) –bizde beraberinde olduğumuz halde-onun yanına giderdi. Bir defasında Hz. Peygamber (s.a.s) o eve girmişti ki, ev o sırada duman içindeydi. Peygamberimiz (s.a.s) İbrahim’i kucağına alır, onu öper, sonra da geri dönerdi.”

  Peygamber Efendimiz (s.a.s.) özellikle yetim ve yoksul çocuklarla yakından ilgilenir, kız çocukları arasında hiz­metçi ve işçi gibi çalışmak mecburiyetinde kalanlara da merhametle davranır, onların her istediğini dinler, her ih­tiyacını gidermeye çalışırdı. Nakledeceğimiz şu hâdise bu açıdan enteresandır:

Hz. Muhammed (s.a.s) cebinde on lirası (on dirhem) vardı. Dört lirasına elbiseciden bir gömlek aldı. Dışarıya çıkınca yoksul bir Medineli: "Ey Allah'ın Rasûlu, o gömleğe çok ihtiyacım var; onu bana verir misin?" dedi. Peygamberimiz (s.a.s) gömleği yoksula verdi. Elbiseci dükkânına tekrar girdi, geri kalan paranın dört lirasına kendisi için bir göm­lek satın aldı.

Dışarıya çıkınca küçük bir kızın ağladığını gördü. He­men yaklaşıp sebebini sordu. Bir evde hizmetçilik yapan bu küçük kız: "Ev sahibim bana un almak için iki lira vermişti, onu kaybettim, onun için ağlıyorum" dedi.

Peygamberimiz (s.a.s.) son kalan iki lirayı da bu kızca­ğıza verdi. Fakat küçük kız ağlamaya devam ediyordu. Peygamberimiz (s.a.s.) tekrar sordu: 'Kaybettiğin iki liraya ye­niden kavuştun, hâlâ niçin ağlıyorsun?"

Kız: 'Eve geç kaldım, beni dövmelerinden korkuyorum!" cevabını verdi.

Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s.), küçük kızın elinden tuttu: "Korkma yavrum, gel benimle!" dedi. Onu eve kadar götürdü, önce selâm verdi. Ancak üçüncü selâmında kapı açıldı. Peygamberimiz: 'İlk selâmımı duymadınız mı?" deyince "Duyduk ama selâmınızın artmasını ve sesinizi daha çok duymayı arzu ettik. Sana canımız feda ey Allah'ın Rasûlü, buraya kadar niye zahmet ettiniz?" dediler. Peygamberimiz (s.a.s.): "Şu kızcağız geç kaldım diye dövülmekten korkuyordu da bunu size kadar getirdim." cevabını verdi. Ev sahibi: "Ey Allah'ın Rasülü, sizin evimize gelmenize sebep olduğu için bu hizmetçi kızı (cariyeyi) âzad ediyorum. Artık hürdür" deyince, Hz. Peygam­ber (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Allah'ın bana verdiği on lira ne ka­dar bereketli imiş! Allah onunla Peygamberine ve Medineli bir yok­sula birer gömlek giydirdi, bir kız çocuğunu da sevindirdi, hürriye­tinin bağışlanmasına vesile oldu! Şüphesiz bize sonsuz gücüyle rızık veren O'dur.”

 

Peygamberimizin yetimlere şefkati

 

PEYGAMBERİMİZİN YETİM ÇOCUKLARA apayrı bir şefkati vardı. Onlara çok müşfik davranırdı. Kendisi de ye­tim olarak büyüdüğü için, yetimliğin ne kadar acı ve zor oldu­ğunu biliyordu. Yetimlere olan merhametinden dolayı, devamlı olarak onları korur, haksızlığa uğradıkları zaman haklarım arar­dı.

   Ebu Cehil, bir yetimin vasisiydi. Çocuğun bütün malı yanın­daydı, fakat ona koklatmıyordu.

    Bir gün çocuk aç ve çıplak olarak geldi, malından bir şey is­tedi. Ebu Cehil, azarlayarak yanından kovdu. Sonra da Kureyş'in ileri gelenleri çocukla alay ederek, "Muhammed'e git de, sa­na yardımcı olsun" dediler.

Onların bu kötü niyetini anlamayan saf ve masum çocuk doğruca Peygamberimize gitti. Halini arz etti. Peygamberimiz çocuğu yanına alarak Ebu Cehil'in bulunduğu yere geldi. Yeti­min hakkını vermesini söyledi. Peygamberimizi karşısında gö­ren Ebu Cehil hiç itiraz etmeden yetimin malını iade etti.

Ebu Cehil'in bu uysallığını gören müşrikler, "Sen de sapıttın, Muhammed gibi çocuklaştın" diye onu küçümsediler. Ebu Cehil tuhaf bir haldeydi. Onlara şöyle dedi. “Hayır, siz de benim yerimde olsaydınız, aynı şeyi yapardınız. Çünkü onun sağında ve solunda birer mızrak gördüm. Vermeyecek olsam bana saplanacaktı.”

Peygamberimiz bir bayram namazından sonra mescitten çık­tığında, çocukların neşe ve sevinç içinde oynadıklarını gördü. Bir duvarın dibinde de perişan kılıklı ve mahzun bir çocuk ağ­layıp duruyordu. Dikkatini çekti. Doğru onun yanma vardı.

"Yavrum, neyin var, niçin böyle üzgün duruyorsun? Arkadaşlarınla birlikte niçin oynamıyorsun?"

Çocuk bir yetimdi. Babası Uhud'da şehit olmuştu. Annesi de başka biriyle evlenince çocuk sahipsiz kalmıştı. Resul-i Ekrem Efendimiz çocuğun elinden tuttu. Başını okşadı, gönlünü aldı. Sevindirici bir haber verdi:

"Neden ağlıyorsun? Ben baban, Âişe annen, Fatıma kardeşin olsun, istemez misin?

Çocuk sevincinden uçacak gibiydi. Heyecanla, "Nasıl razı olmam, Ya Resulallah?" diyebildi.

Peygamberimiz ismini sordu: "Buceyr" dedi.

"Hayır. Senin ismin Beşir olsun" buyurdu.

Peygamberimiz çocuğu aldı, evine götürdü. Yedirip içirdi, üstünü başını giydirdi.

Karnı tok, sırtı pek olan çocuk bir süre sonra oynayan ço­cukların arasına karışmak üzere sokağa çıktı.

Anne Sevgisi

 

Bilindiği gibi, Hz. Muhammed (s.a.s.) annesi Amine Hatun'u, altı yaşında küçük bir çocuk iken kaybetmişti. Ancak, şayet annesi sağ olsaydı ömrü boyunca ona göste­receği sevgi ve saygının ne kadar samimî ve içten olacağını tahmin etmek zor değildir.

Kur'ân-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde anne ve baba haklarıyla ilgili emir ve tavsiyeler, Son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’in, yaşlandığında şayet yanında olsaydı ebeveynine nasıl davranacağı hakkında bize ipucu vermek­tedir.

Önce Kur'ân ve hadislerden konu ile alâkalı birkaç misâl nakledelim.

Cenab-ı Hakk,  Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Al­lah'a kulluk edin, O'na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşu­ya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve eliniz altında bulunan kimse­lere iyilik edin." (Nisa,4/36) " Biz insana ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir..." (Lokman, 31/14)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın rızası, anne babanın rızasında, gazabı da anne babanın gazabındadır." (Tirmizi, birr ve sıla, 3) 'Büyük günahların en büyüğü Allah'a ortak koşmak ve anne-babaya karşı gelmektir." (Tirmizi, birr ve sıla, 4)

  Ümmü Eymen Bereke (r.a.)yı da burada rahmetle ana­lım. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), uzun süre kendisine hizmet eden bu hanımı çok sever sayardı. Peygamberimiz (s.a.s.) bu hanıma o kadar hürmet ederdi ki; "Sen benim ikinci annem sayılırsın" derdi. Bu ifade, Peygamberimiz (s.a.s.) dadısı Ümmü Eymen'i annesi kadar sevdiğini, onu kendi­sine ve kendisini ona annesi kadar yakın hissettiğini be­lirtmesi bakımından enteresandır. Ümmü Eymen'in cariye statüsünde yetişmiş bir kadın olduğu dikkate alınırsa Pey­gamberimiz (s.a.s)’in ona "Annem" diye hitab etmesinin mânâ ve önemi daha iyi anlaşılır. Çünkü câhiliye çağı Araplarında cariyeler her çeşit insanî ve tabiî haklarından mahrum idiler. İşte böyle bir vasatta da Hz. Peygamber (s.a.s.), Ümmü Eymen'i anne mevkiine yükseltiyordu.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) küçükken kendisine hiz­meti geçen diğer kadınlara olduğu gibi, Fatma Hatun'a da ömrü boyunca iyi davranmış, hürmette kusur etmemişti. Bu cümleden olarak onu sık sık ziyaret eder, hatırını so­rardı. Fatma Hatun öldüğünde Hz. Peygamber (s.a.s.) "An­nem öldü" ifadesini kullanmış, gömleğini kefen olarak ver­miş ve kabre eliyle indirmişti.

Çevresindekiler, Fatma Hatun’un ölümü karşısında Peygamberimiz (s.a.s)’in gösterdiği sıcak alâkanın sebebini sorduklarında şöyle cevap verdi:

"Ebu Talih'ten sonra bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan hiç bir kimse yoktur. Ahirette cennet elbiselerinden giyinmesi için ona gömleğimi kefen olarak verdim. Kabre ısınması, alışması için de oraya kendisiyle birlikte uzandım."

        Peygamberimiz (s.a.s) süt annesi Halime Hatun, bir defasında Mekke'ye gelmiş ve Peygamber Efendimiz (s.a.s) 'Yaman bir kıtlık geçirmekte olduklarını, kuraklıktan hayvanların kırıldığını..." söylemişti. Bu sırada Hz. Hatice (r.a) ile evli olan ve henüz Mekke'de bulunan Peygam­berimiz (s.a.s)  Halime Hatun'a kırk koyun ile, binip gitmek ve yüklerini taşımak üzere bir de deve vermişti. Yine bir gün sütannesi Halime, Peygamberimiz (s.a.s.) huzuruna gelmişti. Peygamberimiz (s.a.s.) hemen ayağa kalktı: "Anne­ciğim! Anneciğim!" diye hürmet ve muhabbet gösterdi, aba­sını sererek üzerine oturttu.

Bu tarihî hakikatleri sıraladıktan sonra rahatlıkla ifade edebiliriz ki, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.s.) anne sevgisi çok kuvvetli idi.

   Annesi Amine Hatun'un kabrini ziyaret etmesi, tees­süründen gözyaşı dökmesi; büyüdüğünde -vaktiyle kendi­sine çok az bir süre de olsa süt emziren- Süveybe'ye çeşitli yardımlarda bulunması, süt annesi Halime'ye rastladıkça "Anneciğim, anneciğimi" diye hitap etmesi ve eksikliklerini gidererek yardımda bulunması; öz annesinin yokluğunu hissettirmemek için elinden gelen gayreti gösteren Ümmü Eymen'e: "Sen benim ikinci annem sayılırsın.n diyerek teşek­kür etmesi, keza uzun bir süre sofrasında yemek yediği amcasının eşi yengesi Fatma Hatun için "O benim annemdi!" demesi, Peygamberimiz (s.a.s.)de anne sevgisinin ne kadar kuvvetli olduğunu göstermektedir.

Böylece Müslümanlar her konuda olduğu gibi anneye sevgi ve saygı konusunda da en güzel örnekleri Hz. Muhammed (s.a.s.) şahsında görmektedirler.

 

Peygamberimizin hayvanlara merhameti

 

ÂLEMLERE RAHMET OLARAK gönderilen ve bir mer­hamet denizi olan Sevgili Peygamberimizin şefkat ve merhame­ti sadece insanlara mahsus değildi. Hayvanları da kapsıyordu. Çünkü onlar da can ve ruh taşıyordu.

Peygamberimiz, Cahiliye Arapların bu konudaki çirkin âdetlerini de kökünden kazıdı. Hayvanların da merhamete muhtaç olduklarım öğretti.

Araplar, hayvanlara çok kötü ve merhametsizce hareket ederlerdi. Canlı hayvanları ok atışlarında hedef dikerler, kendi hayvanlarını diğerlerinden ayırmak için kulak ve kuyruklarını keserler, hatta dağlarlardı. Çölde acıktıkları zaman canlı deve­nin hörgücünü yarıp bir parça yağ çıkararak pişirip yerler, su­sadıkları zaman da hayvanın damarını keser, bir miktar kan alırlar, tekrar dikerlerdi.

Peygamberimiz hayvanlara fazla yük vurulduğunu, aç ve susuz bırakıldıklarını veya bünye ve yaratılışlarına aykırı bir iş­te kullanıldıklarını görünce, bunu yapmamalarını söylerdi.

Peygamberimiz insanlarla konuştuğu gibi, aynı şekilde hay­vanların dilini de anlardı. Onlarla konuşur, dertlerini ve şikâ­yetlerini dinlerdi. Çünkü hayvanlar Peygamberimizi tanırlardı.

Temim ed-Dârî anlatıyor:

"Peygamberimizle birlikte oturuyorduk. O sırada bir deve koşarak geldi. Peygamberimize yaklaştı. Başı ucunda durdu. Bunu gören Peygamberimiz:

'Ey deve sakin ol. Doğru söyle, doğru söylersen senin ya­rarınadır, yalan söylersen zararına olur. Hem de Allah bize sı­ğınanı güvende kıldı, artık sen güven altındasın. Bize sığınan mahrum kalmaz' buyurdu.

Biz, 'Ya Resulallah, bu deve ne diyor?' dedik. 'Sahipleri onu kesip etini yemek istemişler. O da kaçmış, Peygamberinize sığındı' buyurdu.

Biz bunları konuşurken devenin sahipleri koşarak geldiler. Deve onları görünce tekrar Peygamberimizin yanına sokuldu. Korunmasını istedi. Bunun üzerine adamlar:

'Ya Resulallah, bu bizim devemizdir. Üç gün önce kaçtı. Onu arıyorduk. Sonunda yanınızda bulduk' dediler.

Peygamberimiz, 'Ama o sizden çok fena şikâyet ediyor' de­yince:

‘Ne diyor, ya Resulallah?' diye sordular.

'O yanınızda güven içinde büyümüş, gelişmiş. Üzerinde yıl­lar boyu yaz aylarında otlu ağaçlı ülkelere, kış aylarında sıcak memleketlere yük taşımışsınız. Büyüdükten sonra ondan yavru almak istemişsiniz. Allah ondan size bir sürü deve nasip etmiş. Bolluk senesi gelince onu kesip etini yemek istediniz değil mi?'

'Doğru ya Resulallah. Vallahi böyle oldu' dediler.

Peygamberimiz, 'Sahiplerine bu şekilde güzelce hizmet ve­renin mükâfatı bu mudur?' deyince;

'Ya Resulallah, onu gerçekten kesmeyeceğiz' dediler.

Peygamberimiz, 'Yalan söylediniz. O size sığındı, yardım is­tedi, kabul etmediniz. Ben ise sizden daha merhametliyim. Al­lah münafıkların kalbinden merhameti çıkarmış, müminlerin kalbine koymuştur' buyurdu ve deveyi onlardan yüz dirheme satın aldı, sonra da deveye döndü:

'Ey deve, haydi git, Allah rızası için serbestsin, sana kimse dokunamaz' buyurdu.

Deve, Peygamberimizin başının üzerine eğildi ve dua eder gibi yaptı. Peygamberimiz de;

'Âmin' dedi.

Deve tekrar dua etti. Peygamberimiz yine:

'Âmin' dedi.

Sonra tekrar dua etti. Peygamberimiz yine: 'Âmin' dedi.

Dördüncü kez dua edince Peygamberimiz ağladı. 'Ya Resulallah, bu deve ne diyor?' diye sorduk.

Peygamberimiz şöyle buyurdu:

'Ey Peygamber, Allah İslam'dan ve Kur'an'dan size hayırlar versin' dedi. 'Âmin' dedim.

Sonra 'Siz beni rahat ve huzura kavuşturduğunuz gibi, Allah da kıyamet gününde ümmetini korkudan kurtarsın, rahat ve huzura kavuştursun' dedi. 'Âmin' dedim.

Daha sonra, 'Allah ümmetinin kanını düşmanlarından koru­sun' dedi, 'Âmin' dedim.

Daha sonra da, 'Allah ümmetinin helak oluşunu aralarında fitne fesat çıkararak birbirine silah çekmede kılmasın' deyince ağladım. Çünkü ilk isteklerini ben de Allah'tan istedim, Allah isteklerimi kabul etti, onları bana verdi. Son istediğini ise ver­medi. Cebrail, Allah'tan ümmetimin birbirlerine silah çekerek helak olacağı haberini getirdi. Olacakları kalem böyle yazmış. Allah'ın takdiri değişmez.'"

