• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
    • Görsel Destekli Tarih Videoları Sesli Tarih Menüsünde
    • Özgün Tarih Materyalleri
    • Tarihi Fıkralar
    • Tarih Yazılısından İnciler
    • Tübitak Tarih Proje Örnekleri
    • Sınavlar Bölümünde Bilgilerinizi Test Edebilirsiniz
    • Peygamberimizin Hayatı ve Örnek Ahlakı
    • KPSS Sunuları Yenileniyor
    • Bulmacalarla Tarih Öğreniyorum
    • Tarih Sunuları için tıklayınız.
    • En güncel tarih sunuları burada.
OSMANLILAR'DA PARA DURUMU VE ENFLASYON

OSMANLILAR'DA PARA DURUMU VE ENFLASYON

Ziya Uygur

 

Fatih Sultan Mehmet

Konumuza Osmanlı Devleti'nden özet vermekle giriyorum. Osmanlı Devleti, Batı ile Doğu arasında bir köprü ve aracı durumunda idi. İçine sürüklendiği iktisadi kriz ilk etkilerini kıymetli madenlerin azalmasında göstermiştir. Bu durum Osmanlı para rejimi üzerinde zamanla kötü etkiler yaratmaya başlamıştır.

  Osmanlı mali sisteminde para rejiminin temeli “AKÇE” adı verilen bir para (sikke) üzerine Osmanlı parası Orhan Bey zamanına bir paradır. Sonraları 100 dirhem gümüşten 269 akçe kesilmiş olduğu anlaşılıyor. Çelebi Mehmet zamanında 100 dirhem gümüşten 266.5 akçe kesilmişken, II. Murat zamanında 100 dirhem gümüşten sırasıyla 320, 299.9, 304.8 akçe kesilmiştir. Kısa bir tarihi analiz yapılacak olunursa da:

1450'de 1462'de 1470'de görülmektedir. 100 dirhem gümüşten 375.5 akçe kesildiği Fatih'in son zamanlarında (yani 1475 yılında) aynı miktar (100 dirhem) gümüşten 400 akçe kesildiği, 1477 yılında bu adedin 280 e indirildiği, bu suretle de para (akçe) değerinin birdenbire artırıldığı görülmüştür.

1450'de kesilen (375.5) i le 1477'de kesilen (280) akçeler kıyaslanacak olursa İstanbul'un Fethi öncesindeki devletin mali durumunun iyi olmadığı söylenebilir. Çünkü, 1450 yılındaki Fetih öncesi akçe 100 dirhemden 375.5 olduğu halde bu rakam 1477 yılında 280’e indirilmekle yaklaşık üçte bir oranında düşürülmüştür. Fatih Sultan Mehmed'in hükümdarlığı sırasında akçenin yavaş yavaş kıymetlendiği görülmekle birlikte, 1475 yılında değeri yeniden düşmüş ve iki yıl sonra, yani 1477 yılında çıkarılan "Cedit" (yeni) akçenin 100 dirhemden 280 adet kesilmesiyledir ki devletin mali durumunu yeniden düzeltebilmek mümkün olmuştur. Ancak I. Beyazıt devrinden itibaren akçedeki gümüş miktarının sürekli olarak azalması, 1477 yılında yapılmış olan düzeltmenin geçici ve zoraki olduğunu ortaya koymaktadır. Gerçekten de, 1481 tarihli akçenin veznine (ağırlığına) bakılacak olunursa, bu tarihte 100 dirhem gümüşten 426.5 kesilmiş olduğu görülür. Bununla birlikte, aynı miktar gümüşten 400 olarak kesilen de bulunmaktadır.

Yavuz Sultan Selim'in tahta geçeceği sıralarda, 400 Akçe’nin 100 dirhem gümüşe eşit olduğu Kayseri Şer'iye  sicillerindde görülen bir terekeden tespit olunmuştur. Para (meskukat) kataloğuna göre, Yavuz Sultan Selim adına bastırılan 1512 tarihli akçe 100 dirhem gümüşten 457 akçe olacak şekilde kesilmiştir. Bununla birlikte, Yavuz Sultan Selim'in 1516 yılında akçeyi yeniden babası II. Beyazıt dönemindeki kıymetine çıkardığını anlıyoruz. Bu sırada çıkarılan bir emirle eski akçelerin kaldırılarak yasaklandığını ve 100 dirhem gümüşten 457 değil, 400 akçe kesildiğini görüyoruz. Kanuni Sultan Süleyman'ın hükümdar olduğu 1520 yılında, adına kesilen ilk akçenin yeniden 100 dirhem gümüşten 457 akçe olmak üzere, bir kıymet düşüklüğüne uğradığı görülüyor. Hatta, 457 akçeden sonra 533 olanı da bulunmaktadır. Fakat, tüm bu dalgalanmalara rağmen, Kanuni Sultan Süleyman devrinde 100 dirhem gümüşten 457 akçe kesimi korunmuştur.

II. Selim (Kanuni'nin oğlu Sarı Selim) zamanında akçe, yeniden bir kıymet düşüşüne uğrayarak 100 dirhem gümüşten, önce 490, daha sonra, yine aynı padişah zamanında 533 adet olacak şekilde kesilmiştir.

Murat'ın (IL Selim'in Yahudi Nurbanu'dan olma oğlu) tahta geçmesiyle, 100 dirhem gümüşten 426.5 akçe elde edilmekle beraber bununla kalınmamış, 100 dirhem gümüşten, önce 533, daha sonra 800 akçe kesilmiş ve daha da ileri gidilerek 950'ye kadar çıkarılmıştır. Bu durumda, akçenin gümüş değeri çok düşürülmüş, doğal olarak paranın değeri de o oranda azaldığından hayat pahalılığı da o ölçüde artmıştır.

AKÇE VE ALTIN

Akçenin küçülmesi altın karşısında değerinin azalmasına neden olmuştur. Bu değişimin gelişimi şu şekildedir: 1431 yılında 1 flori altın 35 akçe olarak tespit olunurken, 1462 yılında 1. fiori altın 40 akçeye çıkmıştır. Bu sırada, 1 kamil kuruş ta 35 akçeyi geçiyordu. Arada görülmesi mümkün olan anormal hallerin haricinde, bu resmi rayiçlerin 1548 yıllarına kadar devam ettiği görülmektedir. Bu tarihten itibaren, altılı 60, kamil kuruş ise 40 akçeye çıkarıldı. 1585 yılına kadar bu rayiç devam ettikten sonra, nihayet bu tarihte akçenin değerinin, 100 dirhem gümüşten 800 adet akçe kesilecek şekilde durulması üzerine; Altın 110, kamil kuruş ise 70 akçe olarak kabul olundu. 1590'da. akçe daha da fazla küçüldü ve 100 dirhem gümüşten 950 akçe kesildi, bunun üzerine, 1 altın 120, kamil kuruş 80, esedi ise 70 akçeye çıkarıldı. Akçenin, diğer altın ve gümüş sikkeler (paralar) karşısındaki bu kıymetleri resmi rayiç idi. Serbest piyasadaki, yani halkın kendi arasındaki alışverişlerinde kullandığı akçe, her zaman aynı değerini koruyacak şekilde mübadeleye vasıta olamıyordu. 1550'den sonraki zamana ait ekonomik hadiseler üze-rinde yapılan araştırmalar ve gözlemler, hükümetin akçe-ye takdir etmiş olduğu altın ve gümüş karşısındaki resmi kıymetin yalnızca reaya (halk) ile olan münasebetlerinde (yani vergiler ve devlete zorunlu mal satmalarında) geçerli olduğunu ortaya koyuyordu. Ticari hayatta ise, akçe daima daha düşük işlem görüyordu. Bu durumun nedenleri, bu sorunu araştıran bilginler tarafından şöyle açıklanmıştır: Büyük Yahudi maliyecilerin, hükümetin kestirdiği akçelerin kenarlarını kırpmak (kesmek) suretiyle, vezinlerini (ağırlıklarını) düşürmeleri ve çoğu Yahudi olan usta kalpazanların piyasaya sürdükleri çok sayıdaki kalp (sahte) akçeleri. Ayrıca bizzat devletin sık sık yeni (cedit) çıkarmak suretiyle eski akçeleri yasak etmeyi adet edinmesi gibi haller paranın değerini sürekli düşürüyordu”.

Nihayet III. Murat devrinden itibaren hükümette tağşiş (düşük ayarlı) akçe çıkarmaya başlamış; bu durum da, akçe adı verilen esas mübadele sikkesinin değerini büsbütün kararsız bir hale getirmişti.