Peygamberimiz, hayvanların aç susuz bırakılmasına hiç razı olmazdı. Bir gün açlıktan karnı sırtına geçmiş bir deve gördü. Sahibini bulup ikaz etti: “Hayvanlarınız hususunda Allah’ın sizi azaba çarptıracağından korkunuz.”

      Hayvanlara acıyıp, şefkat gösterildiği takdirde sevaplı bir iş yapılmış olduğunu da belirten Peygamberimiz şöyle buyurur­lar:

     "Kesilecek hayvan bile olsa, merhamet edene, kıyamet gü­nünde Allah rahmet eder."

      Canlılara gösterilen şefkat ve merhametin neticesinde Cenab-ı Hakk'ın bağışlayacağına dair bir hadis-i şerifi de Hz. Ebu Hüreyre'nin rivayetinden öğrenmekteyiz:

      "Adamın biri yolculuk esnasında şiddetli bir şekilde susadı. Sonunda bir kuyuya rastladı ve oraya vardı. Su içtikten sonra kuyudan çıktı. Bir de gördü ki, susuzluktan dilini çıkararak so­luyan bir köpek rutubetli toprak yiyor. Bunu gören adam, 'Beni kıvrandıran susuzluğun aynısı bu köpeğe de isabet etti' dedi. Sonra kuyuya inip ayakkabısına su doldurdu, getirip köpeğe verdi. Bundan dolayı Allah onun amelini kabul etti ve affetti buyurdu."

Keyfi olarak hayvanlara, bilhassa kuşlara yapılan eziyetleri Peygamberimiz hiç hoş karşılamaz, onların hakkına dikkat edilmesini isterdi.

Bir sefer esnasında sahabiler bir kaya kuşu gördüler. Yarım­da iki de yavrusu bulunuyordu. Birisi gidip yavrularını aldı.

Anne kuş gelip başlarının üstünde çırpınarak uçmaya baş­ladı.

Peygamberimiz bunu görünce, "Yavrularını alarak bu hay­vanın canını kim acıttı? Yavrularını yerine koyun" buyurdu.

Bir kasap koyunlarından birini kesecekti. Ancak ağılın ka­pısını açar açmaz koyun elinden kaçıverdi. Resulullah'ın bu­lunduğu yere kadar gitti. Kasap da yakalamak için peşinden koşuyordu. Koyunu yakaladı, ayağından tuttu, sürükleyerek götürmeye başladı. Durumu gözetleyen Peygamberimiz koyu­na:

"Allah'ın emrine razı ol, sabret" derken, kasabı da uyardı:

"Sen de ey kasap, koyunu incitmeden götür."

 

Peygamberimizin affı ve bağışlaması

 

PEYGAMBER EFENDİMİZİN güzel ahlakından birisi de affedici ve bağışlayıcı olmasıdır. Peygamberimiz kendi yakınla­rına ve sahabelerine devamlı hoşgörülü olduğu gibi, düşmanla­rını da, özellikle onlar güçsüz bulundukları ve teslim oldukları zaman bağışlamış, suçlarını affetmiş, sonunda da pek çoğunun iman etmesine vesile olmuştur.

Hz. Aişe validemizin de buyurduğu gibi, Peygamberimiz ya­ratılışı icabı, kendisine kötülük edene kötülükle karşılık vermez; affeder ve intikam almaya da yanaşmazdı.

Bu üstün vasıflardır ki, düşmanları tarafından bile takdir edilmiş, sevilmiş ve sevgisini onların kalbine de ulaştırarak, ebedi kurtuluşlarına vesile olmuştur.

"Kolaylık göster, affa sarıl, iyiliği tavsiye et, cahillerden de yüz çevir." (Âraf Sûresi, 199.)

Peygamberimizin Mekke'yi fethe çıkan ordusunun şehre yaklaştığını öğrenen Mekke müşriklerinin içini bir korku sardı. Mekke'nin eski reisi Ebu Süfyan yanma iki kişi daha alarak or­du hakkında bilgi edinmek istedi. Ancak yolda giderken Müs­lüman askerleri tarafından yakalandı. Peygamberimizin amcası Hz. Abbas ellerinden alarak onu Peygamberimizin huzuruna getirdi.

Ebu Süfyan, Hicret'ten önce Peygamberimize Mekke'de bu­lunduğu süre içinde her türlü işkence ve eziyeti yapmaktan geri kalmamıştı. Medine'ye hicretinden sonra da onu rahat bırakmadı. Peygamberimize karşı yapılan bütün düşmanca hareketlerinde o bulunuyordu.

Kureyş'in başına geçerek müşrikleri devamlı Müslümanların aleyhine geçiriyor, ordu kurarak savaşa hazırlıyordu. Uhud ve Hendek Savaşları'nda müşrik ordusunda başkumandandı. Bu savaşlarda pek çok Müslüman'ın kanını dökmüştü.

İşte böyle bir müşrik reisi Peygamberimizin karargâhına ge­tirildi. Bir gece bekledikten sonra da İslam'ı kabul etti. Peygam­berimiz kendisine yaraşan büyüklüğü gösterdi. Onu affetti. Bu­nunla da kalmayarak, ona bazı imtiyazlar verdi. "Ebu Süfyan'ın evine kim girerse güvendedir" dedi.

Peygamberimizin affı sayesinde baş düşman, dostlar sınıfına geçti.

Peygamber ordusu Mekke'ye girince, İslam safına giren pek çok insan bulunuyordu. Ebu Süfyan'ın hanımı Hind de Kureyş kadınlarıyla birlikte yüzü örtülü olarak Peygamberimizin huzu­runa geldi. Müslüman olarak affını diledi. Peygamberimiz onu tanımıştı. Fakat belli etmedi. Yaptıklarını hiç yüzüne vurmadan affetti.

O Hind ki, Uhud Savaşı'nda Kureyş kadınlarıyla birlikte def çalıp şarkı söyleyerek müşrikleri savaşa kızıştıranların başında geliyordu.

Peygamberimizin sevgili amcası Hz. Hamza şehit düşünce, onu parça parça etmiş, kin ve ihtirasını yenemeyerek ciğerini çı­karıp dişlemişti.

Bu hali gören Peygamberimizin içi parçalanmıştı. Fakat onun affı her zaman üstün geldi. En azılı can düşmanım bile, iman ettiği için affetti. Bu esnada nefreti sevgiye dönüşen Hind, "Bugün senin meclisinden daha sevimli bir meclis görmü­yorum" diyerek takdirini gizleyememişti.

Hz. Hamza'nm katili Vahşi de Mekke'den kaçarak bir müd­det kabileler arasında gizlendi. Fakat emin bir yer bulamıyordu.

Sonunda birisi kendisine "Sen kendin için en güvenli yeri ancak onun yanında bulabilirsin; git, Resulullah'tan af dile" de­di.

Vahşi çekinerek ve sıkılarak Resulullah’ın huzuruna girdi. Peygamberimiz Vahşi'yi görür görmez başını yere eğdi. Ona ba­kamıyordu. O anda amcasını hatırlamıştı. Hz. Hamza'nın al kanlar içinde bulunan başı gözünün önüne geldi. Mübarek göz­lerinden yaşlar boşandı. Katil, karşısındaydı. Kısas yapabilirdi. Kimse de bir şey diyemezdi. Fakat o yine büyüklük göstererek Vahşi'yi affetti. Fakat bir daha gözüne görünmemesini söyledi. Çünkü her gördükçe gözünün önüne Hz. Hamza geliyor, içi yanıyordu.

Ebu Cehil ve oğlu İkrime, Peygamberimizi her seferinde sı­kıntıya sokan, ona eziyet vermek için elinden geleni yapan iki din düşmanıydı. Ebu Cehil, Peygamberimiz Kâbe'de namaz kı­larken üzerine deve işkembesi atan, arkasına geçip hücum ede­rek abasıyla boğmak isteyen, Peygamberimizi öldürmek için tu­zaklar kuran, Müslümanlardan gelen bütün barış tekliflerini reddederek Bedir Savaşını körükleyen azılı bir düşmandı. Oğlu İkrime de babasıyla birlikte hareket ediyor, Peygamberimize düşmanlıkta önde gidiyordu.

İslam ordusu Mekke'ye girince İkrime korkusundan Yemen'e kaçtı. Fakat hanımı Müslüman olmuştu. Peygamberimizin büyüklüğünü tanıyor, bağışladığı insanları yakından görüyor­du. Kölesini yanına alarak kocasının peşine düştü. Yemen'de buldu. Peygamberimizden kendisini affedeceği hususunda te­minat aldığını söyledi. Medine'ye geldiler. Peygamberimiz İkrime'nin geldiğini duyunca onu karşılamak için çıktı. Öyle acele etti ki, sırtından hırkası bile yere düşmüştü. Onu güler yüzle karşıladı. "Merhaba ey süvari muhacir" diyerek kucakladı ve iltifatta bulundu. İkrime, Peygamberimize yaptıklarından dolayı mahcuptu. Fakat rahmet Peygamberi, Müslüman olan İkrime'ye şöyle dua etti:

"Allah'ım, İkrime'nin bana yaptığı bütün kötülükleri, Sen'in nurunu söndürmek için attığı her adımı affet. Yüzüme karşı ve gıyabımda söylediği sözleri de affet."

Peygamberimizin affı en azılı bir düşmanını bile kuşatmıştı.

 

Peygamberimizin ahde vefası

 

AHDE VEFA, verdiği sözde durmak, yaptığı anlaşmaya sadık kalmaktır. İnsanın önemli karakterlerinden, kişiliğini oluşturan değerlerden biri de vefalı oluşudur. Yapılan söz­leşmeye dikkat etmek, ahde vefanın bir başka çeşididir.

Peygamberimiz verdiği sözde duran, yaptığı anlaşmaya bağ­lı kalan en büyük insandır. Bu hususta dostunu da, düşmanım da ayırt etmemiştir. Dostuna verdiği bir sözde durup, onu yeri­ne getirdiği gibi, düşmanlarıyla yaptığı anlaşmaya da sadık kal­mış, her ne pahasına olursa olsun, aykırı hareket etmemiştir.

Peygamberliğinden önce ticarî hususta bir dostuna verdiği

Peygamberliğinden önce ticarî hususta bir dostuna verdiği sözü tutmak için üç gün beklediği meşhurdur. O adam unutup gelmediği halde, "Nasıl olsa artık gelmez" diyerek çekip gitme­miştir. Verdiği sözde durmanın en müstesna örneğini vermiştir.

Peygamberimizin vefası aile içinde de açıkça yaşanıyordu. Hz. Aişe anlatıyor:

"Yaşlı bir kadın Resulullah'ın ziyaretine gelmişti. Şöyle ko­nuştular:

'Sen kimsin?'

'Müzeyne'den Cüsame.'

'Sen Hasene misin? Nasılsın, ne haldesin, bizi görmeyeli ne yapıyorsun?'

'Anam babam size feda olsun, iyiyiz.'

Kadın çıkınca sordum:

'Ya Resulallah, bu kadına çok alaka gösterdiniz, sebebi ne idi?'

'Hatice hayattayken bize gelir, giderdi. Ya Âişe, ahde vefa imandandır"

Peygamberimiz en sıkışık ve en zor şartlar altında bulunsa dahi, verilen sözde durmayı, netice kendisinin aleyhine de olsa hiçbir surette vefasızlık göstermemeyi tavsiye etmiştir.

Bedir Savaşı için hazırlıklar yapılıp İslam ordusu Medine'­den ayrıldığı sırada Huzeyfe el-Yemâni ile babası Huzeyl, Peygamberimizle birlikte çarpışmak üzere yola çıkmışlardı. Müş­rikler, baba-oğulu yolda görerek sorguya çektiler:

"Siz herhalde Muhammed'in yarana gitmek istiyorsunuz” "Evet, bizim bundan başka bir niyetimiz yoktur" dediler. Bunun üzerine müşrikler, onlardan Medine'ye dönmek, Pey­gamberimizle birlikte savaşta bulunmamak üzere söz aldılar. Bir müddet sonra Huzeyfe ile babası Bedir'de Peygamberimizin huzuruna gelerek mücahitlerle birlikte savaşmak istediklerini söylediler, müşriklerle aralarında geçen hadiseyi de anlattılar.

Peygamberimiz, onların müşriklere verdikleri sözü öğre­nince, insan gücüne o anda çok fazla ihtiyacı olmasına rağmen onlara şöyle dedi:

"Hayır, siz Medine'ye dönün. Onlara verdiğiniz sözü yerine getirin. Biz de müşriklere karşı Allah'tan yardım isteriz. Onun yardımı bize kâfidir."

Müşrik de olsa verilen sözde durmayı daha uygun görmek, ahdini bozmamak, yapılan anlaşmaya bağlı kalmak ancak bir Peygamberin gösterebileceği bir meziyettir.

 

Müsahaması (Hoşgörüsü)

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) müsamahakâr bir büyük gönle malikti. O'nun adı Cenâb-ı Allah tarafından "çok acı­yan, çok şefkatli" manâsına gelen kelimelerle beraber yazıldı. Hz. Aişe (r.a) şöyle diyor: "Rasûlullâh (s.a.s.), çirkin söyler söy­lemezdi. Haya, terbiye ve nezakete aykırı hiç bir davranışta bu­lunmazdı. Çarşı ve pazarlarda yüksek sesle konuşup gürültü çı­kartmazdı, kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi; affeder, bağışlardı.”

Yine Hz. Aişe (r.a) şöyle diyor: "Rasûlullâh (s.a.s.), iki şey arasında, muhayyer kılındı mı tercih edeceği şey, günah olmadığı müddetçe O muhakkak kolay olanını alırdı. Eğer günahı gerekti­ren bir şey olursa, kendisi ondan halkın en uzak bulunanı olurdu. Rasûlullâh (s.a.s.) Celil olan Allah'a karşı hürmetsizlik hâli olması müstesna, kendisi için kin tutup öc almamıştır.'

Abdullah b. Ömer (r.a) şöyle der: "Hz Peygamber (s.a.s.) fiil ve hareketlerinde taşkınlık yapacak seciyede değildi. Taşkınlık da yapmış değildir."

Hz. Aişe (r.a) anlatır: 'Rasûlullâh (s.a.s.), Allah yolunda cihad etmesi hâli müstesna, hiçbir şeye; ne bir kadına, ne de bir hizmetçiye asla eliyle vurmamıştır. Hiçbir kimse O'ndan (söz ve davranış olarak) asla herhangi bir eziyet ve zararr görmemiştir.

Yine Hz. Enes (r.a) şöyle nakleder: "Rasûlullâh (s.a.s.) ile giderken bir bedevi Hz Peygamber (s.a.s.)'in cübbesinden öylesine sert çekti ki, boynuna baktığımda tırmalandığını gördüm. Bedevi: “Ey Muhammed yanında bulunan Allah'ın malından bana bir miktar verilmesini emret!' dedi. Rasûlullâh (s.a.s.) döndü, güldü ve sonra ona bir şey verilmesini emretti. "

Hz. Enes (r.a)'m naklettiğine göre Rasûl-i Ekrem Haz­retleri (s.a.s.)Bir kimsenin üzüleceği bir şeyi yüzüne karşı söyle­me ve hiç bir kimsenin ayıbını yüzüne vurmazdı.”

 

                    Ağlayışı

 

Peygamberimiz (s.a.s.) göz pınarları merhamet ve şefkat yaşlarıyla dolu idi. Merhametli oluşunun tabiî neti­cesi olarak da bazı hâdiseler O'nu ağlatırdı. Yanık bir Kur'ân okunuşu, vecdle ibadet hâli, yoksul bir çocuğun ızdırabı, Müslümanların veya kendisinin küçük yaşta ölen çocukları, beklenmedik felâketler O'nu daima ağlatırdı. Ama O'nun ağlayışı feryâd-ü figân yani sızlanma ve şikâ­yet değildi.

Şârih bu konuda şu açıklamayı getiriyor: "Peygamberi­miz (s.a.s) demek istiyor ki: Ey Ummü Eymen Sen ölüye ağlıyor­sun, halbuki ölü, durumundan memnundur. Durumundan mem­nun olana ağlanır mı?"

Hz. Aişe (r.a) naklediyor. 'Peygamberimiz (s.a.s.)'in süt kardeşi Osman b. Maz’un Hazretleri ölmüştü. Peygamberimiz (s.a.s.) gelerek süt kardeşini iki gözü arasından öptü. Bu sırada göz­lerinden yaşlar dökülüyordu.”

Peygamberimiz kızı Ümmü Gülsüm ölmüştü. Cenazesi hazırlandı, toprağa verildikten sonra Peygambe­rimiz kabrin bir kenarına çekilmiş içten içten ağlı­yordu.