Kısaca sözünü ettiğimiz bu hadiseler, Osmanlı maliye tarihinin ve XVI. yüzyıl ekonomisinin en önemli problemleri olmakla birlikte, burada sözü daha fazla uzatmayı lüzumsuz görüyoruz. Yalnız, şu kadarını önemle belirtmek gerekir ki: "Gerek hükümetin, gerek vilayetlerdeki darphanelere tesir edecek durumda olan resmi şahsiyetlerin ve gerekse de akçeleri kırpan ve taklit eden özel şahısların ekonomik düzene zararlı olan bütün bu faaliyetlerinden yegane zarar gören unsur reaya adı verilen vergi mükellefi köylü idi. Çünkü, devlet, bütün vergileri altın, kuruş ve ancak zaruri hallerde olmak üzere, tartılmış halis akçe olarak toplamaları hususunda tahsildarlara sıkı emirler vermekte idi. Bu durumda, köylü halk (reaya) bu şartlara haiz parayı bulabilmek için tahsildarlara elindeki "KIRPIK" yahut "KALP" akçeyi kabul ettirebilmek için ayrıca soyuluyordu." (Prof. Dr. Mustafa AKDAĞ; "Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası", 5. 39.)

Osmanlı Devlet Teşkilatı'nın üzerine oturduğu ve vergi kurumu adı verilen binanın temelleri bu akçe vezninin (ağırlığının) gittikçe azalmasıyla sarsılmaya başlamıştır. Bu kadar büyük bir ekonomik hadiseyi o zamanın devlet adamlarının göremediğini sanmaya hiç de yer yoktur. Aksine, her padişah daha değerli akçeler bastırmanın çarelerini aramıştır. Akçenin safhalarda yukarıda belirtilen rakamların seyri bunu tamamıyla göstermektedir. O halde, devletin mali sisteminin üzerine oturduğu temel olan bu akçenin sürekli düşmesinin ve kendisi ile birlikte bu sistemi de uçuruma sürüklemesinin sebeplerini tamamıyla tarihi zaruretlerde ve devrin ekonomik şartlarında aramak lazımdır. Daha, Fatih Devri'nde devletin müthiş bir altın ve gümüş darlığı içinde kıvrandığını o dönemde aldığı tedbirlerden anlıyoruz. 1477'de kesilen Cedit akçe nedeniyle çıkarılan fermanlar bu durumu bize pekiyi izah etmektedir. Sancaklara, özellikle de büyük ticaret merkezlerine "Eski akçe ve gümüş yasakçıları" yollanıyordu. Bunların görevi özellikle kuyumcuları kontrol tutarak kendilerine tayin olunan miktardan fazla gümüş işlemelerine engel olmak ve cedit (yeni) akçe çıkarıldıktan sonra eski akçenin alışverişte kullanılmasını önlemekti.

Bu sıkı tedbirlerin anlamı, özel şahısların kendi malları olan gümüş külçelere devletin el koymayı düşünmesi demekti. İşin iç yüzü, geçekten de, kuyumcular veya bu işi ticaret haline getirmiş olan diğer bir takım kişiler, devletin ve halkın darphanede kestirmiş olduğu gümüş akçeleri piyasadan toplayarak, avani (yani, kap kacak, süs eşyası) ve başka bir takım eşyalar halinde işledikten sonra, dışarıdan gelen tüccarlara satıyorlardı. Bu yüzden de, sık sık akçe darlığı meydana geliyordu.

Bu durum kalpazanlar için çok karlı idi, çünkü, “akçe sıkıntısı" bu şahısların kalp akçelerinin kolayca ve çok miktarda sürüm sağlamasına yardım ediyordu. Özellikle de, çok iyi bir şekilde incelenmiş bulunan 1550'den sonrasının iktisadi olayları, devleti, sürekli olarak akçesini küçültmeye sevk eden zaruretleri daha iyi anlatmaktadır.

"Bu sıralarda, devletin ve halkın kestirdiği saf ve gümüş akçeler yine Yahudiler ve kuyumcular tarafından toplanarak kaybediliyor ve yerine kalp akçeler geçiyordu. Ayrıca, İstanbul ve Edirneli bazı Yahudiler de, mültezimlerle (vergi memurlarıyla) anlaşarak hazineye sevk edilmek üzere toplanmış olan vergi akçelerini kalp akçelerle değiştirdikten sonra, bu gümüş akçelerin kenarlarını kırpmak suretiyle çıkan parçaları kar olarak kendilerine alıkoyup "KIRKIK" akçeleri yeniden piyasaya sürüyorlardı. Devlet ve halkı büyük zararlara sokan bu gibi eylemler, özellikle, Bursa ve Ankara gibi geniş mübadele çevrele-rinde, bu işi yönetenlere büyük karlar temin ediyordu. Devlet, kendi hazinesine ve halka ağır zararlar veren ve ülkedeki gümüşü eriten bu parazitlere şiddetli mücadeleler açayor, ancak başarılı olamıyordu. Bu durumda, gümüş akçenin tedavülden kaldırılması en makul tedbirdi. İkinci Murat devrinde, "mağşuş" (düşük ayarlı) ve "züyuf" akçe çıkarılmak suretiyle bu yola dahi gidilmişti, fakat, XVI. Yüzyılın ekonomi kuralları gerçek değeri olmayan madeni paranın tedavüle girmesine elverişli değildi. " (Prof. Dr. Musta-fa AKDAĞ; "Türk Halkının Dirlik Düzenlik Kavgası", S. 40-41, Bilgi Basımevi, ANKARA-1975.)  

Özetle söylenecek olursa, Osmanlı Devleti'nin mali sisteminin ana ölçüsü olan akçeyi bozmaya yönelik ekonomik veya devlet düşmanlarının siyasi amaçlarının gerisinde, devleti iktisaden zayıflatmak ve yıkmak olduğu, tarihimizin incelenmesiyle açıkça görülmekte ve anlaşılmaktadır. Osmanlı Devleti, devlet düşmanları tarafından soyulmuş, parasını korumayla uğraşmış ve bu para meselesinden kaynaklanan iktisadi, ticari ve toplumsal anarşilerle karşılaşarak, Anadolu'da uzun yıllar devam eden, adına "Celali İsyanları" denen ayaklanmalar ve Yeniçeri İsyanlarıyla günden güne gerilemiş ve sürekli zayıflamıştır. Para meselesiyle ilgili olarak, XVI. Yüzyılda ve sonraki zamanlarda, Osmanlı Devleti'nin mali sıkıntılarının nedenleri hakkında yazılmış olan kitaplara kısaca bir göz atmak yerinde olacaktır. Yukarıda izahı yapılmaya çalışılan durum bütün tarihçilerin dikkatini çekmiştir, ancak önlenmesi imkansız olmuştur.

"Meskukat (para) meselesi, Yahudilerin müdahalesi yüzünden büyük bir zaaf husule getirdi" (Ahmet REFİK; "Eski İstanbul", S. 60, Kanaat kütüphanesi-1931.) Meskukat (para) rayicinin değişmesine başlıca sebep de Yahudilerdi. Ticaret, sanayi, gümrük ve iltizam (vergi) işleri hemen kamilen Yahudilerin elinde idi. Yasef Nassi, devletin ticari ve mali bütün işlerini saray vasıtasıyla elde etmişti. Hatta, memleketin her yerine kendi ırkdaşlarını yerleştirdi. Nassi, Lehistan (Polonya) ile Türkiye arasındaki balmumu ticaretini tekeline almak istedi. Üçüncü Selim'den Lehistan Kralı'na Name-i Hümayun (padişah mektubu) bile göndertti.

Yasef Nassi şahsi servetini arttırmak işin sarayı ve divanı (hükümeti) kendi işleriyle meşgul ettiği gibi, İstanbul'da ticaretle uğraşan Yahudiler de akçeleri kırkarak paranın bozulmasına sebep olurlardı. 1572 yıllarına doğru idi ki; kırkık akçelerin zararları görülmeye başlandı. Sokullu, bu hallere mani olmaya çalıştı. İstanbul kadısına yazılan bir hükümde, mesele şu biçimde açıklandı: "Memalik-i mahsusemde (ülkemde) hususa (özellikle) İstanbul'da kızıl ve kırkık akçe kesret (çokluk) üzere olup ve halk mabeyninde (halk arasında) kırkık akçe geçmekte Yahuda (Yahudiler) ve bazıları akçe kırkmayı adet edinip Hazine-i Amireme dahi olmakule akçe dahil olmamaktan hali olmamağun (hazineme de o akçeler girmiş olduğundan) kırkık ve kızıl akçe halk mabeyninde ref olunup (kaldırılıp) min baad (bundan sonra) geçmemesi emrolundu."

Üçüncü Selim'in bu emri ancak bir müddet sürdü, III. Murat zamanında, tekrar İstanbul'da kırkık ve kızıl akçe yürüyüp, altın altmış, kuruş ise kırk akçe olarak değer görmeye başladı. Bunun nedeni de, akçelerin kırkılmaya devam edilmesi ve buna bağlı olarak akçe değerinin düşmesi yüzünden altın ve kuruş fiyatının yükselmesiydi. Sokullu, ölünceye kadar akçe meselesine önem verdi. Zamanında züyuf akçe yüzünden hiç isyan çıkmadı. Sonraları, hemen hemen bütün isyanlar akçe yüzünden çıktı (A. REFIK; "İstanbul Hayatı", S. 63-1931.)