        Peygamberimiz (s.as.)’in Mısırlı Mariye'den doğma bir oğlu vardı. Peygamberimiz (s.a.s.) onu çok sevmiş ve yaşa­dığı sürece babalık şefkatini göstermişti. Yavrucak yaklaşık 18 aylık olunca hastalandı. Hastalığı hızla ağırlaştı. Bu es­nada Peygamberimiz (s.a.s.), oğlunu kucağına almış ve son defa bağrına basıp öpmüştü. Gözyaşlarını tutamayarak: "Allah'ın takdiri karşısında elden ne gelir ey İbrahim!" demişti. Nihayet yavrucak, ruhunu teslim etmişti ki sevgili Pey­gamberimiz (s.a.s.) gözleri yaşlı şöyle diyordu: "Göz yaşarır; kalb mahzun olur. Biz Allah'ın rızasına olmayan bir söz . Ey İbrahim! senin ölümün sebebiyle derin bir üzüntü içindeyiz" Bu, Allah'ın bir emri olmasaydı, vade dolmuş bulunmasaydı, sonra gelenler öncekilere kavuşmayacak olsaydı, senin ölü­müne daha çok üzülürdük oğlum!"

   Gözyaşlarını gören ashâb, Peygamberimiz (s.a.s.)'e, bu­nun kendilerine yasaklanmış olduğunu hatırlatınca da şöy­le buyurdu: "Ben üzülmeyi yasaklamış değilim, bağıra çağıra fer­yat ederek dövünerek ağlamayı yasakladım. Bende gördüğünüz gözyaşları, kalpteki sevgi ve acımanın eseridir..."

 

Peygamberimizin nezaketi

 

PEYGAMBERİMİZ, bir peygamber olması dolayısıyla her seviyeden insanla görüşüp konuşuyordu. Bunlar içinde devlet ve kabile reisleri, zengin ve soylu kimseler olduğu gibi, fakirler, zayıf ve kimsesizler, yetimler, kadınlar ve çocuklar da yer alı­yordu.

Bütün bu sosyal yapıları, yaşayış tarzları, yaşlan, başlan, huylan birbirinden ayn olan insanlarla ilişkisini, doğru, sağlıklı ve kalıcı bir biçimde sürdürüyordu. Bunun için, onlarla her alanda iyi diyalog kuruyor, nazik ve geniş kalpli davranıyordu.

    Zaten âlemlere rahmet olarak gönderilmesi bunu gerektirmiyor muydu? Hizmetinde bulunan yakın sahabelerinin anlattığına göre, Peygamberimiz insanların en naziği, en nezihi, en zarifi, en latifi en ince ruhlusu idi. Edep, terbiye ve görgü kuralları onun hayatında en güzel en ideal biçimde mevcuttu.

 Hz. Enes, Peygamberimizin eşsiz nezaketini şöyle anlatıyor:

"Kendisine bir şey soranı can kulağıyla dinler, soruyu soran yanından ayrılmadıkça, onu terk etmezdi. Resulullah ile bir kimse tokalaşırsa veya bir kimse tokalaşmak için elini uzattığın­da, karşısındaki kişi elini çekmeden Resulullah elini çekmezdi. Biriyle yüz yüze gelince de, karşısındaki, yüzünü çevirip ayrıl­madıkça Resulullah o kimseden yüzünü çevirmezdi. Önüne oturan kimseye hiçbir zaman ayaklarını uzatmazdı. Karşılaştığı kimseye önce kendisi selam verirdi. Ashabıyla tokalaşmaya ön­ce kendisi başlardı.

Kendisini ziyarete gelenlere ikramda bulunurdu. Oturmaları için çok kere hırkasını sererdi. Bazen de altındaki minderi misa­fire verir, üzerine oturması için işaret eder, kendisi açık yere otururdu.

Sahabilerine güzel unvanlar verirdi. Hz. Ali'ye 'Ebu Turab', bir başka sahabesine 'Ebu Hüreyre' gibi lakaplar vermişti. Onla­ra şeref kazandırmak için, hoşlarına giden isimle çağırırdı.

Kimsenin sözünü kesmezdi. Konuşmasını yarıda bırakmaz­dı. Konuştuğu kişi sözünü bitirmeden yahut gitmek üzere aya­ğa kalkmadan sohbetine devam ederdi.

Namaz kılarken birisi gelip oturursa, namazı uzatmaz, kısa keserdi. Hemen namazını bitirip onun ne istediğini sorardı. İh­tiyacını gördükten sonra tekrar namazına devam ederdi.

Medineli bir çocuk gelir, Resulullah'ın elinden tutar, istediği yere götürürdü. Resulullah, gitmem demezdi.

Resulullah birimize kızacak olsa, 'Bu kardeşimiz kendisini niçin lekeliyor?' derdi.

Resul-i Ekrem'e on sene hizmet ettim. Vallahi, bana 'Öf' bile demedi. Yapmakta geciktiğim veya yapmadığım bir emrinden dolayı beni azarlamadığı gibi, ailesinden azarlayan olursa,

“Onlara da  dokunmayın. Bu işi yapması takdir edilmiş olsaydı yapardı” buyururdu.

Resulullah birimize kızacak olsa, 'Bu kardeşimiz kendisini niçin lekeliyor?' derdi.

Resul-i Ekrem'e on sene hizmet ettim. Vallahi, bana 'Öf' bile demedi. Yapmakta geciktiğim veya yapmadığım bir emrinden dolayı beni azarlamadığı gibi, ailesinden azarlayan olursa, onla­ra da, 'Ona dokunmayın. Bu işi yapması takdir edilmiş olsaydı yapardı' buyururdu.

 

Peygamberimizin adaleti

 

HAKKA YÖNELMEK, hakkı layık olana vermek, haksızlıktan kaçınmak, herkese eşit davranmak anlamlarına gele adalet sıfatı Peygamberimizde en mükemmel şekilde mevcuttu Peygamberimiz dünya işlerinden elini çekmiş, hayattan uza duran bir insan değildi. O, gençlik yıllarında Mekke'de buluna kabilelerle birlikte yaşıyor, peygamber olduktan sonra da çeşit kabile ve milletlerle iç içe bulunuyordu. Bu kabileler zaman o muş, boğaz boğaza gelmişler, kan dökmüşler, çarpışmışlar, savaşmışlardı. Bunların birini memnun eden bir hareket, öbürünü rahatsız ediyordu.

İşte Peygamberimiz birbirine düşman kabileler arasında hak dini yayarken onların kalplerini kazanıyor, aralarında hak, ada­let, insaf ve kardeşlik filizleri yeşertiyordu. Bu uğurda pek çok zorluklarla karşılaşıyordu. Fakat zerre kadar olsun, adalet ve in­saftan ayrılmıyordu.

Arapların nüfuzlu ve zengin olanları, toplum içinde kendi­lerine ayrı bir yer ayırır, başkalarına, özellikle kimsesiz ve fakir kimselere yaptıkları baskıların kendilerine yapılmasına dayana­mazlardı.

Mahzumilerden bir kadını hırsızlık etmişti. Kureyşliler şe­refli bir kabileden olan bu kadının cezalandırılmasını istemiyor­lardı. Üsâme bin Zeyd'i Peygamberimiz çok seviyordu. Onu kırmayacağım biliyorlardı. Üsame'yi araya koyarak, Peygambe­rimizin bu kadına ceza vermemesini ricacı için gönderdiler. Peygamberimiz, Hz. Üsame'ye şöyle buyurdu:

"İsrailoğulları bu gibi taraf tutmaları yüzünden helak ol-

rimizin bu kadına ceza vermemesini ricacı için gönderdiler. Peygamberimiz, Hz. Üsame'ye şöyle buyurdu:

"İsrailoğulları bu gibi taraf tutmaları yüzünden helak ol­dular. Bunlar fakirlerine en şiddetli ceza verirken, nüfuzlu ve zengin olanlarına ceza vermezlerdi."

Peygamberimiz, adaleti uygularken din farkı gözetmezdi. Hak sahibi bir Yahudi de olsa, Müslüman'dan hakkını alır, ona verirdi.

      Peygamberimiz (s.a.s.) adaletli insandı. Kimsenin hak­sızlığa uğratılmasına göz yummazdı. Esasen, doğrulukla adalet birbirini tamamlayan iki güzel haslet olup, bunların her ikisi de Peygamberimiz ‘de (s.a.s.) kemal derecesinde idi. Gençliğinden beri herkes onu "emin; güvenilir” olarak bi­liyordu. : Ticaret arkadaşları onun hakkında "ne kimsenin hakkını yerdi, ne de kimseye hakkını yedirirdi. Hak konusunda hatır gönül dinlemezdi " derler. Hz. Peygamber (s.a.s) açıkça İslam’ı davete emrolunduğunda, Safa tepesinden Kureyşlilere: "Size şu dağın ardından düşman atlılarının gelmekte oldu­ğunu söylesem inanır mısınız?" deyince; "Evet inanırız, çünkü sen hayatında asla yalan söylemedin.cevabını veriyorlardı.

İn­karcılar Mekke dönemi boyunca Peygamberimiz (s.a.s)’e "Şâir, mecnun, sihirbaz, büyücü" diyerek iftiralarla lekelemek istemişler, yabancılara onu böyle tanıtarak İslâm'ın yayıl­ma hızını kesmek istemişler, fakat ona asla “yalancı, hâin" diyememişlerdir. Hatta Peygamberimiz (s.a.s.) mektubu­nu Şam'da alan Bizans İmparatorunun: "Daha önce bu ada­mın yalanına rastladınız mı?" sorusuna Peygamberimiz (s.a.s.) baş düşmanlarından olmasına rağmen Ebu Süfyan  “Hayır, asla!" diye cevap vermek zorunda kalmıştır. Cenâb-ı Hak, Peygamberimiz (s.a.s.) "Emrolunduğun gibi dosdoğru hareket et!" talimatını vermiş, Peygamberimiz (s.a.s.) de hayatı boyunca sırat-ı müstakimden ayrılmamıştır.

Bir kere Mahzumilerden bir kadın hırsızlık etmişti. Yüksek bir aileye mensuptu. Bu yüzden Kureyşliler bu kadının ceza görmesine taraftar olmamışlar, Hz. Usâme’ yi de tavassut için Peygamberimiz göndermişlerdi. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s) Hz. Üsâme'yi çok severdi iş­te bu esnada Rasûl-i Ekrem Hazretleri (s.a.s) şöyle buyur­du: "(Bugün medeniyetlerinden hiç bir eser kalmayan eski milletleri İsrailoğulları, bu gibi taraf tutmalar yükünden helak oldular.: Bun­lar fakirler üzerine en şiddetli cezaları tatbik eder, nüfuzlu ve zen­gin olanları cezasız bırakırlardı... Şayet kızını Fâtıma aynı suçu işleseydi gereken cezayı ona da verirdim.”

 

                       Peygamberimizin Şecaati ve Cesareti

 

O, insanların en cesuru, en yüreklisi, en kahramanı ve en yi­ğidi idi. Gençliğinden itibaren hayatının bütün devrelerinde şe­caat manasındaki cesaret, Peygamberimizde çok açık bir şekilde görülüyordu.

Peygamberimiz ömrünün gençlik yıllarında da eşsiz cesaret ve kahramanlıklar göstererek yiğitliği ve gözünün pekliğiyle çevresinin takdir ve hayranlığını kazanmıştı.

Çocuk denecek yaştaydı. Kavmi putlardan medet bekliyor, onlara tapıyorlardı. Peygamberimiz onların bu hareketini çok manasız buluyor, bazen putları küçük düşürücü ifadeler kulla­nıyordu. Onlara nefretini açıkça gösteriyordu.

Peygamberimizin bu hali diğer Müslümanlara güzel bir ör­nek oldu. Onunla birlikte yüzlerce insan, davaları uğruna yurt­larını yuvalarım, mallarım mülklerini, çoluk çocuklarım bıraka­rak Medine yollarına düştüler, muhacir olarak yaşamayı göze aldılar. Hicret esnasında da gerek Peygamberimiz, gerekse Müslümanlar pek çok engellemeyle karşılaştılar, ama hiçbirine önem vermediler.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), yumuşak huylu olduğu kadar cesurdu, yiğit ve kahramandı. Peygamberlik vazi­fesini ifa ederken karşılaştığı hâdiseler önündeki tavırla­rında bu niteliği görmek mümkündür. Mekke döneminde İslâm'ı tebliğden alıkoymak için, O'na akla gelmedik en­geller çıkarılmıştır. Fakat O, bunların hiçbirinden yıl­mamış, Allah'ına güvenerek çıktığı tebliğ yolunda kahra­manca yürümüştür. O'nun sabrını, tahammülünü, cesaret ve kahramanlığını beşerî tehditler ve vaatler kaybettirememiştir. O, yoluna dikenler, sırtına deve işkembesi atıldığı zaman da, kendisine hükümdarlık zenginlik ve başkaca maddî imkânlar teklif olunduğu zaman da yolun­dan asla dönmemiş, azminde zerre kadar bir sarsılma meydana gelmemiştir. Allah için, İslâm için girdiği kavgalarda tam bir yiğit olarak görünmüştür.

Nitekim Hz. AH (r.a) diyor ki: 1Savaşlarda Hy Peygamber (s.a.s.) kadar düşmana yaklaşan bir kimse bulunmaydı. Birçok de­falar savaş kızışıp başımız sıkıntıya gelince Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'e sığınırdık.”  Hz. Enes (r.a) de: "Başımız dara düşünce Allah'ın Rasülü ile korunurduk." diyor.

Hevazin muharebesinde, İslâm ordusu Huneyn geçi­dine geldiğinde düşman okçularının hücumuna uğramışta. İslâm askerlerinin bu anî saldırıdan korunmak üzere siper aradıkları bir sırada, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) sarsılmaz bir kaya gibi metanet göstermiş, savaş alanından bir adım bile gerilememiştir. Katırını düşmana doğru sürerek İslâm askerlerine "Nereye kaçıyorsunuz, ben Allah'ın Rasûlu'yum, Abdülmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed'im" diyerek ordu­sunu toparlamış ve zafere ulaşmayı başarmıştır. Nitekim bir görgü tanığı şöyle diyor: "Şehadet ederim ki Hz. Peygamber (s.a.s.) bir adım bile gerilemedi. Savaş vahşî bir yangın gibi yayıldığı zaman, hepimiz Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in çevresine sığındık. O'nun yanında durmak en büyük cesaret sayılıyordu."

 

 

Tevazu (Alçak Gönüllülüğü)

Hz. Ömer'(r.a)den rivayete göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Hristiyanların İsa hakkında Allah'ın oğlu de­dikleri gibi, beni övgüde, aşırı gitmeyin.. Ben ancak Allah 'ın kulu­yum. Siz de benim hakkımda Allah'ın kulu ve elçisi deyin.."

Hz. Enes (r.a) nakleder: Bir adam Hz. Peygamber (s.a.s.)e: "Ey Efendimiz ve Efendimizin oğlu!" diye hitap edince: "Böyle söylemeyin. Şeytan sizi heva ve hevese kaptırmasın. Ben sadece Abdullah'ın oğlu Muhammed ve Allah'ın Rasûluyüm." di­ye cevap verdi.

Ev içindeki davranışları da onun ne kadar mütevazı olduğunu gösteriyor. Hz. Aişe'den, ev içinde Peygamberimiz (s.a.s.) davranışlarından sorulduğunda şu bilgiyi ver­di: 'Peygamberimiz (s.a.s.) evine geldiğinde herhangi bir fevkadâdelik ve inziva göstermeden insanlardan herhangi biri gibi tevazu ile davranırdı. Kendi elbisesinin söküğü ile meşgul olur; koyunları eli ile sağar; ailelerine ev işlerinde gerekli olan kısımlarda yardımcı olurdu. Çarşıya pazara gider; bizzat alış veriş yapar ve yükünü kendisi taşırdı. Ashâb-ı Kiram:’Müsaade buyurunuz da biz taşıyalım.' derlerse de: ‘Herkes kendi yükünü kendi taşısın’ buyururdu, pabuçlarını kendisi tamir ederdi."

Hz. Câbir (r.a) diyor ki: "Ben hastalanmıştım. Hz. Peygam­ber (s.a.s.)yürüyerek evimi şereflendirdiler ve benim hâlimi hatırımı sordular.”

Bir gün Ashâb-ı Kirâmdan Abdullah b. Yusr Yarete gelmiş, huzuruna girince titremeye başlamıştı. Bunu gören Peygamberimiz (s.a.s.) o kişiye şöyle dedi: "Arkadaş, titreme! Ben kral değilim, Kureyş'den kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum.”

 

 

Tertipli Oluşu ve Estetiğe Verdiği Önem

 

Hz. Peygamber (s.a.s.) düzenli yaşamaya özen gösterir, Müslümanlara da her hususta düzenli olmalarını ısrarla tavsiye ederdi. Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.s.f in hu­zuruna saçı-sakalı birbirine karışmış bir adam geldi. Pey­gamberimiz (s.a.s.) o kişiye saçını sakalını düzeltip gelmesini işaret etti, o da düzeltip geldi. Bunun üzerine Peygambe­rimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu.” Birinizin, şeytan gibi saçı başı da­ğınık olmasından böylesi daha iyi değil mi?"

     O bir gün bir cenaze namazına (muhtemelen oğlu ibrahim'in cenazesine) gitti. Mevtayı toprağa verdiler, üstünü örttüler; fakat kabirde bir kazılış hatası vardı, bir taraf eğri görünüyordu. Peygamberimiz (s.a.s.) bunun hemen düzeltilmesini emretti. Orada bulu­nanlar: “Bu ölüyü rahatsız mı eder?" dediler. Peygamberimiz (s.a.s.) bunlara şu cevabı verdi: "Hayır, gerçekte böyle şeyler ölü­yü ne sıkar, ne rahatlık verir, fakat bu, sağ olanların göçüne güzel görünmek içindir. “

 

Taşradan Gelen Misafirlere İlgisi

 

Mekke'nin fethi ve Hevazin zaferinden sonra, Arap Yarımadası'ndaki bütün kabilelerde İslâm'a girme tema­yülü belirdi. Çünkü Araplar öteden beri "Kabe'nin komşula­rı, koruyucuları, bakıcıları" diye Kureyş'e itibar gösteriyor­lardı. Halbuki Kureyş, artık istiklâlini kaybetmiş, İslâm or­dusu karşısında yenilgiye uğramış ve Mekke yönetimi Müslümanların eline geçmişti. Taif civarında da Hevazin ve diğer kabileler mağlup edilmişti. Medine'deki İslâm yö­netimi de bu gelişmelere bağlı olarak güçlenmişti. İşte bundan sonra Kur'ân-ı Kerim'in ifadesiyle, fevc fevc, akın akın Arap kabileleri İslâm'a girmek üzere harekete geçti­ler. Gelen heyetlerle Medine dolup taşmaya başladı.

 

Peygamberimizin Şükrü

    Peygamberimiz, felaket ve musibetlere karşı sabreder­ken, bir lütuf ve nimete kavuştuğu zaman da şükrederdi. Zaten onun her hali şükür üzerineydi. Hiçbir meseleden dolayı şikâ­yet ettiği, insanlara dert yandığı görülmemişti. Çok ağır hasta­lıklara yakalandığında bile devamlı şükür içinde bulunurdu.

Hz. Aişe anlatıyor:

"Resulullah bir gün hastalandı. Yatağının içinde dönmeye başladı. Ben kendisine, 'Eğer bu hastalık içimizden birisine gel­seydi, çok şikâyet ederdik' dedim. Bunun üzerine Resul-i Ekrem şöyle buyurdu:

'Şunu unutma ki, müminler birtakım sıkıntılarla karşı karş­ıya gelirler. Ayağına bir diken batan veya bedenine bir ağrı gi­ren müminin başına gelen bu sıkıntı dolayısıyla Allah bir güna­hım affeder ve ahiretteki makamım bir derece yükseltir/"

Peygamberimiz en dayanılmaz musibetlere uğradığı gibi, en büyük ve ulvi nimetlere de kavuşmuştu. Cenab-ı Hak kendisini âlemlere rahmet olarak göndermiş, kâinatın efendisi yapmış, bütün peygamberlere sultan, evliyalara rehber, müminlere eşsiz bir örnek kılmıştır.

Kendisine muhatap seçerek yüce kelamını ona vahyetmiş, kısa zamanda davasında başarılı kılarak düşmanlarına galip ge­tirmiş, yaymaya çalıştığı hak dini dünyaya yayılmış, kıyamete kadar hükmünü geçerli kılmıştır.

Bir gece sabaha kadar namaz kılmış, gözyaşı dökmüştü. Pey­gamberimizi bu halde gören aziz hanımı Hz. Âişe:

"Ya Resulallah, niçin kendinizi bu kadar yoruyorsunuz? Geçmiş ve gelecek günahlarınız  affedilmedi mi?" de­yince, Peygamberimiz şu karşılığı verdi:

"Ya Âişe, Allah'a şükredici bir kul olmayayım mı?" Evet, o Allah'a gerçek manada şükreden yüce bir insandı. Sevinçli bir haber duyduğu zaman hemen şükür secdesine va­rır, Rabb'ine olan minnetini bildirirdi.

Dünyada iken cennetle müjdelenen Hz. Abdurrahman bin Avf anlatıyor:

"Bir seferinde Resulullah odasına doğru gitti ve içeri girer girmez kıbleye karşı dönüp secdeye vardı. Secdeyi o kadar uzattı ki, Allah secdede ruhunu aldı sandım. Hemen yanma yaklaşıp oturdum. Başını kaldırdı. 'Kimsin?' dedi.

'Abdurrahman' dedim.

'Ne var?'

'Ey Allah'ın Resulü, öyle bir secde yaptınız ki, Allah'ın sec­dede ruhunuzu almış olmasından korktum' dedim.

Resul-i Ekrem şöyle konuştu:

'Cebrail bana gelerek Allah'ın şöyle buyurduğunu müjde­ledi: 'Kim sana salat ve selam getirirse, Ben ona rahmet ederim.' Bunun üzerine ben de Allah'a şükür secdesinde bulundum.'"

Peygamberimiz hasta veya sakat birisini görünce Allah'ın kendisine ihsan etmiş olduğu sağlık için şükrünü dile getirmek üzere yine secdeye varırdı.

Abdullah bin Ömer'in anlattığına göre, Peygamberimiz bir gün yatalak bir hastaya uğradı.

Onun hâlini görünce hemen bineğinden indi, Allah için sec­de etti. Hz. Ebu Bekir uğradı, o da inip secde etti; Hz. Ömer de aynı şekilde secdeye vardı.

Peygamberimizin mübarek dilinden "Elhamdülillah" zikri düşmezdi. Bu kelime tam manasıyla Allah'ın ihsan ettiği nimet­lere şükrün bir ifadesiydi.

Hz. Ali anlatıyor:

"Resulullah yakınlarından birisini orduya katarak savaşa gönderdi. Şöyle dua etti:

'Allah'ım eğer onları sağ salim döndürürsen Sana layıkıyla şükretmek bana borç olsun' buyurdu.

Çok geçmeden savaş bitti, onlar da sağ olarak döndüler. Re­sulullah, onları görünce, 'Allah'ım, nimetlerini bollaştırdığın için Sana hamd olsun' dedi.

Bunun üzerine ben, 'Ya Resulallah, siz, eğer onları sağ salim döndürürse Allah'a layığı üzere şükretmek bana borç olsun, dememiş miydiniz?' dedim.

Peygamberimiz 'Yapmadım mı?' buyurdu."

"Allah'a hamdolsun" anlamına gelen "Elhamdülillah" keli­mesi Allah'a şükrün tam bir ifadesi sayılıyordu.

Peygamberimizin Ticaret Ahlakı

 

PEYGAMBERİMİZ toplumdan uzak yaşayan bir insan de­ğildi. Herkes gibi o da alış veriş yapıyor, borç alıp veriyordu. Ticarî hayatı kontrol için ara sıra çarşıya pazara çıkıyor, insanla­ra adalet, insaf, hak hukuk dersi veriyor, birbirlerini aldatma­malarını, yalan yere yemin etmemelerini söylüyordu.

Peygamberimiz, henüz kendisine peygamberlik gelmeden önce ticaretle meşgul oluyordu. Onunla iş yapanlar çok mem­nun kalıyor, doğruluk ve dürüstlüğüne hayran oluyorlardı. Mekkeliler en kıymetli mallarını onun yanma emanet olarak bı­rakıyor, her alanda güven duyuyorlar; yalan, hile, aldatma gibi çirkin huyların zerresinin dahi bulunmadığını çok iyi biliyorlardı.

Bir gün Peygamberimize Saîb adında bir Arap tüccar takdim dildi. Onu, Peygamberimize doğruluk ve dürüstlüğe dikkat den bir adam olarak tanıtıyorlardı. Peygamberimiz ise, "Ben onu sizden iyi tanıyorum" deyince, Saîb de Peygamberimiz hakkında şöyle bir iltifatta bulundu:

"Evet, ticarette arkadaşlık etmiştik. Bütün hesapları gayet mükemmeldi."

Peygamberimizi tanımayanlar, ilk defa görenler bile onun yalan söylemeyen ve aldatmayan bir insan olduğu kanaatine varıyorlardı.

Bir defasında Medine yakınlarında bir kervan konaklamıştı. Peygamberimiz oradan geçerken kırmızı bir deve gördü. Fiyatı­nı sordu. İstenilen fiyatı pazarlıksız kabul etti ve deveyi alıp gö­türdü. Fakat parasını vermemişti. Kervanda bulunanlardan ba­zıları söylenmeye başladılar. Parasını peşin olarak almadıkları için, sattıklarına pişman olmuşlardı. Fakat içlerinden bir kadın:

"Üzülmeyin, biz bu civarda onun kadar güzel yüzlü, temiz ahlaklı bir adam görmedik. Böyle birisi yalan söylemez ve bizi aldatmaz" deyince, hazır bulunanlar sustular.

Akşam olmuştu. Peygamberimiz devenin parasıyla birlikte, kervan halkının yemeklerini de gönderdi.

Peygamberimiz alış veriş esnasında kendisini tanımayıp da kaba davrananları hoş karşılar, onlara karşı peygamberlik imti­yazını kullanmazdı.

Bir gün bedevinin birisi et satıyordu. Peygamberimiz de bir miktar hurma karşılığında et almak istedi, fakat hurmayı bir müddet sonra getirmek üzere söz verdi. Eve geldi, hurmanın kalmadığını gördü. Tekrar pazara gitti. Bedeviyi buldu.

"Senden hurma karşılığında et almıştım, fakat hurma kal­mamış" demeye kalmadı, bedevi bağırıp çağırmaya, yaygara koparmaya başladı. Etraftan Peygamberimizi tanıyanlar müdahalede bulunmaya kalkıştılar. Fakat Peygamberimiz onları bı­rakmadı.

"Siz müdahale etmeyin, bedevinin hakkı var" dedikten son­ra, meseleyi tekrar anlattı. Yine de bedevi söylenip duruyordu.

Sonunda Peygamberimiz onu Ensar'dan birisinin evine gön­dererek hakkı olan hurmayı ondan almasını söyledi. Bedevi gi­dip hurmayı aldı.

Dönüşünde Peygamberimizi sahabelerle beraber oturuyor görünce, tanıdı, göstermiş olduğu anlayış ve sabırdan dolayı son derece duygulandı ve şöyle konuştu:

"Ya Muhammed (a.s.m.), Cenab-ı Hak sana mükâfatını ver­sin. Sen bana hakkımı fazlasıyla verdin."

Peygamberimiz ticarî meselelerde devamlı haklıdan yana olmayı tercih ederdi. Kendi şahsına karşı bir saygısızlıkta bulu­nulsa bile yine haklı olanı tutardı. Onun mağdur düşmesini is­temezdi.

Peygamberimiz kaba saba hareketlere, daha çok bedevilerle muhatap olduğu zaman maruz kalıyordu. Çölde bulunmaları ve toplumdan uzak bir şekilde yaşamaları, onları sert davran­maya alıştırmıştı.

Yine bedevinin biri Peygamberimizdeki alacağım tahsile gel­mişti. Fakat hakkını isterken kaba ve sert davrandı. Resulullah'ın huzurunda uygunsuz bazı sözler söyledi. Sahabe-i Kiram bu kaba hareketinden dolayı adama haddini bildirmek istediler. Fakat Peygamberimiz razı olmadı:

"Susunuz, bırakınız. Çünkü alacaklının, borcunu tahsil ede­ne kadar borçlu üzerinde bir nüfuzu vardır. Hak sahibi hakkını istemekte haklıdır" buyurdu.

Peygamberimiz ödünç bir şey aldığı zaman ödeme zamanın­da alacaklıya daha fazla verirdi. Bir defa birisinden ödünç bir deve almıştı. Sonra onun yerine daha iyi bir deve verdi. Şöyle buyuruyordu:

"Borçlarını daha iyi ve daha mükemmel bir şekilde ödeyen insanlar faziletli kimselerdir."

Peygamberimiz bazen çarşı pazarı dolaşır, bir haksızlık ve hile olmaması için kontrolde bulunurdu. Uygunsuz bir şeyle karşılaşırsa, satıcıyı ikaz ederdi.

Bir gün Medine çarşısını dolaşırken bir hububat yığınının önünde durdu. Elini içine daldırdı. Eline bir ıslaklık dokundu ve altından, üstünde olmayan şeyler çıktı. Satıcıya döndü: "Nedir bunlar?" diye sordu. Mal sahibi: "Ya Resulallah, yağmur yağmıştı. Ondan ıslanmış olacak" dedi.

Peygamberimiz, "Neden ıslak kısmmı herkesin görebileceği şekilde üste koymadın?" şeklinde azarladıktan sonra:

"Müslümanlar arasında aldatma olmaz. Bizi aldatan bizden değildir" buyurdu.

Bir başka ifadesinde de şöyle buyuruyor: "Müslüman Müslüman'ın kardeşidir. Kusurlu bir malı din kardeşine satan hiçbir Müslüman'a bu satış helal olmaz. Ancak satarken malın kusurunu açıklarsa başka..."

Peygamberimiz birisine ikramda bulunacağı zaman ticareti buna vasıta yapardı. Onun gönlünü kazanmak ve minnet altın­da kalmamasını temin için bu yolu denerdi. Peygamberimiz böyle bir ikramı bir seferinde Câbir bin Abdullah'a yaptı. Hz. Câbir'in kendisi anlatıyor:

"Ben bir savaşta Resulullah'la beraberdim. Yolda bana, 'Al­lah sana mağfiret etsin, sen bu deveni bir dinara satar mısın?' dedi.

Ben de 'Ya Resulallah, Medine'ye vardığımız zaman bu deve sizin olsun' dedim.

Resulullah yine, 'Allah seni bağışlasın, bunu iki dinara satar mısın?' dedi.

Yirmi dinara varıncaya kadar devenin fiyatını birer dinar arttırdı. Ben Medine'ye vardığım zaman devemin başından tu­tup Resulullah'ın huzuruna götürdüm.

Resul-i Ekrem beni görünce Bilal'e:

'Ya Bilal, Câbir'e ganimet mallarından yirmi dinar ver' bu­yurdu. Bana da, 'Deveni al, evine götür, senin olsun' taltifinde bulundu."

 

Peygamberimizin anne-baba sevgisi

 

Dünyaya geldikten s o n r a öğrendiğimiz ilk keli­melerden biri anne ise diğeri babadır. Çünkü bizi onlar dünya­ya getirdi. Canlarından can, kanlarından kan, sevgilerinden sev­gi kattılar. Hayatı onlarla tanıdık, onlardan öğrendik, onların sayesinde bugünlere geldik. Bizi onlar kadar içten, karşılıksız ve ücretsiz seven bir başka insan yoktur. Onların varlığı, insana varlık kattığı gibi, yoklukları da hiçbir zaman doldurulamaz ve yerleri hep boş kalır.

Rabbimiz, Peygamberimize hitaben anne-baba hakkının önemini şöyle bildiriyor:

"Rabb'in şunu da emretti: Ondan başkasına ibadet etmeyin. Anne ve babaya da iyilikte bulunun. Onlardan biri veya her iki­si senin yanında ihtiyarlık çağma erişecek olurlarsa onlara sakm 'Öf!' bile deme. Onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazu kanadını ger ve de ki: 'Ey Rabb'im, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, sen de onlara öylece merhamet buyur." (İsrâ Sûresi, 22-23.)

Anne-babanın insan üzerindeki hakkı bu şekilde açıkça belli olmakla beraber daha geniş ve kapsamlı olarak Peygamberi­mizin ifadelerinde buluyoruz. Bu konudaki hadisleri bir arada okuyunca meseleyi daha iyi kavramış olacağız.

Adamın biri Peygamber Efendimize geldi, şöyle dedi:

"Allah'tan sevap ve manevî karşılık beklemek niyetiyle cihat etmek ve hicret etmek üzerine sizinle biat etmeye geldim." Peygamber Efendimiz:  

"Anne-babandan birisi sağ mı?"

"Her ikisi de sağdır."

"Allah'tan sevap ister misin?"

"Evet, ya Resulallah."

             "Öyle ise anne-babanın yanına dön, onlara hizmet et."                    