"İkinci Selim'in bastırdığı akçe, babası zamanındakilerden daha küçüktü. Bu devrede bir akçe, mecidiye kuruş hesabıyla yirmi iki para değer taşıyordu. İkinci Beyazıt'ın saltanat yıllarında baş gösteren kalp, silik, kırpık para ticareti, İkinci Selim (1566-1574) zamanında daha da şiddetlenmiştir. Paraların değerlerinde önemli değişiklikler olduğu gibi, normal ticaretin pürüzsüz işlemesine de engel teşkil etmiş, hatta devlet idare ve düzenini bile alt üst edecek bir hal almıştı. Bunun başlıca sebebi Yahudilerdi." (Ekrem KOLERKILIÇ; "Osmanlı İmparatorluğunda Para", S. 38, ANKARA-1958.)

Bazı Osmanlı tarihçileri, para Yahudilerin eline geçince, değil yalnız kendi şeklini, devletin idare ve inzibat (asayiş) şeklini bile değiştirdiğini ve birkaç Yahudinin meskukattan çalması ve servet yapması yüzünden, yüzyıllarca Türk ve Müslüman kanı döküldüğünü söylerler. (Ekrem KOLERKILIÇ; "Osmanlı İmparatorluğunda Para". S.38, -1958.)

İkinci Selim zamanında asker ve halk arasında Yahudi düşmanlığı baş göstermiş  ve günden güne artmıştı. Kanuni devrinde (1520-1566) saraya intisap eden (giren) Yasef Nassi'nin bu akımın doğmasında büyük etkisi olduğu bir gerçekti. Memleketin her şubesinin başına kendi ırkdaşlarını yerleştirmesi, Lehistan'la yapılan balmumu ticaretini ve Eflak-Boğdan şarap ticaretini eline almak için tabip Yahudi David'i alet olarak kullanması, aynı zamanda İstanbul Yahudilerinin akçe kırkarak paraların bozulmalarını sağlamaları gözden kaçan olaylar değildi. Nitekim 13 Muharrem 980 (M• 1572) tarihli bir fermanla II. Selim (1566-1574). memlekette, özellikle de, İstanbul'da kızıl ve kırkık akçelerin çokluğundan bahsederek, bazı kimselerin, özellikle de, Yahudilerin akçe kırkmayı adet edindiklerini, hatta bu gibi akçelerin Hazine-i Amire'ye kadar sokulduğunu beyan ederek halk arasında tedavülünü yasaklıyor, ellerinde kızıl akçesi olanların (yani, bakır paralar üzerine yaldız vurularak sahte gümüş haline getirilmiş kalp parası olanların) bunları denize dökmeleri ve kırkık akçesi olanların da (yani, etrafından kesilmiş hakiki gümüş parası olanların) bunları darphanede erittirip yeniden akçe kestirmeleri lazım geldiğini veyahut paradan başka işlerde kullanmalarını bildiriyor. Ayrıca, her altı ayda bir, İstanbul Kadısının gerek kendisinin gerekse vekil edeceği kimseler tarafından halk arasındaki durumun incelenerek, kimin elinde kırkık veya kızıl akçe bulunursa hükümet adına elinden alındıktan sonra subaşı tarafından cezalandırılması da tenbih ediliyordu.

 Bu husustaki 980 Hicri, 1572 Miladi tarihli ferman yukarıda iktibas ettiğimiz yazının altındadır. (Ekrem KOLERKILIÇ; "Osmanlı İmparatorluğunda Para", S. 38-39, ANKARA-1958.)

Bir devletin ancak, parasının ölçüde güçlü olduğunu Osmanlı birçok örnekleriyle gösteriyor. Güçlü devletin güçlü parası oluyor veyahut parası değerli devletler güçlü sayılıyor.

Osmanlı yönetiminde devlete karşı Yeniçerilerin başkaldırması Fatih Devri'nde başlar. Fakat İkinci Selim’in tahta geçişi sırasında alışageldikleri  cülus bahşişi (padişahın tahta oturuşu dolayısıyla verilmesi adet haline gelen para) verilmesi için gerekli olan para o anda bulunamadığından, Yeniçeriler vezirlerin üzerlerine saldırmışlardır. İkinci Selim'in, kız kardeşi Mihrimah Sultan’dan aldığı para ile bahşiş verilmiş ve ayaklanma önlenmiştir. O zaman şu söz darbımesel (örnek) halinde idi: "Osmanoğulları tahta geçemez meğer kul (Yeniçeri) kılıcı altından geçe." (Ahmet RASİM; "Osmanlı Tarihi", s.55, Cilt I.)

Altın ve gümüş hırsızlığı, paraların kenarlarını keserek değerlerini bozma adeti, alınan tüm tedbirlere rağmen önlenememiştir.

Üçüncü Murat (1574-1595) zamanındaki şu olay ilginçtir: Bir zamandan beri, para işi Yahudilerin elinde olduğundan, o sırada bir Yahudi, defterdar (maliye bakanı) Mahmut Efendi'ye hafifü'l vezin (yani, ağırlığı hafif, sahte) değersiz akçe getirip bu nevi sikke (para) askere verilmek üzere kabul olunur ise bunun ucunda kendisine 200.000 akçe verileceğini söylediğinde defterdar bu teklifi reddetmiş ise de, Yahudi aynı teklif ile padişahın nedimlerinden (en yakınlarından) Rumeli Beylerbeyi Doğancı Mehmet Paşa'ya yanaşmasıyla, Paşa, 200.000 akçeye tamah ederek, bu değersiz akçenin askere verilmesinde zorluk çıkarmamasında defterdara emretmiş. Bu kararın işitilmesi üzerine, esasen askerler arasında hoşnutsuzluk bulunduğundan, Mehmet Paşa'nın düşmanları olan Sinan Paşa ile İbrahim Paşa, bunu fırsat bilerek Yeniçerileri harekete geçirmişler, ihtilal ateşini tutuşturmuşlar, Osmanlı Devleti kurulduğu günden beri, ilk defa olarak sarayı basıp, vezirler meclis odasında toplu halde bulunurken, Beylerbeyi Mehmet Paşa ile defterdar Mahmut Efendi'nin kellelerini istemişlerdir. Padişah vakit kazanmak için Yeniçerilerin önüne para yığdırmışsa da, Yeniçeriler, aralarından her kim bu parayı alırsa önce onları öldüreceklerini söylemişler ve; "defterdar ile beylerbeyini bize verin yoksa padişah" kadar yolumuz açıktır" diye bağrışmaları üzerine padişah askerin razı edilmesini ferman etmekle, toplantıdan çıkarken, Mehmet Paşa'nın boynu vurulmuş, suçu olmayan Defterdar da o arada öldürülmüştür (1588). (Sadrazam Kamil Paşa; "Tarih--i Siyasi", S. 299, Cilt

(Reşat Ekrem KOÇU'dan: BİR ON ALTINCİ ASIR VEZİRİNİN SERVETİ NE İDİ? Müverrih Peçevili İbrahim Efendi, on altıncı asırdaki Türk azamet, Şevket ve servetinden bir misal olmak üzere Sadrazam Rüstem Paşa'nın tereke defterinden veriyor:

*170 nefer köle, *2900 Baş cins at, 1160 Baş katır, *80.000 Sarıklık tülbent, *780.000 Altın, *Kıymetli kumaşlardan yapılmış 5000 hilat, *1100 Adet altın üsküf. *2000 Zırh, *600 Gümüş eğer.

*500 Elmaslı altın eğer, * 130 Çift altın üzengi, *860 Adet kalmaları elmaslı kılıç. .1500 Gümüş tolga (miğfer)

 *1000 Gümüş şeşper. * 1000 Yük külçe gümüş, *33 Parça gayet kıymetli elmas.

Anadolu'da ve Rumeli’de:

*1000 çiftlik, 467 çark değirmen.

*Her biri imzalı ve imzasız, kıymetli bir battal elinden çıkmış 8000 mushafı Şerif.

*Her biri en namlı hattatların imzasını taşıyan ciltleri pırlantalı 130 mushafı şerif.

*El yazması 5000 kitap ihtiva eden bir kütüphane.