Enes bin Mâlik anlatıyor:

"Adamın biri Peygamber Efendimize geldi ve şöyle dedi: 'Ben cihada çıkmak istiyorum, fakat gücüm yetmiyor 'Anne babandan hayatta kalan var mı?' 'Evet, annem vardır.

'Git annene hizmet et ve gönlünü al. Böyle yaparsan hem hac, hem umre, hem de cihat sevabını kazanırsın/"

• • •

Abdullah bin Amr rivayet ediyor: "Peygamber Efendimize bir adam geldi ve sordu: 'Ya Resulallah yurdumu terk ederek sizin emrinize girmeye geldim. Annemi-babamı da ağlayarak bıraktım. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: 'Öyle ise onlara dön, ağlattığın gibi onları güldür."

Abdullah bin Mesud anlatıyor: "Peygamber Efendimize sordum: 'Allah katında en iyi amel nedir?'

'Vaktinde kılman namazdır.

'Sonra hangisidir?'

 ' Anne-babaya iyilik ve itaat etmektir.’

'Sonra hangisi?'

 'Allah yolunda cihattır."

Hiçbir şekilde anne-baba ayırt edilmez, biri öbürüne tercih edilmez, birinin sevgisi diğerinin önüne geçmez. Çünkü iki gö­zümüzden hangisini ötekinden üstün tutarız? Ancak Efendimizin hadislerine baktığımızda anne hakkının baba hakkın­dan üç misli fazla olduğunu öğreniyoruz. Şöyle ki: Ebu Hüreyre rivayet ediyor: "Peygamber Efendimize bir kişi geldi ve sordu: 'Ya Resulallah, en çok kime iyilik ve ihsan etmeliyim?'

 'Annene’

'Sonra kime?'

'Annene’

 'Sonra kime?'

'Annene’

'Sonra kime?'

'Sonra babana"

Bu hadisten hiçbir şekilde babayı üçüncü plana atma anlamı çıkmamalı, ancak her zaman annenin öncelik taşıdığı gerçeğini de göz ardı edemeyiz.

Çünkü bazen insan farkında olmadan annenin şefkatini ve karşılıksız sevgisini anlayamıyor, istismar edebiliyor. Ayrıca ba­baya nazaran anne kalbinin daha nazik ve ince olduğunu da unutmamalıdır.

Yine çoğunlukla babanın ağırlığı insanı mecburi saygıya yö­neltiyor ve insan, ister istemez ondan çekiniyor, fakat anne öyle mi?

Onu hep kendimize daha yakın, daha sıcak ve daha samimi buluruz. Bazen olur, onun bu samimiyeti bizi saygısızlığa sü­rükleyebilir, ona sert davranma gibi bir yanlışlığa düşebiliriz.

Bunun için Peygamberimiz bizi uyarıyor, anne konusunda çok dikkat etmemizi tavsiye ediyor.

İnsan uzun süre annesiyle beraber kaldığı için zaman zaman aradaki insanî ilişkilerde dikkatsizlik gösterme ihtimali de var­dır. Oysa insanın, saygı gösterdiği insanların haklarına da riayet etmesi gerekiyor. Bu konudaki ölçüyü Peygamberimiz şöyle ha­tırlatıyor:

Atâ bin Yesar rivayet ediyor: "Peygamber Efendimize bir kişi şöyle sordu: 'Ya Resulallah, annemin yanına girmek için kendisinden müsaade isteyeyim mi?7

'Evet, izin al, öyle gir’

'Fakat aynı evde oturuyoruz.’

'Olsun yine izin iste’

'Ama ya Resulallah hizmetini ben görüyorum’

 'Olsun yine izin almadan yanma girme. Onu çıplak olarak görmek ister misin?'

 'Asla ya Resulallah.'

 'O halde izin alarak gir"

Dünyada hakkı ödenemeyen bir insan varsa o da annedir. Çünkü annenin çocuğu üzerinde o kadar değişik haklan var ki, bunların birisini ödemek bile mümkün değildir. Bu konuda gü­zel bir örneği Hz. Büreyde'den öğreniyoruz.

Adamın biri Peygamber Efendimize geldi, şöyle dedi: "Ya Resulallah, ben annemi sıcak bir günde omuzuma alıp iki fersah yol yürüdüm. Hava o kadar sıcaktı ki, eğer bir et par­çası yere atılsa hemen pişerdi. Acaba onun hakkım ödemiş ol­dum mu?"

Peygamber Efendimiz şu cevabı verdi:

"Senin bu hizmetin, onun bir doğum sancısını belki kar­şılar."

Hemen hemen çoğumuzun bildiği bir hadis vardır. Cenne­tin, anaların ayağı altında oluşudur. Bu husustaki hadisin metni şöyledir:

Bir adam Peygamberimize geldi ve;

"Ya Resulallah, savaşa gitmek istiyorum, size danışmaya geldim" dedi.

Peygamber Efendimiz sordu:

"Annen hayatta mı?"

"Evet."

"Ondan ayrılma, çünkü cennet onun ayağının altındadır."

Bu ifade bir mecazdır. Yoksa hiçbir annenin ayağının altında cennet olmaz ve bulunmaz. Burada anlaşılması gereken mana şudur: İnsan annesine karşı çok mütevazı ve engin gönüllü ol­malı, onun kalbini kazanmalı, hatırını yıkmamak, ayağının al­tındaki toprak gibi olmalıdır. Çünkü toprak tevazuun bir sem­bolüdür.

Hazret-i Aişe rivayet ediyor:

"Bir gün Peygamber Efendimizin yanma bir adam geldi. Be­raberinde yaşlı birisi vardı. Peygamber Efendimiz adama, 'Bu ihtiyar kim?' diye sordu. Adam, 'Babamdır' dedi. Peygamber Efendimiz:

'Öyle ise önüne geçme, o oturmadan sen oturma. Onu adıyla çağırma ve ona kimseyi küfrettirme.'"

      Anne-baba insanın hem dünyasını, hem de ahiretini mutlu edecek veya alt üst edecek birer sebeptir. Bu önemli yönü hadis­ten şu şekilde öğreniyoruz: Ebu Ümame anlatıyor: "Bir adam Peygamber Efendimize sordu: 'Anne-babanın çocukları üzerindeki hakkı nedir?' 'Onlar senin ya cennetin ya da cehennemindir.'"

Yani anne-babaya gereken iyilik ve itaati gösteren insan, on­ları seven, sayan ve başı üzerinde tutan çocuk mesut, mutlu ve huzurlu olacağı gibi; onları üzen, kıran ve mağdur eden çocuk da kendi eliyle hayatını zehir ettiği gibi, ahiretini de yıkmakta ve tehlikeye atmaktadır.

Zaten anne-babaya karşı gelmek ve isyan etmek büyük bir günahtır. Hatta en büyük günahlar arasında bulunmaktadır.

Abdurrahman bin Ebî Bekir'in rivayetine göre, Peygamber Efendimiz bu günahı şöyle bildiriyor:

"Size en büyük günahları bildireyim mi?"

"Evet ya Resulallah bildir."                                  

"Allah'a ortak koşmak, anne-babaya âsi ol

Anne-babaya yapılan iyilik ve saygının karşılığını insan dün­yada iken peşin alabiliyor. Bu konuda Peygamberimizin müjde­si çok açıktır:

"Rızkının çoğalmasını ve ömrünün uzamasını isteyen, anne- babasına iyilik ve ikramda bulunsun ve akrabalarını ziyaret et­sin."

Diğer taraftan çocuk, günü gelince kendisi de anne baba ola­cak, çocuklarından bir karşılık bekleyecek, yaptığının karşılığım görecek, anne-babasına ne yapmışsa aynısını kendi çocukların­dan görecektir.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular:

"Anne-babanıza iyilik edin ve ihsanda bulunun ki, çocukla­rınız da size itaat etsin ve saygı göstersin."

           Bu konuda okuyacağımız iki hadis ve hâdise anne-babaya isyanın ve itaatin dünyada iken peşin cezasını ve mükâfatını göstermesi bakımından hiç gözümüzün önünden gitmeyecek derecede hayatî önem taşımaktadır:

Abdullah bin Ebî Evfâ anlatıyor:

Peygamberimizin huzurunda bulunuyorduk. Bu sırada birisi geldi.

"Ya Resulallah ölüm döşeğinde yatan bir genç var. Kendisine, 'La ilahe illallah' de, dendiği halde bir türlü bunu söyleyemiyor" dedi.

Peygamber Efendimiz sordu:

"Namaz kılar mıydı?"

"Evet, kılardı."

Bunun üzerine Peygamberimiz kalktı. Biz de onunla birlikte kalktık. Peygamberimiz gencin yanına girdi ve ona:

"La ilahe illallah de" buyurdu.

Genç, "Bunu söyleyemiyorum" dedi.

"Niçin söyleyemiyorsun?" deyince, gelen adam:

"Annesine âsi idi" dedi.

Peygamber Efendimiz, "Annesi sağ mı?" diye sordu.

"Evet, sağdır" dediler.

Peygamber Efendimiz, "Çağırın, buraya kadar gelsin" bu­yurdu.

Onlar da kadını çağırdılar. Kadın geldi. Peygamber Efen­dimiz kadma;

"Bu hasta senin oğlun mudur?" diye sordu.

Kadın, "Evet, oğlumdur" dedi.

Peygamber Efendimiz: "Bak, şurada bir ateş hazırlansa ve, 'Oğluna şefaat edersen, onu bu ateşte yakmayız, fakat şefaat etmezsen bu ateşte yakarız' deseler ne yapardın? Şefaat eder miydin?" diye sordu.

Kadın, "Onun şefaatçisi ben olurdum" dedi.

Peygamber Efendimiz, "O halde sana asi olan bu oğlunu ce­hennemden kurtarmak için hakkını ona helal edip ondan razı olduğuna Allah-u Teala'yı ve beni şahit göster" buyurdu.

Kadın, "Allah'ım! Seni ve Resulünü şahit tutuyorum, oğlum­dan razı oldum, hakkımı ona helal ettim" dedi.

Bunun üzerine Peygamberimiz hasta gence, "La ilahe illallahü vahdehu la şerike leh ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resulühu de" diye buyurdu.       ^

Hasta hemen şehadet getirdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

"Allah'a hamdolsun ki, benim vasıtamla bu genci cehennem ateşinden kurtardı."

 

Peygamberimizin akrabalarına iyiliği

 

  PEYGAMBERİMİZ HERKESE iyilik yapar, yardım eder­di. Fakat akrabalarına daha fazla ikram ve ihsanda bulunmaya çalışırdı. Akrabaya iyiliğin "sıla-i rahm" adıyla farz kılınması da daha çok önem verilmesine sebep oluyordu.

Peygamberimizin baba tarafından pek çok akrabası vardı. Amcası, halası, onların çocukları ve torunları bulunmaktaydı.

   Ayrıca sütannesi, sütbabası ve sütkardeşleri de vardı. Onları da aynı şekilde akraba olarak görüyordu.

   Peygamberimiz küçük yaşlarda dedesinin ve uzun müddet de amcası Ebu Talib'in himayesinde yetişmişti. Amcasının ken­disine büyük iyiliği vardı. Henüz peygamberlik gelmeden önce Ebu Talib büyük bir maddî sıkıntıya düşmüştü. Zaten müthiş bir kıtlık hüküm sürüyordu. Ona yardımda bulunmak ve biraz olsun desteklemek için kalabalık nüfusunun ağırlığını hafif­letmek istedi. Amcasının o zamanlar çocuk yaşta bulunan oğlu Hz. Ali'yi kendi yanına aldı. Ona evladı gibi baktı, büyüttü, ye­tiştirdi, daha sonra da en çok sevdiği kızı Hz. Fatıma'yı onunla evlendirdi.

Peygamberimiz amcaları Hz. Abbas'la, Hz. Hamza'yı çok se­verdi. Bilhassa Hz. Hamza Mekke'de bulunduğu zamanlarda kendisine büyük yardımda bulunmuştu. Müşriklerin çeşitli hü­cumlarından onun sayesinde kurtulmuştu. Hz. Hamza Uhud'da şehit düşünce, Peygamberimiz çok üzüldü, kendini tutamadı, gözlerinden yaşlar boşandı.

Peygamberimiz diğer amcası Hz. Abbas'a ayrı bir sevgi du­yardı. Onun hatırı için can düşmanı ve müşriklerin ileri gelenle­rinden Ebu Süfyan'ı kabul etmiş, eman vermiş. Hz. Ömer'in öl­dürmeye davranması üzerine ona engel olmuştu.

Hz. Abbas'ın oğlu Abdullah çok küçük yaştaydı. Peygambe­rimiz onun yetişmesi için ayrı bir özen gösterdi. Daha sonra Abdullah İbni Abbas, sahabilerin ilimde en önde gelenlerinin arasına girdi.

Peygamberimiz akrabalarının hiçbirisini diğerinden üstün tutmaz, farklı davranmaz, sık sık gider, hepsini ziyaret eder, hal ve hatırlarım sorar, ikramda bulunur, ihtiyaçlarım temin ederdi.

Yakın-uzak bütün akrabalarını gözetir, haklarını korurdu. Bir seferinde "Falan adamın çocukları benim dostum değil, an­cak onlarla akrabalık bağlarım vardır. Bu akrabalığı ziyaret su­yu ile yaşatmak, tazelemek azmindeyim" buyurmuştu.

Peygamberimiz sütannesine, sütbabasına ve sütkardeşine de iyilik ve ihsanda bulunurdu.

Huneyn Savaşı'ndan sonra ele geçen esirler arasında Pey­gamberimizin sütkardeşi Şeyma da vardı.

Sahabiler Şeyma'yı Peygamberimizin huzuruna getirdiler. Peygamberimiz hırkasını çıkardı, sütkardeşinin altına serdi, oturmasına söyledi.

Bir anda çocukluk günleri zihninde canlandı. Gözleri doldu.

Daha sonra Şeyma'ya "İstersen yanında sevimli birisi olarak kalabilirsin. İstersen faydalanacağın bazı mallar vererek kavim ve ailenin yanma göndereyim" teklifinde bulundu.

Şeyma, ailesine dönmeyi tercih etti. O sırada Müslüman olan Şeyma'ya Peygamberimiz, Cirane'ye gidip beklemesini söyledi. Taif dönüşünde ise ona ve aile halkından hayatta kalanlara de­ve, keçi, koyun verdi.

Bir rivayete göre, Peygamberimiz Cirane'ye vardığı zaman sütbabası, sütannesi ve sütkardeşiyle ayrı ayrı görüşüp hepsine ikramda bulundu.

Peygamberimiz Ebu Leheb'in azat ettiği cariyesi Süveybe'den de süt emmişti. Zaman zaman ona da yardımda bulunur, yiyecek ve giyecek gönderirdi. Öldüğü zaman akrabasından kimsenin kalıp kalmadığım sordu. Hiç kimsenin olmadığım söylediler.

Yakın akrabalarla ilişkiyi sürdürmek, onlara iyilik ve yar­dımda bulunmak, varsa ihtiyaçlarım karşılamak, görüp gözet­mek, ziyaret etmek, zaman zaman hal ve hatırlarını sormak, mektup, telefon ve benzeri yollarla arayıp sormak hem İslamî bir görev, hem de insanî bir görevdir. İnsanî bir görevdir; çünkü bir gün gelir aranmak, sorulmak istersiniz, ilgi alaka beklersiniz; ama böyle bir alışkanlığınız yoksa kimsenin aklına gelmezsiniz.

Yakın akrabalarla ilişkiyi sürdürmek, onlara iyilik ve yar­dımda bulunmak, varsa ihtiyaçlarım karşılamak, görüp gözet­mek, ziyaret etmek, zaman zaman hal ve hatırlarım sormak, mektup, telefon ve benzeri yollarla arayıp sormak hem İslamî bir görev, hem de insanî bir görevdir. İnsanî bir görevdir; çünkü bir gün gelir aranmak, sorulmak istersiniz, ilgi alaka beklersiniz; ama böyle bir alışkanlığınız yoksa kimsenin aklına gelmezsiniz.

Akrabalarla ilişki kurmanın insan hayatına getirdiği gü­zellikleri Efendimiz şöyle ifade buyururlar:

"Akraba ve yakınlarınızı tanıyın. Çünkü sıla-i rahim (ya­kınlarla olan ilişkiyi sürdürmek) yakınlar arasında sevgi doğu­rur, rızkı çoğaltır ve ömrün uzamasına sebep olur."

Yakınlarla ilgilenmek güzel bir ölçünün da habercisidir. Her­kes en iyi, en hayırlı, en güzel, en faydalı insan olmak ister, işte bunun işareti...

Adamın biri Peygamberimize geldi ve sordu: "Ya Resulallah, insanların en hayırlısı kimdir?" "Rabb'inden en çok korkan; yakınlarına en çok ilgi gösteren; iyiliklere en çok teşvik eden, kötülüklerden en çok sakındırandır."