Peçevili, Paşa'nın saraylarının ve çiftlik binalarının kıymetli döşemesi, dayaması, paha biçilmez halılar ve kilimler binlerce top kıymetli kumaşlar, altın ve gümüş mutfak ve yemek takımları. kıymetli Çin, Japon ve Türk porselen takımları: fildişinden, altından, elmastan, satranç takımları, altın ve gümüş şamdanlar ve "tuhaf ve tefarik" adı altında toplanan sair kıymetli eşya için "hesaba tutulmamıştır” diyor... Bütün bunlarla beraber Rüstem Paşa'nın bıraktığı servet 50 milyon altını buluyordu. Rüstem Paşa'nın aslı Hırvat idi: Osmanlı sarayın memleketinden belki bir devşirme oğlan olarak, belki de yalınayak getirilmişti!  (Osman Gazi'den Atatürk'e, s. 54 )

 

İsraf ve Zengin Vezirler

 

ÜÇÜNCÜ MEHMET DÖNEMİ (M. 1595-1603) (H. 1003-1012)

 

III. Mehmet tahta oturduğu zaman, adete uyularak yeniçerilere, gerekse de hükümet görevlilerine cülus (tahta oturma bahşişi) dağıtıldı. Padişahlık haberini getiren ağaya da, 20.000 flori bahşiş verildi. Bu dağıtılın bahşişlerde Yeniçerilere düşen miktarın, Naima Efendi ve Ayni Ali Efendi, eserlerinde 660.000 altın olduğunu yazmışlardır.

Üçüncü Murad'ın (1574-1595) oğlu olan III. Mehmet, Mısır'da, Şam'da ve Amasya'da, altın ve gümüş paralar kestirdi. Kestirdiği gümüş akçelerin gümüş miktarı eksik olduğundan altın fiyatlarının yükselmesine neden olmuş ve ortada iki çeşit akçe görülmeye başlanmıştır. "Sağ akçe" ve "çürük akçe" terimleri bu zamanın eseridir.

Sadrazam İbrahim Paşa, Bebek'teki Feridun Bahçesi'nde III. Mehmed'in annesi Safiye Sultan'a sık sık kıyafetler ve bu arada da hediyeler verirdi. Her ziyafet, 50.000 altına maloluyordu. Tarihler, Safiye Sultan hakkında "paraya doymaz" derler. (Ekrem KOLERKILIÇ; "Osmanlı İmparatorluğunda Para", S. 50, ANKARA-1958.)

Bu arada sadrazamlar, paranın düzenlenmesine (ıslahına) önem vermişler ve para istikrarının  korunması için tedbirler almışlardır.

Naima Efendi (1652-1715); ünlü Osmanlı tarihçisi. (M.1591-1659) (H.1000-1070) yılları arasındaki 70 yıllık tarihi dönemi yazmıştır. Halep eşrafından birisinin oğludur.

Hicri 1006 (M. 1598) şevval ayında, darphane nazırı (bakanı) eski defterdar (maliye bakanı) Ali Efendi, Enderun hâzinesinden üç yüz akçelik gümüş ile ayrıca gümüşten yapılmış birtakım eşyaları çıkartıp akçe ıslahına çalışmış ve bir dirhemden sekiz akçe kesilmeye başlanmıştır. Bu arada, bozuk ve züyuf akçenin toplattırılmasına emir verilmişti. Her ne kadar bu toplatma işi tamamlanamasa da yine de altının değerine tesir ederek 220 akçeden 180 akçeye inmesine neden oldu.

    Bu para düzenlemeleri  ardarda (1594-1595), (1598) (1601)yıllarında sadaret kaymakamı Yemişçi Haşan Paşa tarafından yapılmıştır.    ¿

    Hazinenin para ihtiyacı günden güne artıyordu.  Hazine -i Amire ** boş denecek bir halde idi. Sadaret kaymakamı Yemişçi Hasan Paşa ayarı düşük daha çok miktarda akçe basmak suretiyle bu ihtiyacı karşılama teşebbüsünde bulundu. Halbuki her ne suretle olursa olsun, paranın miktarının çoğalmasının, değerinin azalmasına neden olacağını düşünmemişti (yani, enflasyonu hesaba katmamıştı). Nitekim, bu suretle, kuruş 40 akçe iken 80 akçeye çıktı.

ENDERUN: Topkapı Sarayı'nın üçüncü kapısı olan Babüssade veya Akağalar kapısından sonra başlayan bölüme verilen isim. Kapının ön kısmında mermer sütunlara dayanan bir revak (kemer) vardır. Cüluslarda "Ayak Divanı" denilen fevkalade divanlarda hükümdarlarla bayramlaşmalar için padişahın tahtı burada kurulurdu. Bayramlaşmalar buralarda olmuş, Abdülaziz devrine kadar devam etmiştir.

Enderun’da iç oğlanlarına mahsus 6 oda veya koğuş vardı ki, bunlar derece sırasıyla şunlardır:

1. Has odası

2.Hazine odası,

3.Kiler odası

4.Seferli koğuşu (S. Doğan koğuşu)

6. Büyük ve küçük odalar.

Enderun uzun zaman devlet adamı yetiştiren bir okul vazifesi görmüştür. Bundan maada; birçok hattat, nakkaş müzisyen, kemankeş, bilgin, şair ve sanat sahibi kimseler bu ocaktan yetişmiştir. (Mithat SERTOĞLU; "Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi", S.90-91, 1958.)

HAZİNE-İ AMİRE: Osmanlı Devleti'nde başlıca iki hazine vardı. Bunlar: Maliye devlet hâzinesi (Hazine--i Amire) veya (Hazine-i Hümayun) denilen dış hazine.

2-Padişahın şahsına ait (Hazine-i Hassa) denilen iç hazinedir. Mithat SERTOĞLU; "OsmanlI Tarihi Ansiklopedisi", S.137 1958.)

Hazine, her ne zaman sıkıntıya düşse bunun çaresini, ya akçelerin ayarını yutta vezninin (ağırlığının) düşürülmesinde ararlardı. Sık sık verilen bahşişler, zamlar da paranın değerinin düşmesine neden oluyordu, ancak devlet ileri gelenleri yine de bu yoldan vazgeçmiyorlardı.

Her ne kadar daha önce, III. Murad'ın (1.574-1593) saltanat yıllarının sonuna doğru devlet geliri 293.400.000 akçeye çıkmış, Kanuni Devri’nin gelirinden 110.000.000 akçe artmış, masraf da ona göre çoğalmış ve bütçe açığı 70.000.000 akçeye yükselmişti. Para değeri de yakın oranda düşmüştü.

"KİRA" adında bir Yahudi karısı da, Safiye Sultan'ın gözdeleri arasında idi. Naima efendi, Kira hakkında:

“Saray-ı Sultaniye mahrem olup erbab-ı manasıba (devlet hizmetleri) vasıta-ı rüşvet olan olan "Kira"  nam (isimli Yahudiye” diye bahseder. (Ekrem KOLERKILIÇ; "Osmanlı İmparatorluğunda Para”, S.50-51, Ankara, 1958.)

Üçüncü Mehmet (1595-1603) zamanında sağlam ve tam ayarlı akçe bulmak hemen hemen imkansız bir hal almıştı. Nitekim Sipahilere verilen ulufe hep kırkık ve kızıl akçe idi. Bu paranın birçoğu Yahudi Kira’nın özel adamları eliyle toplattırılıp hâzinede bulunan tam ayarlı kızıl ve kırkık olmayan akçelerle değiştirilirdi. Sipahilere ulufe diye verilen akçeler işte bu çeşittendi. Halbuki Sipahiler, Kira'nın bu gibi işlerdeki rolünü öğrenmişlerdi. Toplanıp Şeyhülislam Sunullah Efendi'ye başvurarak:

"Yahudiye Kira karı, gümrükleri iltizam etmiştir. Bu kalp akçenin cümlesi onundur. Biz anı (onu) katlederiz" diye fetva istediler (1601). Ertesi gün Sadaret Kaymakamı Halil Paşa'ya (ki bu da Yahudi idi) geldiler. Uzaktan Kira'yı oğulları ile birlikte Divanhane merdiveninden çıkarken gördüler. Ellerinde hançerler, üzerlerine saldırdılar. Kira ile birlikte iki oğlundan birini parça parça ettiler. Kira'nın ve oğlunun ayağına ip takarak ölülerini Sultan Ahmet Meydanı'nda sürüklediler, meydana attılar. Sipahiler, bununla da kalmadılar, Kira'nın elini ve tenasül uzvunu kestiler ve kendisini koruyanların kapılarına mıhladılar. Diğer oğlu Müslüman olarak ölmekten kurtuldu.

Kira'nın ölümü ile bıraktığı mücevherat ve gayrimenkul hariç olmak üzere, yalnız ticaret için elinde bulundurduğu malların değeri, 500 akçe tutarında idi. Bir yük 10.000 akçe olarak hesap edildiğine göre, bu rakam da 5.000.000 akçe demekti.

 

KALP PARA TİCARETİ

 

Osmanlı Devleti kendi parasını koruyamazken, bir de kapitülasyonların verdiği imkanlardan yararlanan Fransızlarla Hollandalılar, Türkiye'ye bol miktarda kalp para sokmuşlar, böylelikle de ülkemizi soymuşlardır. Ancak, ne yazıktır ki, devlet adamlarımız bu kalp paraların farkına varamamışlardır. (Bkz. "General Miranda'nın Türkiye Hatıratı". - Fuat Carım; "Kalp Para ticareti" s. 90-91-92.) Ve ayrıca. Eylül 1957 tarihli Cumhuriyet Gazetesindeki Fuat Carım Bey'in kalp para ile ilgili dikkate değer makalesi.)

Üçüncü Mehmet (1595-1603) döneminden başlayarak Üçüncü Selim zamanına kadar geçen süre içerisinde Osmanlılar paralarına sahip olamadılar. Kırkık ve kırık akçeler daima görüldü. Her padişah zamanında parayı düzenleme teşebbüsleri sonuç vermedi. Bu yüzden, "Yeniçeri İsyanları" ve Anadolu'da "Celali" adı IV. Mehmet (1648-1687) zamanında yine para meselesinden İstanbul esnafı ayaklandı. Bu halk ayaklanmasına Melek Ahmet Paşanın cehalet ve tedbirsizliği sebep olmuştur.

Bu iç bunalımlar sürüp giderken, Venedikliler, Nemse (Avusturya) ile, Rusya ile biri biterken diğeri başlayan savaşlar da devam ediyordu.

III. Selim (1789-1807) devrine gelindi. Bu padişah tahta çıktığı zaman, Rus ve Nemseliler arasında savaş oluyordu. Mali durum da son derece bozuktu.

III. Selim'in şu yazısı (Hattı Hümayunu)  bu durumu açıkça ortaya koymaktadır: III. L Selim birçok şikayetlere karşı cevap olarak sadrazam kaymakamına yazmış olduğu yazıda:

"Kaymakam Paşa, devletin irad (gelir) ve masrafı ve aşırı masrafı hepinizin malumudur. Eğer bana şimdilik kuru ekmekle yetin deseniz ben razıyım."

Bu üzücü durum karşısında kimse ne yapacağını bilemiyordu.  İspanya ve Felemenk’ten (Hollanda'dan) borç alınması düşünüldüyse de bundan vazgeçildi. Sonuçta şu karara varıldı:

"Her kimin elinde altın ve gümüş ev eşyaları var; bunlar değer kıymet üzerinden satın alınarak sikkeye çevrilecek, Saraydaki altın ve gümüş ev eşyalarından da padişah ancak kendi ihtiyacı kadarını alıkoyacak, geri kalanını da darphaneye gönderecekti." Bu karara devlet adamları da uyacak ve halkın da yardımına başvurulacaktı.

Halkın yardımına başvurma kararına, kendileri de bazı fedakarlıklar yapma zorunda kalacağından, devletin sayesinde elde ettikleri servetten bir akçe bile devlete vermek istemeyen kadılar, müderrisler ve ulema denilen kimseler kendi hesapları yüzünden karşı çıktılar. Sadece karşı çıkmakla da kalmadılar, halkı da karşı koymaya teşvik edip, devletin aleyhine düşmanlık çekecek derecede dedikodular yaymaya başladılar.

Bu, padişahı son derece üzdü ve sert bir ferman yayınladı. Böylelikle, mali durumun ıslahını da tam anlamıyla yapamadılar. Ortalık, mağşuş (düşük ayarlı) paralarla doldu. Öte yandan, tüccarlar ve sarraflar, başka memleketlere altın göndererek altın ticareti yaptıklarından, altın paraların da değeri yükselmiş; dolayısıyla, hayat ta pahalılaşmıştı.

 

İKİNCİ MAHMUT DEVRİ (1808-1839)

 

II. Mahmut zamanında, III. Selim'in başlattığı yenilik hareketlerine devam edilmiş ve şu reformlar gerçekleştirilmiştir:

1.    Fes giyilmiş, Defterdar'da fes fabrikası açılmış (1833),

2.    Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırılmış,

3.    Bektaşi Tekkeleri kapatılmış,

4.    Eyüp'te İplik fabrikası yapılmış (1827), (bu fabrikanın 15 çarkı varmış, her çark 15 kıyye (okka) pamuk ipliği yapar ve o dönemde buhar makinası olmadığından çarklar katırlar tarafından idare edilirmiş).

5.    Defterdarlık, Maliye bakanlığına çevrilmişti.

Devletin savaş halinde olması, Doğu'da Kavalalı'nın saldırısı, Nizip Yenilgisi, Yunan İhtilali (1828), Mora İsyanı

 Devletin savaş halinde olması, Doğu'da Kavalalı'nın saldırısı, Nizip Yenilgisi, Yunan İhtilali (1828), Mora İsyanı (Tepedelenli), Ruslarla savaş. Sırpların isyanı ve istiklallerinin tanınması (1830), daha bunun gibi pek çok iç ve dış tehlikeler yetmezmiş gibi hepsinden daha da önemlisi, devletin bunca felaketli günlerinde mali durumunun büsbütün kötüleşmiş olması idi.

Yeni para düzenlemesi yapıldı, yabancı paralar yasaklandı ve akçe ortadan kaldırılıp para birimi olarak "kuruş" kabul edildi.

(1236 H.-1820 M.) de hükümetin mali durumu gittikçe fenalaştı. Buna çare olarak sikkelerin geniş ölçüde tağşişine (ayarının düşürülmesine) karar verildi. Bu suretle hazine işleri yoluna girecek sanıldı.

Osmanlı paralarının mağşuş (ayarının düşürülmüş) olması, bunların Avrupa ülkelerinde taklit edilmesini kolaylaştırdı. Bastıkları kalp paraları Osmanlı ülkesine soktular ve bu yüzden büyük servetler elde ettiler.

Bazı ticaret erbabı, halkın ihtiyacı olan eşyayı getirip satmaktan vazgeçmişti. Birçok kimseler yabancı memleketlerden gelen kumaş vesair lüks eşyaya ve altın-gümüş gibi şeylere fazla rağbet gösteriyorlardı. Bir taraftan da sakladıkları paraları, zahire ve başka eşya ticareti ile yabancı ülkelere aktarıyor ve kaçırıyorlardı.

Devleti soymak, devlete hizmet edenlerce adeta bir görev halini almıştı. Devlet her yönüyle çürümüş; buna bağlı olarak, hırsızlık, rüşvet o ölçüde artmış, sefahat da son dereceyi bulmuştu. Memurlar görevlerine bile zamanında gelmiyorlardı. Padişahın artık sabrı tükenmiş ki şöyle diyor:

"En büyüğünden en küçüğüne kadar hepsi görevlerini ihmal ediyorlar. Cümle vükela (vekiller) ve rical (devlet adamları) ve hademeye (devlet hizmetindeki kişilere) malum olmuşken gene kimsede gayret göremem. Her zümreye tenbih olunsun, hademe ve katipler görev yerlerinde ancak saat 3'de bulunurlar. Böyle iş görülmez. Bir takım ahlaksız adiler de, İslamlar arasına soğukluğu sokmaya sebep oluyorlar, birbirleri aleyhinde dedikodu yapıyorlar. Bundan sonra her görevli saatinde işinin başında bulunsun, bir daha tenbih etmem, idam ederim, gözlerini açsınlar" (A. RASİM; "Osmanlı Tarihi", Cilt 4., S. 1737.)

İsraf ve sefahati önlemek için de şöyle demişlerdir: "Ramazan'da ulema (alimler) ve rical (devlet adamları) ve hademe (devlet hizmetindeki kişiler) konaklarında ve umum İslam evlerinde pişecek yemeklerin 5 türlüden 7 türlüye kadar olması emredildi." (A. RASİM; "Osmanlı Tarihi", Cilt 4., S. 1762.)

Sultan II. Mahmut zamanında Erkan-ı devletin servetleri: Erkan-ı devlet denilen "Sadrazam'; "Şeyhülislam", "Kapudan Paşa", devletin diğer büyük kişileri "Vezir Kethüdası'; "Defterdar" ve "Reis-ül küttüp" gibi devlet büyükleri, yalı, konak ve daire sahibi "Kethüda" ve "Mühürdarlar"dan başka 30-40 kadar "İç ağaları" ve bir o kadar da "Çuhadar"ları bulunur. Bunlardan İbrahim Kethüda adında biri, bir defasında atlarının bir miktarını bazı adamlarına vermiş, sonra; "Artık altmış atım kaldı; bundan sonra kimseye veremem" demiş.

KETHÜDA: Aslı Farsça'dır. Türkçe'de "kahya" da denir. Bir yeri idareye memur güvenilir kişi anlamındadır. Osmanlı teşkilat tarihinde bu adla anılan pek çok memuriyet vardır.

MÜHÜRDAR: Eskiden devlet adamlarının mühürlerini muhafazaya ve onun emriyle gereken evrakı mühürlemeye memur olan kimseye verilen ad.