Akrabaya iyilik yapmak aynı zamanda bir ibadet, Allah'ın razı olacağı bir kulluk görevi, aynı zamanda birinci derecede imarım bir alameti, mümin olmanın bir gereğidir.

Peygamberimizin bu konudaki sözleri çok yerindedir: "Kim Allah'a ve ahiret gününe iman etmişse sıla-i rahim et­sin (yakınları ile ilgilensin)."

Peygamber Efendimiz akrabalarla ilgilenmeyi çok tavsiye eder, bu konunun üzerinde çok dururdu. Sahabiler de Peygam­berimizden aldıkları bu tavsiyeyi birer emir ve direktif olarak kabul ederler, bu konudaki ihmallerini telafi yoluna giderlerdi.

Abdullah bin Ebi Evfa anlatıyor:

"Peygamber Efendimizin huzurundaydık. Şöyle buyurdular: 'Akrabaları ile alakalarını kesenler, aramızda bulunmasın­lar.'

Bunun üzerine teyzesi ile aralarında ufak bir kırgınlık geç­miş olan bir genç aramızdan kalkarak doğru teyzesine gitti, onunla görüşüp barıştılar. Sonra tekrar meclisimize geldi. Peygamber Efendimiz tekrar şöyle buyurdu: 'Aralarında akrabası ile ilgisini kesen kimselerin bulunduğu topluma Allah'ın rahmeti inmez.'"

Akrabanızla ilgi kurarsınız, gider gelirsiniz, ararsınız sorar­sınız, iyilik ve ikramda bulunursunuz, ama bazılarından hiç karşılık görmezsiniz. Bir süre tek taraflı yürür ve sonunda usa­nır, siz de ilgiyi kesme yoluna gidersiniz. Bu doğru bir hareket mi? Cevabı Efendimizden alalım.

Bir zat gelir, Peygamberimize sorar:

"Ya Resulallah, benim yakınlarım var. Ben onları ziyaret ederim, fakat onlar bana gelmez. Ben onlara iyilik ederim, onlar bana kötülük ederler. Ben onlara yumuşak davranırım, onlar bana kaba ve sert davranırlar."

Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular:

"Eğer dediğin gibi isen onlara kızgın kül yediriyor gibisin. Yani (senin yaptığın iyiliğe karşı) onların kötülüğü kendi aleyhlerinedir. Sen böyle davrandığın sürece Allah Teala sana yar­dıma olur ve seni onlardan korur."

 

Peygamberimizin misafir sevgisi

 

PEYGAMBERİMİZİN misafiri hiç eksik olmazdı. Uzaktan yakından pek çok misafiri gelirdi. Bazı devlet ve kabilelerden özel ve resmi heyetler gelir, günlerce kalırlardı. Peygamberimiz bu misafirlerle bizzat ilgilenir, ağırlar, hizmetlerini görürdü.

Habeşistan'dan gelen heyete bizzat Peygamberimiz hizmet etti.

Sahabiler, "Siz bırakın, ya Resulallah, hizmeti biz görürüz" dediler.

Peygamberimiz, "Onlar daha önce bizim arkadaşlarımıza ik­ram etmişlerdir. Şimdi ben de bu hizmetlerinin karşılığını veriyorum" buyurdu.

Taif'ten gelen Sakif heyetini, mescitte misafir etti, ağırladı. Yine hizmetlerini kendisi gördü. Daha sonra onlar hep beraber Müslüman olarak yurtlarına döndüler.

Peygamberimizin kendi evi misafiri kabule müsait olmadığı zamanlar, Ensar'dan Remle ile Ümmü Şerik'in evi misafirhane vazifesini görüyordu. Bu kadınlar iyiliksever, cömert kimseler­di. Bazen gelen misafirler o kadar çok olurdu ki, hizmetlerini rahatça görmek için böyle misafir evlerine taksim edilirdi.

Peygamberimiz misafir konusunda din ayrımı yapmazdı. Herkese aynı yakınlık ve iyiliği yapar, aynı nezaket ve anlayışı gösterirdi.

Ebu Basra Peygamberimizin bu tarafını şöyle anlatır:

"Ben Müslüman değildim. Resulullah'a misafir oldum. Ge­celeyin kalktım, bütün keçileri sağdım, sütlerini içtim. Böylece Resulullah'ı ve ailesini aç bıraktım. Fakat Resul-i Ekrem bana hiçbir şey demedi."

Yine Ebu Hüreyre'nin anlattığına göre, bir gün Peygamberi­mize bir müşrik misafir oldu. Peygamberimiz süt ikram etti, içti. Bir daha ikram etti, onu da içti. Resulullah'ın bu ikramı karşı­sında duygulanan bu müşrik sabahleyin Müslüman oldu.

Fakat Peygamberimizin devamlı misafirleri, mescidin yan tarafında ikamet eden, evi barkı, çoluk çocuğu olmayan fakir sahabilerin oluşturduğu Suffe Ashabı idi. Peygamberimiz onları kendi aile fertleri gibi görürdü. Onların eğitim ve öğretimlerini üzerine aldığı gibi, geçimlerini de kendisi karşılardı.

Fakat Peygamberimizin devamlı misafirleri, mescidin yan tarafında ikamet eden, evi barkı, çoluk çocuğu olmayan fakir sahabilerin oluşturduğu Suffe Ashabı idi. Peygamberimiz onları kendi aile fertleri gibi görürdü. Onların eğitim ve öğretimlerini üzerine aldığı gibi, geçimlerini de kendisi karşılardı.

Peygamberimizin ancak dört kişinin taşıyabileceği büyük­lükte bir kazanı vardı. Öğle vakti olunca bu kazan getirilir, ye­mek yapılır, Suffe Ashabı onun etrafına dizilir, Peygamberi­mizle birlikte ondan yerlerdi. Bazen o kadar kalabalık olurdu ki, Peygamberimiz oturmaya yer bulamaz, çömelirdi.

Peygamberimiz bazen Suffe Ashabı'nı kendi evinde de ağır­lardı. Bunların sayıları, yüzle dört yüz arasında değişirdi.

Bir gün Suffe'de bulunan sahabileri Hz. Aişe'nin evine götürdü. Hz. Aişe validemize evde ne varsa getirmesini söyledi. Yemek yenildikten sonra, varsa bir miktar daha getirmesini söy­ledi. Hurma ve süt geldi. Onları da yediler. Böylece Peygambe­rimiz onları bizzat evinde kendisi ağırladı.

Bazen Peygamberimize çok sayıda misafir gelirdi. Peygam­berimiz evde ne var, ne yoksa misafirlere ikram eder, kendileri ve ev halkı geceyi aç olarak geçirirlerdi. Peygamberimiz geceleri uyanır, misafirlerin bir ihtiyacının bulunup bulunmadığım so­rardı. Onları yolcu edinceye kadar her türlü ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırdı.

Bir gün Peygamberimize bir misafir geldi. Yorgun ve çok fa­kir olduğunu söyledi.

Peygamberimiz hanımlarının birisinin evine haber gönderdi. Hanımı, "Ya Resulallah, seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, evde sudan başka bir şey yoktur" dedi.

Sonra başka bir hanımına gönderdi, ondan da aynı cevabı aldı. Neticede anlaşıldı ki, Peygamberimizin hanımlarının hiçbi­risinin evinde yiyecek yoktur.

Sonra Peygamberimiz sahabilere:

"Kim bu adamı bu akşam misafir ederse Allah ona rahmet etsin" buyurdu.

Bunun üzerine Ensar'dan bir zat kalktı. Kendisinin misafir edebileceğini söyledi ve aldı, evine götürdü. Hanımına:

"Evde yiyecek bir şey var mı?" diye sordu.

"Çocukların yiyeceğinden başka bir şey yoktur" cevabını al­dı.

Hanımına, "Çocukları bir şeyle oyala. Yemek isteyecek olur­larsa uyut, misafirimiz yemek yiyeceği zaman kalk, lambayı söndür. Ta ki kendisiyle birlikte yemek yediğimizi göstermiş olalım."

Sofraya oturdular. Misafir yemeğini yedi. Kendileri de yer gibi yaptılar, fakat aç olarak gecelediler.

Ev sahibi sabah olunca Peygamberimizin huzuruna geldi. Peygamberimiz kendisine şu müjdeyi verdi:

"Sizin yaptığınız bu güzel işten dolayı Allah her ikinizden de razı oldu."

Dilimizde misafirperverlik kelimesi vardır. Misafiri sevmek, ağırlamak, yedirip içirmek, ihtiyaç ve istirahatını temin etmek hem sünnet, hem de millî bir gelenek halinde içimizde yaşamaktadır. Bunun kaynağı ise Peygamberimizin tavsiye ve teş­vikleridir.

Misafiri sevmek, onu ağırlamak imanın bir görüntüsü ve ala­metidir. Bir insanda iman ne kadar güçlü ise misafire olan ya­kınlığı da o nispette artar.

Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre Peygamberimiz şöyle bu­yurdular:

"Allah'a ve ahiret gününe iman eden misafirine ikram etsin.

Allah'a ve ahiret gününe iman eden akrabasını görüp gözet­sin.

Allah'a ve ahiret gününe iman eden ya hayır söylesin yahut sussun”

 

Peygamberimizin iltifatları

 

PEYGAMBER EFENDİMİZ sık sık insanların gönlünü alır, onlara iltifat ederdi. Özellikle kabiliyetli, fedakâr, akıllı ve İslamî hizmetlerde gayretli olan sahabilere yaptığı değişik iltifat dolu sözlerle onları sevindirirdi. Onlar da bu iltifat sonucu ço­cuk gibi sevinir ve âdeta bayram ederlerdi.

Hazret-i Ali Efendimiz anlatıyor:

"Bir gün ben, Cafer ve Zeyd Peygamber Efendimizin huzu­runa gittiğimizde Zeyd'e:

'Sen bizim kardeşimiz, dostumuz ve arkadaşımızsın' buyur­du.

Zeyd sevincinden yerinden sıçrayarak oynaya oynaya gitti.

Kardeşim Cafer'e de:

'Sen hem huy, hem vücut yapısı bakımından bana benziyorsun' buyurdu.

Cafer de sevincinden Zeyd gibi sıçrayıp oynaya oynaya gitti.

Ondan sonra Peygamber Efendimiz bana da:

'Sen bendensin, ben de sendenim' buyurdu.

Ben de Zeyd'in arkasından sıçrayıp oynaya oynaya çıktım."

Peygamberimiz değişik biçimlerde sahabilerine iltifatlar ya­pardı. Onlara yakınlık gösterir, gönüllerini hoş eder, sevindirir­di. Bazen olur, kalkar bizzat evlerine gider, evlerini şereflendi- rirdi. Sahabiler için dünyada bundan daha büyük bir mutluluk olmazdı.

 

Şakası

Hz. Peygamber (s.a.s.) dinî tefekküre engel teşkil eden, kindarlık ve çekememezlik doğuran, vakar ve ağırbaşlılığı gideren şakaları doğru bulmaz, bu tür sakıncalar taşımayan şakaları kendisi yaptığı gibi ashabının da birbirine yapma­sına mâni olmazdı. Şimdi birkaç misâl verelim:

Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) yanına on yaşında bir çocuk iken gelen ve uzun süre terbiyesi altında kalan Enes b. Mâlik (r.a)'a "iki kulak sahibi" diyordu. Alimler bu sözü Rasûlullâh (s.a.s); "Hz Enes (r.a)’in konuşulanı dikkatle din­lemeye, anlamaya özendirmek için yapılmış bir lâtife" olarak yo­rumlarlar.

        Hz. Enes (r.a) nakleder: Sür'at-i intikali ve anlayışı kıt bir kişi Hz. Peygamber (s.a.s.)’den bir binek hayvanı istedi. Peygamberimiz (s.a.s.) de: "Ben seni dişi deveden doğmuş bir hayvana bindirmek istiyorum" deyince adam: 'Ben yavru hayva­nı ne yapayım? O beni taşıyamaz ki!" demekten kendini ala­madı. Peygamberimiz (s.a.s) sözündeki inceliği kavra­yamamış olan kişiye: "Devenin küçüğünü de büyüğünü de dişi deve doğurmaz mı? Benim kastettiğim, dişi deveden doğmuş ve in­sanı taşıma çağına gelmiş büyük devedir" diye açıklama yapmak durumunda kaldı.

Yine Hz. Enes (t.a) nakleder: Çölden şehre geldikçe çi­çek, meyve ve bitkilerden hediye getiren Zahir adlı kimse­ye Peygamberimiz (s.a.s.) "Zahir bizim badiyemiz (tarlamız)!" diye takılır, "Biz de onun şehriyiz!" diye eklerdi. Çünkü Pey­gamberimiz (s.a.s.)’de çöle dönen Zahir'e şehir ürünlerin­den alır verirdi. Bir gün Zahir çölden gelmiş, pazarda mallarını satacak yer ararken Peygamberimiz (s.a.s.) takip etmiş ve onu arkasından yakalayıp elleriyle gözlerini ka­patmıştı. Zahir: 'Kimdir o?" derken, göz ucuyla süzünce Rasûlullâh (s.a.s.) olduğunu anlamıştı. Bu sırada Hz. Pey­gamber (s.a.s.) şaka ile: "Bu köleyi kim alacak?" diyor; Zahir: 'Bana kimse kıymet biçmez Ya Rasûlullâh! Zira benim yüzüm çirkindir!" deyince Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Ey Zahir; dıştan bakanlara göre öyle fazla kıymet biçilmezse de senin Allah katında değerin çok büyüktür.”

Meşru ve makul şakaları yapabilmek, o insanlara karşı samimî ve iyi niyetli olmayı gerektirir. Görüldüğü gibi Peygamberimiz (s.a.s.) yaşlı bir kadına bile şaka yapabil­mektedir ki, bu O'nun her zümreden insana sıcak ve sa­mimî bir sevgi beslediğini gösterir.

 

İnsanların Kalbini Kazanması

 

Buhârî'de naklolunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.s.) Necd tarafına bir askeri birlik göndermiş, bölgede yürütü­len askerî harekât neticesinde Benu Hanife'den Sümame b. Asal adlı biri esir alınarak Medine'ye getirilmiş ve Mes­cidin direklerinden birine bağlanmıştı. Rasûlullâh (s.a.s.), Mescide çıktığında: "Ey Sümame, gönlünden ne geçiliyorsun?" diye sordu. Sümame şu cevabı verdi: "Gönlümde hayır ümidi var ey Muhammed! Şayet sen beni öldürürsen kanlı bir caniyi öl­dürmüş olursun, eğer kurtuluş akçesi için mal istersen, ne kadar is­tersen veririm!"

Pevgamberimiz (s.a.s.), ona Müslüman olmasını söyledi, fakat Müslüman olmadı. İkinci ve üçüncü günde böyle devam etti. Karşılıklı sorular cevaplar tarzındaki konuşmalar oldu, fakat Sümame bir türlü Müslüman olmaya yanaşmıyordu.

Rasûlullâh (s.as.) bir süre daha geçince Sümâme'nin sa­lıverilmesini ashabına emretti. Böylece Sümame hiç bir karşılık alınmaksızın salıverildi. Acaba Sümame ne yapa­caktı? Herkes bunu merak ediyordu. Çoğu kimsenin memleketine döneceğini sandığı bir sırada Sümame, yıka­nıp temizlenmiş olarak Peygamberimiz (s.a.s) huzuruna geldi, Müslüman olarak şöyle dedi:

"Ey Muhammed! Vallahi şu yer üzerinde hana senin yüzün­den daha düşman bir yüz yoktu. Fakat bu sabah, senin mübarek siman hana, yüzlerin en sevimlisi göründü. Vallahi ben dinler için­de en çok senin dinine düşmandım. Fakat bu sabah senin dinin bana göre dinlerin en sevimlisidir. Vallahi ben memleketler arasın­da en çok şu senin şehrinden nefret ediyordum. Fakat bu sabah, se­nin içinde bulunduğun şehir bana göre şehirlerin en sevimlisidir."

İbn Hişam'ın "es-Siretün Nebeviyye" adlı eserinde şu bilgiler yer alıyor: Müslüman olduktan sonra da Sümâme'ye yemek çıkarıldı, sabah akşam deve sütü ikram edildi. Daha düne kadar hepsini yiyip içtiği hâlde doymaz gibi davranan Sümâme'ye bugün aynı miktar yemek ve sü­tün fazla gelmiş olması, sahabeyi hayrette bıraktı. Hz. Peygamber (s.a.s.) şu yorumla sahabenin merakını giderdi:

"Bunda şaşılacak bir şey yok! İnkârcı hiç doymayacakmış gibi, sanki yedi ağzı ve yedi midesi varmış gibi yer. Müslüman ise açgöz­lü değildir, o bir ağzı ve bir midesi olduğunun farkındadır."