İÇ AĞALARI: Sadrazam ile diğer devlet erkanı (adamları) ve daireleri (evleri) halkından bir kısım iç ağalan olarak çağırılanlar şunlardır: İmam, kaftan ağası, peşkir ağası, berberbaşı, macun ağası, ibrikdar (padişahın veya vezirlerin yanlarında bulunan leğen, ibrik hizmetine bakan kimse), seccadebaşı, müezzinbaşı, ve bunların emrindekiler.

ÇUHADAR: Enderun adamlarından en itibarlısı olan Has odaya mensup en yüksek ağalardan üçüncüsü. Silahtardan sonra ve Rikapdardan evvel gelirdi. (Mithat SERTOĞLU; "Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi", S. 70,

Birinci Abdülhamid'in sadrazamlarından "Halil Piramit" Paşa'ya bir Hint elçisi bir yardım olmak üzere 5000 kese verebileceğini söylediğinde, adı geçen vezir: "Ol kadar parayı ben ve yanımızda bulunan Kapudan Paşa pederimiz dahi verebilir " demiştir ki zamanımız yılı (1328 H.-1912 M.) hesabıyla 280.000 altın eder.

Üçüncü Selim (1789-1807) öldürüldüğü zaman, kargaşalıkta katlolunan Valide Kethüdası Yusuf Ağa ve İbrahim Kethüda ve gizli sıtma Hacı İbrahim'in ele geçen çok değerli malları, Kaymakam Köse Musa Paşa ve vesair yağmacılar tarafından alındıktan sonra, geri kalan malları 30. 000 keseden fazla çıkmıştır ki bu da 1.500.000 altın değerindedir. (A. RASİM; "Osmanlı Tarihi", Cilt 4., S. 1604-1605.)

Devlet parasızlıktan kıvranırken, devlet adamları kadar zengin olması ve çökmekte olduğunu gördükleri devlete yardım bir tarafa halâ da soymaya devam etmeli oldukça düşündürücüdür.

 

ABDÜLMECİT DEVRİ (1839-1861)

 

Osmanlı ordusunun Nizip'te Mısırlılara yenildiği haberini alan II. Mahmut ölmüş, yerine oğlu Abdülmecid tahta oturmuştu. Osmanlı padişahlarından Osman ve Orhan Bey hariç olmak üzere geriye kalanların annelerinin hemen hemen tamamı devşirme yabancı kızlardır. Abdülmecit'in annesi de bir Fransız kızı idi.

Abdülmecit tahta geçtiği zaman Hüsrev Paşa'yı sadrazam seçmiş, Londra Sefiri Reşit Paşa’yı da dışişleri bakanı yapmıştı. Reşit Paşa, Sultan Mahmud'u daha önce yeni bir idare sistemine ikna edememişti. Ancak, buna Abdülmecid'i razı etti. 1839 Kasım ayında, Gülhane Meydanı'nda padişahında hazır bulunduğu törende "Gülhane Hattı Hümayunu" olarak bilinen reform yazısını okudu. Bu ferman, idare, askerlik, adli, ticaret, maarif (eğitim), maliye başka teşkilatların her koluna ait yapılacak olan yenilikleri anlatıyordu.

Gerçekten de, devlet işlerini her yanı yeniden düzenlenmeyi muhtaçtı. Hele hele mali durur acınacak halde idi. Parasızlığa çar bulmak ve eskiden beri sürüp gelen para işlerine düzen verme zaman çoktan gelmişti. Fakat, israf ve sefahat Abdülmecit devrinde de devam ediyordu. Bir tarih boyunca devam eden binbir acı gerçeklerden Osmanlı Padişahları hala ders almamışlardı.

Abdülmecit devri yeni bir "Lale Devri" (1703-1730) gibiydi. Abdülmecit, oğulları için Binbirgece Masallarını andıran sünnet düğünleri, kızları için de, nişan, nikah ve evlenme eğlenceleri tertip ederek yüzbinlerin erimesine emirler veriyordu.

Yeni yaptırılan köşkler, yalılar, saraylar, hâzinenin güçsüz omuzlarına yüklenmişti. Maliye Bakanı Nafiz Paşa azledildi. Maliye bakanlığı kaldırıldı ve yerine iki defterdarlık kuruldu. Ama, çok geçmeden yine maliye bakanlığının kurulması emredildi. Padişahın israf ve debdebe düşkünlüğü İstanbullulara da geçti. Konaklarda faytonlar, süslü arabalar birbiri ile rekabet ediyordu. Yapılan bir hesaba göre, bu dönemde İstanbul'da vükela (vekiller) ve zenginlerin konaklarında toplam 50.000 köle, ayrıca 40.000 de hizmetçi bulunuyordu. Bu yiyici ve tüketici sınıfı doyurmak, giydirmek ve beslemek lazımdı. (Ekrem KOLERKIL1Ç; "Osmanlı İmparatorluğunda Para", S.127, ANKARA-1958.)

Cevdet Paşa "Maruzat"ında" diyor ki:

Sultan ve kadın efendiler, zamanın hükmüne uyarak arabalarla gezmeye başladılar. Herkese üstün görünmek için israf ve sefahata daldılar ve onlar da borçlandılar. Kahveciler ve Baltacılar pek acaip davranışlara başladılar. Örneğin, bir tacirden yüz bin kuruşa mal alırlarsa, elli bin kuruş da nakit alıp yüz elli bine senet verirlerdi. Bu suretle saray, üç yılda üç milyon kese borçlandı ki, hesaba göre bu 1.5 milyon altın edermiş.  Bu alabildiğine israf ve ölçüsüz hareketler genel ahlakın bozulmasına aşmıştır.

      KADIN EFENDİ: Kadın efe: içinde bir derecedir. Saray cariye1

1-    Acemiler,

2-    Cariyeler,

3-    Şakirtler,

4-    Ustalar,

5-    Gedikliler.

 

Gediklilerden sonra gelen derece en yüksek olup buna "kadın" denirdi. Gedikliler, mutlak surette, çamaşırcı, çeşnigir (sofracı), türünden bir vazife sahibi olup kendilerine usta ünvanı verilirdi. Bunların içinden en genç ve en güzel olan 12'si padişahın şahsi hizmetlerinde bulunurlardı. Padişahın gönlünü çelmeye muvaffak olana "Has odalık", "Gözde", veya "İkbal" adı verilirdi, ikbal, bir kaç tane olursa en gözde olanına "Başikbal" adı verilir ve padişahın hanımlarından biri ölür veya gözden düşüp eski saraya gönderilirse onun yerine geçerek "Kadın" Unvanını alırdı. Bunlar hükümdarın karısı sayılır, sayıları dörtten yediye kadar olurdu. En sevilenine "Haseki", çocuk doğuranlarına da "Haseki Sultan" denirdi.

Borç çoğaldıkça, çare aranmış, çıkar yol olarak yine para düzenlemesine gidilmiştir. Bunun için 1840 tarihli bir fermanla para tashihi (düzenlemesi) için emir verilmiştir. Yeni paraların basılması için İngiltere'ye yeni makinalar ısmarlanmış, bu işlerle ilgili uzmanlar getirtilmiştir.

Basılacak paraların vezin (tartı) ve ayarları üzerinde incelemeler yapılırken, mali durumun gittikçe artan zorluk ve sıkıştırmalar; iş başındakileri bunaltmış ve iyi kötü bir an önce bu işe bir çare bulmaya zorlamıştı.

O zaman Bab-ı Ali tercümanı olan Münif Efendi layihasına göre kağıt para çıkaracaklardı. Tarihte bunun örneği vardı. Vaktiyle Çin'de Kubilay Han kağıt para çıkarmıştı. Türkiye'de "Kaime-i Mutebere-i Nakdiye" adını alacak olan bu paralar halka yılda % 8 gibi bir faiz sağlayacak ve 8 senede karşılığı altın ve gümüş olarak ödenecekti. Bu paraların en büyüğü bir keselik, yani 500 kuruşluk idi. Paralar ülkenin her yanına dağıtıldı. Ancak, kaimelerin sahteleri piyasayı doldurdu. Bu paralar el yazısı ile büyük kağıtlar üzerine yazılmış ve Maliye Bakanı Saip Paşa’nın mühimi ile mühürlenmişti. 1840 yılı ocak ayında bu paraların ortadan kaldırılmasına ve yerlerine matbaada basılmışlarının konmasına karar veridiyse de, bu karar ancak 1842'de, yani iki yıl sonra uygulanabildi.

Bundan sonra ayrı ayrı zamanlarda basılan Kaime-i Mutebere-i Nakdiyeler daha az sayıda çıkarıldığı gibi faizi de % 8 den % 6 ya indirildi. Paraların boylan küçültülmüş ve daha kullanışlı bir hale getirilmişti. Üzerlerine kabartma tuğra basıldığı gibi ayrıca Maliye Nezareti (Bakanlığı) tarafından da mühürlenmişti. On ve yirmi kuruşluk ufak kaimeler faizsizdi, ancak İstanbul'da geçebilecekti.