Birkaç gün sonra Sümâme, Rasûlullâh (s.a.s.) tavsiye­si üzerine umre için Mekke'ye gitti. Mekke ileri gelenleri, İslâm'a girdiği için onu kınamak isterlerse de o aldırış et­mez, umre ziyaretini tamamlar. Ancak müşriklerin bu ta­vırlarına kızarak memleketine dönünce Mekkeliler için çok önemli olan buğday sevkiyatını durdurur. Yani Mekkelilere ambargo koyar.

Bunun üzerine Mekkeliler Hz. Peygamber (s.a.s)’e mektup yazarlar, İslâmiyet'in akraba ve sıla-i rahim konu­sundaki emirlerini de hatırlatarak zahire sevkiyatının tekrar başlatılmasını isterler. Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Sümâme'ye mektup gönderir. Böylece Yemâme bölgesin­den Mekke'ye zahire sevkiyatı tekrar başlamış olur.

Bu olaydan anlıyoruz ki, Peygamberimiz (s.a.s) bir in­şanı İslâm'a kazanmayı dünya ve içindeki her şeyden daha kıymetli tutmaktadır. Ayrıca henüz Müslüman olmadıkları hâlde Mekkelilere zahire sevkiyatını başlatması ve insafı elden bırakmaması da dikkati çekmektedir.

 

İç Barışa Önem Vermesi

 

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) iç barışa fevkalâde önem vermiş, ihtilâfları anında bastırmaya çalışmış dargınları barıştırmış, kavgaları önlemiştir. Peygamberimiz (s.a.s) bil­dirdiğine göre Allah en çok sulh olmaya yanaşmayan inat­çı hasım kişiye buğzeder. Şu da enteresandır ki, Rasûl-i Ekrem (s. a. s.): "İnsanların aralarını bulmak için aslı olmadığı halde bir hayrı söyleyenin” yalancı sayılmayacağını belirtmiştir.

       Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.), kendi evinin önünde bir alacak davasından hasımların yüksek sesle tartıştıklarım duydu. Borçlu, alacaklıya, alacağının bir kısmını bağış­lamasını istiyor; alacaklı ise: 'Vallahi bağışlamam!" diye yemin edip duruyordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) derhâl hâdiseye müdahale etti ve neticede alacaklı, alacağının yarısını bağışladı, diğeri de geri kalan yarısını verdi. Böylece kavgaya dönüşme ihti­mali olan bir tartışma Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.s) araya girmesiyle derhâl önlenmiş oldu.

       Bir defasında her nasılsa Ebu Zerr-i Gıfârî Hazretleri, Bilâl-i Habeşî Hazretlerini: "Kara kadının oğlu!" diye ayıplamıştı. Bu söz Peygamberimiz (sa.s)’e ulaşınca, Ebu Zerr'i: "Ey Ebu Zerr! Sen onu anasından dolayı ayıplıyorsun öyle mi? Demek ki, sen içinde hâlâ câhiliye ahlâkı kalmış bir kişi imişsin!" diye azarladı. Ebu Zerr (r.a) söylediği o söz­den o kadar pişman oldu ki, yanağını yere koyarak: 'Bi­lâl (r.a), ayağıyla yanağıma basmadıkça, yanağımı yerden kaldırmayacağım!" diyerek özür diledi. Hz. Bilâl (r.a), bunu yapmadan da özrünü kabul edeceğini söylemişse de Ebu Zerr Hazretlerinin ısrarı karşısında yanağına basmak zorunda kaldı.

 

 

 

Kul Hakkına Çok Önem vermesi

İnsanda kul olma özelliği vardır. İnsan, ya eşya ve menfaatlerine, ya da Rabbine kul olur. Rabbine kul olma, insanı, nefsin menfaatlerine ve eşyaya kul olmaktan korur. Her kul Rabbine kulluk ederken, insanların haklarına riayet etmeli, şahsi menfaat ve çıkarları buna engel olmamalıdır.

Efendimiz (s.a.v) Medine’de halka şöyle hitap ediyordu.

-Ey İnsanlar! Yönetiminizde bulunduğum günden bu yana kimin sırtına bir kamçı vurmuşsam, işte sırtım, gelsin o da bana vursun!.. Kimin kalbini kıracak bir söz söylemişsem, işte kalbim, gelsin o da bana aynı sözü söylesin!..Kimin hakkını almışsam, işte malım, gelsin o da benden hakkını alsın!.. Sakın içinizden biriniz demesin ki, hakkımı isteyecektim ama Resulullahın darılacağından korktum da isteyemedim. Şunu kimse unutmasın ki, benim inancımda hakkını isteyene darılmak yoktur.

-Şunu iyi biliniz ki, benim en çok sevdiğim kimse, benden hakkını alan, yahut da helal eden kimsedir. Ancak bu suretle Rabbimin huzuruna üzerimde kul hakkı olmadan çıkabilirim.

 

Adab-ı Muaşeret

 

Edep, sözlükte "iyi terbiye, naziklik, usluluk, zariflik" manasına gelir. "Adâb" bunun çoğuludur. Muaşeret ise, "birlikte yaşayan kişilerin iyi geçinmesi" demektir. Buna göre âdâb-ı muaşeret deyince: 'Topluluk hâlinde bir arada yaşayan insanların iyi ilişkiler içinde başarılı olmalarını sağlayan bilgiler" akla gelmektedir. Buna halk arasında "görgü kuralları" denmektedir. (Fr. savoir vivre). Eskiler bu konuda hüsn-i muaşeret yani "iyi geçinme" deyimini de kullanmışlardır.

Hiç şüphesiz âdâb-ı muaşeret deyimi geniş olarak ele alındığında insan hayatının bütün yönlerini kapsar: "Do­ğum, ad koyma, çocuk yetiştirme, öksüz çocukların durumu, yeme içme (sofra âdabı), eğitim öğretim, ilim, iç ahlâkı ve çalışıp kazan­ma âdabı, düğün, bayram, ev düzeni, aile fertleri arasında ilişkiler; beden, elbise ve sokakların temizliği, cömertlik, tevazu, dostluk, anne babaya ve yaşlılara karşı davranış usûlleri, kadınlara saygı, ölüm, cenaze vs..."

Demek ki, âdâb-ı muâşeret'in uygulama sahası insan hayatıdır, toplumdur, insanlar bir arada yaşamaya mec­burdurlar. Hiçbir insan, "Ben bütün ihtiyaçlarımı ölünceye ka­dar tek başına karşılarım, benim kimseye, kimsenin de bana ihti­yacı yoktur!" diye düşünemez. Çünkü kişinin yediği ekmek­te, içtiği çayda, giydiği elbisede ve bindiği arabada yüz bin­lerce, belki milyonlarca insanın emeği ve alın teri söz ko­nusudur.

O hâlde önce İslâm'ın, insana bakışına temas etmekte yarar vardır:

İslâm, insanı saygıdeğer bir varlık olarak görür. Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'inde şöyle buyurur: "Biz insanı en güzel şekilde yarattık " (Tin,95/4) "Andolsun ki insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık."(İsra, 17/70)

Ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki, insan, gerek şekil ve beden yapısı bakımından, gerekse şerefi yani mânevi yapısı bakımından en güzel bir şekilde yaratılmış ve yaratıkların hepsine üstün kılınmıştır. Bu, öyle bir üstünlüktür ki, Cenâb-ı Hak, her şeyi onun emir ve hizmetine vermiştir. Bununla alâkalı bir âyet şöyledir:

“Yüce Allah göklerde olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir." (Câsiye, 15/13)

Gerçekten de güneş bizi aydınlatmakta, ısıtmakta; yıl­dızlar geceleyin yol göstermekte, atmosfer teneffüs imkânı vermekte, yağmurlar yağmakta, yeryüzünde bereket fış­kırmakta, koyun bizim için süt vermekte, arı bal üretmek­te, milyonlarca yılda yeraltında oluşan kömür ve petrol, biz insanların yararına çıkarılmakta, işletilmektedir.

İnsanoğlunun hizmetine verilen şeyler sadece, bu tür maddî imkânlar değildir. İnsan; aklıyla, düşüncesiyle, ko­nuşmasıyla, bilgisiyle, çalışarak ilerleyebilmesiyle yani mâ­nevi yönüyle de üstün kılınmıştır. Allah insana mânevi yü­celiklere erişebilme kabiliyetini vermiş, ona düşünce plâ­nında en güzel rengi ihsan etmiştir. Bununla alâkalı olarak Yüce Kitabımızda şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın verdiği renkten daha güzel renk var mıdır? "(Bakara, 2/138).

İşte insan, Yüce Allah'ın, doğuştan kendisine verdiği bu iyi eğilimleri geliştirmek ve bu suretle hem Allah'ına, hem kendisine, hem de diğer insanlara karşı vazifelerini yapmak durumundadır. Şayet bunu yaparsa; insan olarak, diğer varlıklara karşı, yaratılıştan üstün kılınan özelliklerini geliştirmiş olacaktır. Bunun aksi, bu özelliklerin giderek zayıflamasına ve yok olmasına yol açacaktır, İslâm dini; kuvvetli bir iman, gerçeği aydınlatacak bilgi, yararlı işler ve güzel ahlâk ile kişinin saygıdeğer olma vasfım koru­yabileceğini göstermiş; insanları kan dökmekten, ırzı na­musu çiğnemekten, soyu bozulmaktan, vicdanı bas­kılardan alıkoyarak doğuştan verilen iyi eğilimlerin olumlu yönde gelişmesine ortam hazırlamıştır. Bu münasebetle İslâm dini: "Can, mal, soy, akıl ve din 'i, dokunulmazlığı olan ve titizlikle korunması gereken esaslar olarak görmüştür. Eskiler bunlara: 'Zarurât-ı hamse: Korunması gereken beş esas" derlerdi.

İslâm'a göre Allah katında insanlar, bir tarağın dişleri gibi eşittirler. Mânevi üstünlük ancak takva iledir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Ey İnsanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabile­ler hâline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Al­lah katında en değerliniz O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Allah bilendir; haberdardır. "(Hucurât, 49/13)

Kişi; yaptığı iyi işleri, güzel davranışları ve güzel ahlâkı ile özel bir değere sahip olacaktır. Nitekim: “İşlediklerine karşılık her birinin dereceleri vardır.” (En'am, 6/132) âyetinden herkesin, yaptığına uygun bir dereceye getirileceği ve mükafatlandırılacağı anlaşılmaktadır.

İslâm dini, insanı toplum içinde değer kazanan, hiz­metleriyle toplumu yararlandıran ve topumun hizmet­lerinden de nasibini alan bir varlık olarak görür; dil, soy, renk, zenginlik, yoksulluk, gibi şeyleri üstünlük ve farklılık vasıtası saymaz. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöy­le buyurmuştur: “İnsanlar Adem'in oğullarıdır. Adem'i de Al­lah, topraktan yaratmıştır.”” Ey insanlar! İyi biliniz ki Rabbiniz birdir; babanız birdir. Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arab'a; beyazın siyaha, siyahın da beyaza Allah korkusu dışında hiçbir üstünlüğü yoktur.”

İslâm dininin yayılmaya başladığı yıllarda yeryüzünde haksızlıklar, zulümler, yersiz kavgalar, cinayetler, kol gezi­yordu; asiller, köylüler, beyazlar, siyahlar, hürler, köleler, zenginler, yoksullar, erkekler, kadınlar ayırımı acımasız bir şekilde varlığını hissettiriyordu.

      Bir defasında her nasılsa Ebu Zerr-i Gıfârî Hazretleri; Bilâl-i Habeşî Hazretlerine: "Kara kadının oğlu!" deyivermişti. Bu söz Peygamberimiz (s.a.s) ulaşınca, Ebu Zerr'i: 'Ey Ebu Zerr! Sen onu anasından dolayı ayıplıyorsun öyle mi? Demek ki, sen, içinde hâlâ câhiliye ahlâkı kalmış bir kişi imişsin!" diye azarladı. Ebu Zer (r.a) söylediği o sözden o kadar pişman oldu ki, yanağını yere koyarak: "Bilâl yanağı­ma ayağıyla basmadıkça, yanağımı yerden kaldırmayacağım!" di­yerek özür diledi. Hz. Bilâl (r.a) bunu yapmadan da özrünü kabul edeceğini söylemişse de Ebu Zerr'in (r.a) ısrarı karşı­sında yanağına basmak zorunda kaldı.101

Hz. Osman (r.a)'m halifeliği sırasında bir sahâbi yine aynı şahsı yani Ebu Zer Hazretlerini (r.a) Rebeze'de gör­müştü. Burası Medine'ye yakın bir köydü. Ebu Zerr (r.a)'in ve hizmetçisinin üstünde aynı kumaştan birer gömlek var­dı. Ona: “İkisini birleştirip de takım elbise yapsaydın ya!" de­yince Hz. Ebu Zerr (r.a), Peygamberimiz (s.a.s)’den işittiği şu hadisi nakletti: "...Hizmetçileriniz Allah'ın, iradenize ema­net ettiği kardeşlerinizdir. Kimin yanında hizmetçi bulunursa kar­deşine yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara zahmetli bir iş yüklemeyiniz. Şayet yüklerseniz kendilerine yardım ediniz.”

Peygamberimiz (s.a.s) âzâd ederek hürriyetine kavuşturduğu Zeyd Bin Harise (r.a) ve bu zatın oğlu Üsame (r.a)’yi ordu kumandanlığına getirmişti. Siyah derili bir zât olan Bilâl-i Habeşî'yi (r.a) de camiin müezzinliğine getirmiş, aynı zamanda önemli memuriyetlerde vazifelendirmişti. Bir de Ümmü Eymen vardır. Bu kadın, "câriye- hizmetçi" statüsünde olup hürriyetine kavuşturulmuştur. Peygamberimiz (s.a.s)’in dadısı olarak da bilinen bu kadına Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.): "Anneciğim, anneciğimi" diye hitap ediyordu. Köle ve hizmetçilerin değersiz sayıldığı bir zamanda, Peygamberimiz (s.a.s), Ümmü Eymen (r.a)'e : "Anneciğim!" demesi köklü bir düşünce değişikliğini müjdeliyordu. Bu düşüncenin esasını da: " Ne olursa olsun insanı insan olarak sevip saymak" oluşturuyordu.

Bu konuda son bir misâl daha nakledelim: Amr b. As (r.a) Mısır valisi iken oğlu Abdullah, bir Mısırlıyı dövmüş­tü. Dövülen kişi Hz. Ömer (r.a)'e şikâyette bulundu. O da hem Abdullah'ı hem de babasını çağırdı. Mısırlıya sopa verip Abdullah'a vurdurdu. Neredeyse Amr (r.a) da ceza­landıracaktı. Ancak o: Bu işte benim herhangi bir rolüm yok" diyerek yakasını kurtardı. Abdullah'ın, vali olan babasına güvenerek buna yeltendiğini fark eden Hz. Ömer (r.a), Amr b. As (r.a)'a şu meşhur sözünü söylemiştir: "Ey Amr! Analarından hür doğan insanları nasıl köle yaparsınız? "

Bu misallerden de anlaşılıyor ki, İslâm dini, İnsana saygı esasını" getirmiştir. Irk ayrımım yasaklamıştır. Hatta yayıldığı zamandaki geleneklerin aksine, hizmetçiler de ev sahipleriyle aynı sofrada yemek yemeye ve aynı elbiselerden giyinmeye başlamışlardır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) elbisesinin temiz ve tertipli ol­masına özen gösterirdi. Giydiği bir elbisenin kendisine mümkün olan en uzun süre temiz olarak hizmet etmesine ve ihtiyacım karşılamasına dikkat eder, yeni bir elbise sa­hibi olduğunda Allah'a hamdeder. Rengi hafif değişti, boya­sını hafif attı" diye herhangi bir elbiseyi giymemezlik et­mezdi. Kumaşta; alacasız, desensiz olanı beğenir, göze ba­tıcı, rahatsız edici çiğ renkleri tercih etmezdi. Bundan, es­tetiğe önem verdiğini anlıyoruz. Ayrıca Sevgili Peygambe­rimiz (s.a.s.) bu mevzuda lüks ve israfa yönelmeyi, bu yolla büyüklenmeyi doğru bulmazdı. Buna göre, O'nun, giye­cekle alâkalı düşüncesini: "Temizlik, tertiplilik, estetiği gö­zetme, kendine yakıştırma, sadelik ve ihtiyacı karşılama" olarak ifade edebiliriz.

O, hiç bir zaman bir yemeği beğenmemezlik etmezdi. Arzu ederse yerdi, etmezse bırakırdı. Yemekten önce elle­rini, yemekten sonra hem ellerini hem de ağzını yıkardı; yemeğe başlarken besmele çekerdi. Tabağındaki yemeği mümkün mertebe bitirmeye çalışırdı. Ekmeği yiyeceği ka­dar alırdı, yani ekmeği ve yemeği, artırarak çöpe atmayı doğru bulmazdı. Sofraya oturduğunda daha önce doymuş bile olsa herkesin yemeğini yemesini beklerdi; yemek de­vam ederken müsaade almaksızın herkesten önce kalkılıp gidilmesini doğru bulmazdı. Yemeğin temiz olmasına, yemeye elverişliliğine ve helalinden kazanılmış olmasına özen gösterir, yemek bittikten sonra “elhamdülillah” derdi. Önemli bir mazereti yoksa yemek davetlerine katılırdı. Davet sahibi her ne hazırlamış ise-hatta hazırlanan sade bir tirit bile olsa- memnuniyetle, tebessümle ve iştahla yerdi. Davet sahibini incitmezdi. Suyu, dibi görünen bir kaptan içerdi.

      Hz. Peygamber (s.a.s) rengi görünmeyen ve başkalarını rahatsız edecek derecede ağır olmayan güzel kokuları, ik­ram edilince severek kullanır, reyhan çiçeği gibi güzel ko­kulu çiçekler ikram edilince de geri çevirmezdi. Yavaş ya­vaş konuşur, her sözün arasını ayırt ederdi; hatta dinleyen konuşulanları ezberleyebilirdi. İyi anlaşılması gereken söz­leri birkaç kere tekrarlardı, konuşurken muhatabının akıl ve anlayış seviyesini gözetirdi.

       Gülmesi tebessüm şeklindeydi. Görgü tanıklarına göre tebessüm edince dişleri inci tanesi gibi görünürdü. Dişleri çok bakımlı idi, sürekli fırçalardı. Bunu, içinde belli mik­tarda florin maddesi ihtiva eden misvakla yapıyordu. Bu­na, o günün diş fırçası denilebilir. Peygamberimiz (s.a.s), ölümünden önce en son yaptığı işlerden birinin, dişlerini fırçalamak olması da fevkalâde düşündürücüdür.

Gönülde sıkıntı doğuran; kindarlık, çekememezlik gibi kötülüklerin doğmasına sebep olan, vakar ve ağırbaşlılığı gideren zararlı şakaları doğru bulmaz, bu tür sakıncalar ta­şımayan şakaları yapar ve çevresindeki Müslümanların da yapmasına engel olmazdı. Bilhassa kendisi çocuklara çok şaka yapardı.

Ev döşemesinde de Hz. Peygamber (s.a.s.) sade bir yol takip etmiştir. O, bu konuda örfe uymuş, gelenekte olan sedir, divan, hasır, yatak, leğen, ibrik ve diğer ev eşyasını kullanmıştır. Yalnız bunların en lüksü, en pahalısı olsun

      Hz. Peygamber (s.a.s.) yakınlarla ilgilenmeye, komşu­larla ve diğer insanlarla iyi ilişkiler kurmaya, herkese im­kânlar elverdikçe yardımcı olmaya, bilhassa yoksulları gö­zetmeye önem veriyordu. Bilhassa anne babalara karşı hâl hatır sormanın ve ihtiyaçlarım gidermenin en kutsî vazife­ler arasında olduğunu ısrarla belirtiyordu. O, küçük yaş­larda iken annesini kaybetmişti, bu sebeple onu daima hasrede anardı. Süt annesi Halime'ye özel yer gösterip oturtarak saygıda kusur etmediği gibi, maddî ihtiyaçlarım da karşılıyordu. Yine bunun gibi kendisine süt emziren Süveybe ile ölünceye kadar alâkadar olmuş, daima mek­tup, selâm ve para göndererek gönlünü almıştı. Kendisine süt emzirdiği sanılan Ümmü Süleym ve Ümmü Haram'a da çok saygı göstermişti. Süt kardeşi Şeyma ile yakinen il­gilenmiş, çocukluk yıllarının bir bölümünü evinde geçirdi­ği Ebu Talib'in eşi Fatma hanıma da "Anneciğim! Anneciğim” diyerek yakın bir ilgi göstermişti.

   Hz. Peygamber (s.a.s.) çok cömertti, insanlara da cö­mertliği tavsiye ediyordu. Ashab'dan Câbir b. Abdullah (r.a) diyor ki: "Rasûl-i Ekrem Hazretlerinden dünya ile alâkalı bir şey istenilince asla reddetmez istenilen şey varsa verir; yoksa vâdederdi.” Hz. Aişe (r.a) ise şöyle diyor. "Peygamberimiz (s.a.s.), kendisine bir hediye geldiği zaman onu getiren kişiye daha fazla ve değerlisiyle karşılık verirdi. "

Peygamberimiz (s.a.s.) daima "büyüklere saygı, küçüklere şefkat" gösterilmesini isterdi. Kendi çocuklarına, öteki Müslüman çocuklarına ve hatta müşrik çocuklarına karşı çok şefkatli idi. Yolda rasdadığı çocukları devesine bindi­rir, gezdirir, onlarla ilgilenirdi.

        Adaletli idi; iltiması, maksatlı olarak taraf tutmayı, adam kayırmayı yasaklıyordu. Ne kimsenin hakkım yerdi, ne de kimseye hakkım yedirirdi. Çirkin sözler söylemezdi; haya, terbiye ve nezakete aykırı hiçbir davranışta bulun­mazdı. Umumî yerlerde gürültü yapmaz, bağırıp çağırmaz, kimseyi rahatsız etmezdi; hoşlanmadığı bir şey, yüzünden anlaşılırdı. Bir kişide gördüğü kötü davranışı giderirken, o kişinin şahsiyetini incitmemeye özen gösterirdi; dolayısıyla sırf o kişiyi kastetmeksizin, öyle bir davranışın kötü oldu­ğunu umuma duyururdu.

      Tevbe Suresi'nde şöyle buyrulmaktadır: "Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, siziin sıkıntıya uğramanız O'na çok ağır ve güç gelir, üstünüze çok düş­kündür Müzminleri cidden esirgeyicidir; bağışlayıcıdır O." (Tevbe- 9/128). Bu âyette Yüce Allah: “Rauf rahim: Çok şefkatli çok merhametli" mânâsına gelen iki ismini peygamberleri ara­sında sadece Hz. Muhammed (s.a.s.) hakkında anmıştır. İşte bunun içindir ki, düşmanları tel’in etmesini isteyen birine: ”Ben lanet okumak için değil, âlemlere rahmet olmak için gönderildim!" cevabım vermiştir.

Her müşkili olan, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in huzuruna endişe duymaksızın gider, dileğini rahatça iletirdi. Hasta­larla ilgilenir, onlara geçmiş olsun der, ağır ise telkinde bu­lunur, cenazeye gider, yakınlarına başsağlığı diler, teselli eder, cenaze sahiplerine teselli verilmesini, yardımcı ve destek olunmasını isterdi.

Hz. Peygamber (s.a.s.) ilme çok önem verirdi, onun en mühim bir özelliği öğretmenlikti; Müslümanlar bir hurma ağacının gölgesinde, bir evin kenarında ya da camide top­lanarak O'nun öğrettiklerini öğreniyorlardı. Bir de daha ziyade bekâr ve kimsesizlerin barındığı yatılı bir okul vardı ki, buna Suffe Okulu deniliyordu. Bu okulun talebeleri sa­yı olarak 70-400 arasında değişiyordu. Peygamberimiz (s.a.s) kendisine getirilen hediyelerin hemen çoğunu okulun talebelerine gönderir, zekât ve sadaka yardımlarını da onlara aktarırdı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Ehl-i Beyt'i bu tür yardımlardan yararlanamazlardı. Şu hâ­dise; Hz. Peygamber (s.a.s) talebelerine verdiği önemi göstermesi bakımından enteresandır: Peygamber (s.a.s)’in kızı Fâtıma, yoksul bir hayat sürüyordu. Eliyle çektiği de­ğirmenden yorgun düşer, su taşımaktan elleri yaralanırdı, bir gün babasından bir hizmetçi istedi. O sırada bir savaş sonunda Medine'ye ganimet malları gelmişti. Hz. Peygamber (s.a.s) Fâtıma'nın isteğini: "Suffe talebeleri böyle yoksul yaşarken siz nasıl hizmetçi verebilirim?" diyerek geri çevirdi.

     Hz. Peygamber (s.a.s.) çok mütevazı idi. Nakledeceğim şu sözü bu açıdan mühimdir: “Hristiyanların İsa hakkında ‘Allah'ın oğlu' dedikleri gibi beni övgüde aşırı gitmeyin. Ben ancak Allah'ın kuluyum, siz de benim hakkımda Allah'ın kulu ve elçisi deyin."

    Bir gün Peygamberimiz (s.a.s) huzuruna bir kadın geldi: "Yâ Rasûlullâh! Benim size arz edecek bir ihtiyacım var!" dedi. Bu, yaşlı bir kadındı, belki de bunamıştı. Buna rağ­men Peygamberimiz (s.a.s.) her insana verdiği değeri ona da verdi: 'Ey kadın! Medine'nin herhangi bir yerinde, nerede istersen geleyim, ihtiyacını söyle, halletmeye çalışayım!" dedi. Kadın, iste­diği bir yere gitti. Peygamberimiz (s.a.s.) de onu takip etti ve ihtiyacını gidererek hoşnut etti.

Yine bir gün adamın biri Peygamberimiz (s.a.s) ziya­rete gelmiş, huzuruna girince titremeye başlamıştı. Bunu gören Peygamberimiz (s.a.s.) o kişiye şöyle dedi: "Arkadaş, titreme! Ben bir kral değilim, Kureyş'ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum.”

Ev içindeki davranışları da O'nun ne kadar mütevazi olduğunu gösteriyor. Hz. Aişe (r. a)’den, ev içinde Peygam­berimiz (s.a.s) davranışlarından sorulduğunda şu bilgiyi verdi: "Peygamberimiz (s. a. s.), evinin içine girdiği zaman herhangi bir fevkalâdelik ve inziva göstermeden insanlardan herhangi biri gibi tevazu ile davranırdı. Kendi elbisesinin söküğü ile meşgul olur; koyunlarını eli ile sağar; ailelerine ev işlerinde gerekli olan kısımlarda yardımcı olurdu. Çarşıya pazara gider, bizzat alışveriş yapar ve yükünü kendisi taşırdı. Ashab-ı Kiram:”Müsaade buyurunuz da biz taşıyalım.” Derlerse de: “Herkes kendi yükünü taşısın!” buyurdu.

   Bir kere Habeşistan hükümdarının elçileri Peygam­berimiz (s.a.s) huzuruna gelmişlerdi. Peygamberimiz (s.a.s.) bunlarla yakından ilgilendi. Ashab'tan bazıları: “ Ey Allah'ın Rasûlü! Biz hizmet ederiz, siz istirahat buyurunuz!" dediler. Fakat Peygamberimiz (s.a.s.) bunlara şu cevabı ver­di: "Bunlar, Habeşistan'a göç etmiş olan ashabıma yer göstermiş, ikram etmişlerdi. Şimdi bunlara karşılık ben de hizmet etmek isterim. "

Kendisini tanımak üzere taşradan gelen kabile temsil­cilerini misafirhanelerde ağırlar, onlara yakınlık gösterir, onlara öğretmenler tayin eder, maddî ihtiyaçlarım karşıla­mak için memurlar vazifelendirir, kabilelerine dönecekle­rinde de azık hazırlatır, kendisine ve İslâm dinine alâka duyarak ziyarete gelen bu insanları unutamayacakları bir vefa duygusuyla uğurlardı.

Hz. Peygamber (s.a.s.) ittifaklarına bağlılıkta da vefalı idi. Hudeybiye'de Müslümanların yanında antlaşmaya katılan Huzâe kabilesi, Kureyş'in yanında antlaşmaya giren Benu Bekir'in saldırısına uğramıştı. Kureyşliler de bunları des­tekliyorlardı. Huzâeliler durumu Hz. Muhammed (s.a.s) ilettiklerinde o, derhâl ordusunu hazırladı ve yola koyuldu. Bu hâdise Mekke fethinin sebebi olarak tarihe geçti.

Hz. Peygamber (s.a.s)’in âdâb-ı muaşeretle alâkalı özet incelememizi şöyle sonuçlandıralım:

"O; insanların iyi niyetli, gayretli, çalışkan, şefkatli, yardımse­ver, temiz tertipli, dürüst, mütevazı, vefalı olmalarını istiyor; onları dağınık, pis, kötü niyetli, tembel, acımasız yalancı ve gururlu ol­maktan sakındırıyordu, insanların birbirlerini sevip saymalarını, birbirlerine destek olmalarını, sorumluluk duygusuna ve üstün vazi­fe şuuruna sahip bulunmalarını arzu ediyordu."

Hz. Mevlana ; “Kuzunun kurttan kaçmasına şaşılmaz. Zira kuzunun düşmanı ve avcısı kurttur. Lakin hayret edilecek şey; kuzunun kurda gönül kaptırmasıdır.

Bu sebeple beşeriyet daima kendilerini nefsin tuzaklarına karşı irşad edecek, ince ruhlu, zarif ve rakik kalpli rehberlere muhtaçtır.” Diyor..

 

Aziz Mahmud Hüdai’nin şiiri:

Ayinedir bu âlem her şey hak ile kaim,

Mirat’ı Muhammed’den Allah görünür dâim!..

 

Şeyh Galip’in şiri;

Hutben okunur minber-i iklimi bekâda,

Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-ı cezâda,

Gülbeng-i kudümün çekilir arş-ı Huda’da,

Esmâ-i Şerifin anılır arz-u semâda.

 

Sen Ahmed-ü Mahmud-u Muhammed’sin Efendim.

Hak’tan bize sultan-ı müeyyedsin Efendim.f

Eğer kalpler âmâ değilse O’nu mutlaka görür. Eğer şaşı değilse, O’nda hiçbir zaaf bulamaz. Yani O’na kusur izâfe etmeye çalışanlar, aslında kendi acziyet, hatâ ve noksanlıklarını ifâde etmekten başka bir şey yapmamaktadırlar.

 

  Kaynaklar:

Ahmed Şahin, Günlük hayatımızda Peygaberimizle Yaşamak, Cihan Yayınları, İstanbul, 2006.

     Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, 30.Cilt, M maddesi, S.408-423

Mehmet Paksu, Peygamberimizin Örnek Ahlakı, Nesil Yayınları, İstanbul, 2010.

     Hüseyin Algül, Peygamberimizin Şemaili Ahlak ve Adabı, Nil Yayınları, İstanbul.    

     Osman Nuri Topbaş, Emsalsiz Örnek Şahsiyet, Erkam Yayınları, İstanbul, 2010.

Vehbi Karakaş, Rahmet Peygamberi, Timaş Yayınları, İstanbul, 2006

     

 Yazının pdfsi için tıklayınız.

 

  
674 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam140
Toplam Ziyaret441896
Saat
Kanuni'den Mora Valisi Bali Bey'e
"Her iyiliğin kaynağı adalettir.Adil olmayan kişinin elinden çıkan iş,kötü iştir. Peygamberimiz "Bir günün adaleti yetmiş yıllık ibadetten üstündür" buyurmuştur.Öyle insanlar var ki ellerinde fırsat yok iken salih, abid ve zahit görünürler,ellerine fırsat geçince nemrut kesilirler, ..Hizmetinde kullandığın adamların dış hallerine aldanma!Mala muhabbet göstereni devlet hizmetinde kullanma! Zira o adamlar ki,Allah'ın bana emanet ettiği halkı ezerler,Kıyamet günü sorumlu benim!...

Ey Gazi Bali Bey ;  mansıbımın geliri masrafıma yetmez diye gam çekme.Ne dileğin varsa benden iste.Sana emanet ettiğim askerlerimin ve tebamın gençlerini evlat,ihtiyarlarını baba, yaşlılarını da kardeş bil...Bilhassa fukaraya şefkat ve muhabbetle ihsan kapılarını aç..."

 DÜNYADA SÖZÜ DOĞRU HAK TANIR BİR ADAM BULAMADIM

Sultan III.Mehmet bir gün yanında bulunan devlet büyüklerine:

-"Bu dünyada sözü doğru hak tanır bir adam bulamadım" deyince, etrafındakilerde sebebini sordular.Bunun üzerine III.Mehmet şöyle dedi:

-"Şeyhülislam Bostanzade Efendiye iltifat ettim, derhal cahil bîr kardeşini Rumeli kazaskeri yaptı.Gene cahil bir gence rica ile Selanik kadılığını verdirdi. Bundan sonra babamın hocası Saadettin’e iltifat ettim,doğru ve hak bilir dedim, o da oğlunu Anadolu kazaskerliğine ve bir diğer oğlunu da Edirne kadılığına tayin ettirdi işte görüyorsunuz,ben artık kime güveneyim?"