Saip Paşanın yerine Maliye Nazırı olan Saffet Paşa zamanında maliye işleri düzeldi, maaşlar ve masraflar günü gününe ödenir hale geldi.

Fakat, kaimelerin devamı faydalı bir şey değildi. Birkaç defa bunların kaldırılmasına gidildi. İlk önce faizli kaimeler kaldırılacaktı. Memurlardan ve Osmanlı Tebaası (uyruğu) ahaliden bir buçuk milyon liralık iane (yardım) toplandı. Faizli kaimelerin bir kısmı toplanarak darphanenin bahçesinde ve padişahın önünde yakıldı. Bu sıralarda (1854). Şam'da bir isyan çıktı. İane (yardım) olarak toplanan paranın bir kısmı bu isyanı bastırmak için kullanıldı.

 

İLK BANKALAR VE BATIYA BORÇLANMA

 

Daha önce, Hicri 1265-1266 (M. 1849) yılında 25 milyon kuruş yatırılarak 100 milyon kuruduk hisse senedi çıkaran Türkiye'nin, ilk bankası kurulmuştu. Bu bankanın adı: Dersaadet Bankası (İstanbul Bankası) idi. Ancak, bu banka başarı gösterememişti. Konmuş olan sermaye tamamen kaybolduğu gibi 35 milyon da borca girilmişti. Dersaadet Bankası tasfiye edildi ve yerine 100 milyon kuruş sermaye ile "Galata (Bank-ı Osmani)" adında yeni bir banka kuruldu.

Kaime-i Mutebere-i Nakdiyenin ortadan kaldırılamayan kısımları bu banka tarafından toplanacaktı. Ama, bu seferde Kırım Harbi (1854) başlamıştı. Artık, mevcut kaimelerin toplattırılması bir yana, ordunun bulunduğu yerlerde geçmek üzere 171.250 kese tutarında ordu kaimeleri bile çıkarıldı.(O zamanlar bir kese 500 kuruşa karşılık geliyordu.)

24 Ağustos 1854 yılında Londra'daki "Palmer" ve Paris'teki "Goldschmid" bankaları ile bir sözleşme yapıldı. Osmanlı Devleti % 5 faizli 3 milyon İngiliz Lirası borç para alacaktı. Buna karşılık olarak Mısır vergisinden yılda 30 bin kuruşluk karşılık gösterildi. Bu paralar Mısır Hidivi tarafından doğrudan doğruya adı geçen bankalara teslim edilecekti. Ödemede gecikme olursa, bunu İngiliz ve Fransız hükümetleri karşılayacaklarını taahhüt etmişlerdi. Bu noktaya dayanarak, Osmanlı Hükümeti tarafından alınan paraların sarfedilme şeklini kontrol etmek üzere Fransız maliyecilerinden bir komisyon kurulmuştu. Böylece ilk istikraz (borç) sağlandı. Ancak, daha Kırım Savaşı bitmeden bu para tükeniverdi. Kırım Savaşı zaferle ve Sivastopol’un ele geçirilmesiyle (2 Mart 1855} sona erince ordu kaimeleri ortadan kaldırıldı. Sıra artık geri kalan Kaime-i muteberelere gelmişti. Fakat, hâzinede yine gelenekselleşmiş bir para darlığı vardı. Bu kaimelerin kaldırılması zorunlu idi. Yabancı devletlerden tekrar borç alınması düşünüldü.

Eylül 1855'teki bir kanunla, devlet bütçesinin yıllık olarak daha önceden hazırlanması, gelir ve giderlerin bölümlere ayrılması ve hâzinenin kurulması sağlandı.

Aynı yıl (1855) içinde "Rotschild Bankası”ndan (dünyaca ünlü bir Yahudi bankası) 5 milyon İngiliz Liralık ve % 4 faizli ikinci bir borç yapıldı.

Dışarıdan alınan bu borç paralarla birlikte, iç borçlanmalar ve tahviller çıkarılmışsa da halk bunları tutmamıştır. Yukarıda etraflı bir şekilde anlatıldığı üzere borçla elde edilmiş olan bu paralar, devlete gelir getirecek yerlere bağlamamıştı. Devlet ileri gelenleri hala mehtap alemleri ve zevk-ü sefa ile meşguldü. Saray masraflarını karşılamak için sarraflardan % 45 faizle para alıyorlardı.

Kaime-i muteberelerin kıymeti de gittikçe düşüyordu. 100 kuruşluk bir adet altın lira 160 kuruşa yükselmişti. Ahali ızdırap içindeydi. Padişah ve vekiller (bakanlar) hakkında söylenmedik bir şey kalmıyordu. Elçilere imzasız mektuplar yazılıyordu. Artık anlaşılan oydu ki, yeni bir borç yapmaktan başka çare kalmıyordu. Nitekim, Avrupa'nın borç verecek kurumlan, devletin mali imkanlarına güvenli bir gözle bakmıyorlardı. Hükümet, memur maaşlarında kesinti yapmayı ve bir maliye meclisi kurmayı göze aldı.

İngiliz Elçisi, hükümetin gelirini arttırmak için, Bab-ı Ali'ye (hükümete) bir proje verdi. Bu projede, Osmanlı topraklarında yabancıların da emlak kiralamalarını ve satın almalarını teklif etti. Sonunda mali meclise üç yabancı üye alındı. Vergi alma usullerinde ıslahat yapmayı ve kağıt paranın kaldırılmasını incelemeye başladı. Bu hareketler ve özellikle Osmanlı Bankası'nın kurulmuş olması Avrupa kurumlarını kısmen de olsa tatmin ettiğinden, Londra'daki Palmer müessesesinden 1858 yılında 5 milyon liralık yeni bir borç yapılması mümkün oldu. Bu borçlanma ve diğer borçlanmalarla yapılan sözleşmeler "Düyunu Umumiye"nin ilk temel taşlarını oluşturdu.

Saray borçlarının düzenlenmesi için, 1859 yılında halk arasında "Konsolid"* denilen % 6 faizli ve 24 senede ödeme şartlı "Eshamı cedit" çıkarıldığı gibi, yine 1859 yılı içinde % 6 faizli başka tahviller de çıkarıldı.

1860 yılı dördüncü dış borçlanma yılıdır. Çünkü iç ve dış borçların toplamı bir hayli kabarmıştı. Bunların hiç olmazsa faizini ödemek zorunlu idi. Bab-ı Ali borç için bir kez daha Londra'ya başvurdu. İngiltere şart olarak, devletin tasarrufunda bulunan araziye yabancıların da tasarruf hakkının tanınmasını, vakıf sisteminin kaldırılmasını, Osmanlı maliyesinin kurulacak milletlerarası bir komisyon tarafından kontrol edilmesini ileri sürdü.

Osmanlı Hükümeti bu şartları kabul etmeyerek Paris'e başvurdu ve % 6 faizli 400.000.000 Franklık borç yapmaya muvaffak oldu. Nitekim, bu miktar sonradan 29 Ekim 1860’da 2.037.000 sterline  indirildi. Karşılık olarak, gümrük ve tuzlu balık resimleri, Filibe gülyağı resmi, Edirne ipek resmi gibi vergiler gösterildi.

*KONSOLİD: Uzun vadeye çevrilen borçlanma; ana paranın ödeme tarihi belli olmayan ve yalnız faizi ödenen devlet tahvili.

(R.E.KOÇU’dan:

YİNE BİR SERVET

Hadim Süleyman Paşa, Mısır valisi iken bir Hint denizi seferine çıkmış, Güçerat sahillerine kadar gitmiş idi. Ne miras bıraktığı bilinmiyor; yalnız yanında daima bin nefer tuvana ve şehbaz muhafız kölesi bulunduğundan bahsediliyor. Bu bin delikanlıya en kıymetli kumaşlardan esvaplar kestirir, bellerine mücevherli altın kemerler bağlatır imiş... Hint seferinden dönüşünde gaza ganimeti olarak devlet hâzinesine, kilitlerine kurşun dökülmüş 300 sandık dolusu altın ve elmas göndermiş. Tabii bu koca paşanın kendi hissesine ne ayırdığını da soran olmamış... Osman Gazi'den Atatürk’e, s. 54)

 

SULTAN ABDULAZİZ DEVRİ (1861-1877)

 

Abdülmecit zamanında, hükümetin arzu ve davetiyle, Fransa, İngiltere ve Avusturya Devletlerinden gönderilen maliye uzmanlarının da bulunduğu özel komisyon, 1860 Ekim ayında kurulmuştu.

Komisyon, devletin bozulan mâli işlerine çare arayacaktı. Bu komisyonun yetkileri sonraları daha da artırılmış ve "Hazine Şurayı âlisi" adım almıştı. Komisyonun aldığı kararlar arasında kaimelerin 18 yıl daha tedavülde bırakılması da vardı. Abdülmecit bu karan tatbik edemeden öldüğü için uygulama Abdülaziz'e kalmıştı.

Abdülaziz padişah olur olmaz bol miktarda kaime (halk buna kayme der) çıkarttı. Bu bolluk, kaimelerin kıymetlerinin düşmesine neden oldu. 100 kuruşluk bir altın lira, kaime olarak 250 kuruşa yükseldi.

H. Dünya Savaşı’ndan önce 1936-1937 yıllarında, değeri 8-9 kağıt lira olan bir liralık Reşat altının bugün 12.000 kağıt liraya yükseldiği gibi, 12 Aralık 1861 Perşembe günü, bir altın lira 350 kuruş kaimeye çıktı. Bu hususta,

Cevdet Paşa Tarihinde şu bilgilere rastlanıyor:

Hazine son derece sıkıntı hâlinde idi. Günden güne bu sıkıntı şiddetleniyordu. Kaime ile 100 kuruşluk altın bir gün içinde 300 kuruşa kadar çıktı ve ertesi gün 300'ü geçti. Ardından 400'e varır varmaz piyasada hiç geçmez oldu. Ekmekçi, bakkal, kasap Kaime almadılar. Halkın elinde ise Kaimeden başka para olmadığından pek çok kimseler aç kaldı. Parası olanlar üçer beşer günlük ekmek aldılar. Böylece ekmekler bitti, sonraya kalanlar ekmek bulamaz oldu. Çok alanların ellerinden zorla ekmek almaya kalkıştılar. Sokaklarda ekmek kapışmak gibi ihtilal alâmetleri görüldü. Bunlar da bu hâli görerek silah ve cephane tedarikine kalkıştılar. Dükkanlar kapandı. İstanbul'u dehşet istila etti. Herkes ne yapacağım şaşırdı. Altının kağıt para karşısındaki değerinin korkunç bir biçimde artması hükümeti telaşlandırdı. Kaimelerin 18 yıl dal tedavülde kalması kararından vazgeçilerek, ne olursa olsun Kaimelerin ortadan kaldırılmasına karar verildi.

Bunun için de beşinci bir borçlanma yapılmaya girişildi. Londra'dan 8 milyon Sterlin borç alındı. Bu tedbirler sayesinde, 13 Temmuz 1862 tarihinde kaimeler, çekilmesine başlandı. 12 Eylül 1862'de Kaimelerin çekilmesi sona erdi.

Bu suretle, Osmanlı İmparatorluğunu Abdülmecit zamanında başlayan ilk kağıt parası 23 sene devam etmiştir. Fakat kaime de banknot demek değildi. Asıl banknot olan 1863 tarihinde Osmanlı Bankası çıkarmıştır. Çünkü bu hak, kanunen Bank-ı Osmani’ye verilmişti. 1863 Nisan'ında 8 milyon Sterlin tutarında altıncı borçlanma da yapıldı.

Abdülaziz zamanında, 1864 ile 1868 yıl lan arasında Türkiye demiryolları yapın imtiyazı ve İstanbul Tünel İşletmesi müsaadesi verildiği gibi, 1868 yılında da Emniyet Sandığı kurulmuştur.

 

II. ABDULHAMIT (1876-1909)

II. Abdülhamit, Abdülmecit ile Tiri müjgân Hanım'ın oğludur. Tahta oturduğu zaman, Abdülaziz döneminde başlayan Bosna ve Hersek İsyanı, Bulgaristan'a da atlayarak devam ediyordu. Hatta, Beşinci Murat'ın pek kısa saltanatı devrinde çıkan Sırp ve Karadağ Savaşı da sürüyordu.

Kanun-i Esasi'nin (Anayasanın) tanım ve kabulü ile Birinci Meşrutiyet ilân edilmiş, mebuslar meclisi toplanmıştı. Devlet hâzinesi, gerilerden gelen geleneksel sıkıntı içerisinde idi.

Rusların tutumundan, bir Osmanlı-Rus Savaşının çıkacağını anlayan vekiller, savaşın gerektireceği masrafları karşılamak üzere kağıt para çıkarma lüzumunu duydular. H.1293 (M. 1876) Ağustosunda, 600.000 keselik (bir kese 500 kuruş hesabıyla) kaime çıkarmayı kararlaştırdılar. Bu miktar 3 milyon lira tutuyordu. 24 Nisan 1877'de Ruslar Osmanlılara savaş açtılar.

Kaimelerin çıkarılması, Osmanlı Bankası'nın müsaadesiyle yine onun kontrolü altında yapılacaktı.

Abdülmecit devrinde çıkarılan kaimelerin sakıncalı tarafları göz önünde tutularak, bu defa çıkarılan kaimelere sıra numarası konmuş, Maliye Nezareti ve Osmanlı Bankası mühürleriyle de mühürlenmişti. Böyle yapıldığı hâlde, yine de taklitleri piyasada görüldü. Altın günden güne yükseliyordu.

Abdülaziz devrinde (M. 1873 ),Osmanlı altını 101.5 gümüş kuruş iken:

18 75 yılında: 102.2 5 kuruşa,

1876           yılında : 103.15 kuruşa (Abdül-hamit devrinde),

1877           yılında : 105 kuruşa (Rus Savaşı başladığı zaman),

1878           yılında: 106.5 kuruşa,

1879 yılının başında 107 kuruşa, aynı yılın son aylarında ise 108 kuruşa yükselmişti.

Altının bu yükselişinde savaşın etkisi olmakla birlikte, dünyada gümüş istihsalinin (toplanmasının) artması ve değerinin düşmesiyle birlikte, Osmanlı Darphanesi'nde sürekli gümüş para basılmasının sebep olduğu da söylenebilir.

Para düzenini sağlamak için çalışmalar başlamış, H.1292 yılında basılacak olan kağıt paralar için "Kavaim-i Nakdiye Nizamnanesi” hazırlanmıştır. Bu tüzük 8 maddelik olup, basılacak kağıt paraların en ve boylarının, renklerinin, ne miktarda basılacaklarının, para değeri bakımından cinslerinin (Yani 15, 20, 50, 100 kuruşluk paralar halinde basılacağının) gösterildiği maddelerden ibaret tüzüktür. Bunu uygulamak için bir komisyon kurulmuştur.

Alman bütün tedbirlere rağmen, 3 Mart 1878 Ayastefanos Anlaşmasından sonra, Osmanlı altını 230 kuruşa kadar artmıştı. Bu yüzden, altın da dahil olduğu hâlde bütün madeni paralar ortadan kayboldu. Buna karşı, Hükümet kaybolan madeni paraların yerine kaime çıkararak para yokluğunu örtmeye çalışıyordu.

1880 tarihinde, "Meskukatı Osmaniye Kararnamesi" çıkarıldı. Bu kararname ile mağşuş (karışık) paralar ortadan kaldırılacaktı ve çift maden (altın- gümüş) para sistemi yerine tek maden sistemi kabul olunmuştu. Kararnamede, Osmanlı parasının birimi, Osmanlı altınıdır denildiği hâlde, gümüş para hakkında, en çok kabul edilecek olanı tayin edilemediğinden uygulamada aksaklıklar baş gösterdi.

Mağşuş paralar da kaldırılamadığından ortaya "Sağ Para-Çürük Para” meselesi çıktı. Bu yüzden memleketin her yerinde aynı paranın değeri başka idi.

Sonunda, 1882 yılındaki bir kararnameyle, dışarıdan alınan borç paralar için, alacaklı vekillerin kurmuş oldukları Düyunu Umumiye" idaresi meydana geldi. Bu kurum her ne kadar devletin istiklâli ile birleşecek bir iş değilse de, yerli ve yabancı alacaklılar alacaklarından emin ve memnun kaldıklarından, Osmanlıların ileride yapacakları yeni borç atımlarına uygun bir alan hazırlanmış demekti.

Diğer bir konuya geçmeden önce bazı vezir ve sadrazamların servetlerine ait bir döküm daha yapacağız.

Rüstem Paşa (Ö.1560- ), Hırvat asıllı bir devşirme olup, lâkabı Bitli Rüstem'dir. Kanuni Sultan Süleyman'ın damadı olan Rüstem Paşa, Mihrimah Sultanın da kocasıdır. İki defa sadrazam olmuş ve toplam 14 yıl sadrazamlık yapmıştır. Rüşvet alan, hatta devlet yönetimine rüşveti sokanların ilki sayılır. Çok zengindir ve bırakmış olduğu servetin bir kısmı aşağıya çıkarılmıştır:

5000 Yazma kitap,

8000 Kur'an,

130 Murassa (Mücevher) ciltli Kur'an,

1700 Köle,

780.000 Düka altım (1965 rayicine göre, yaklaşık: 428.000.000 TL.),

100 Milyon akçe değerinde külçe | gümüş ve gümüş para (1965 rayicine göre: 1.2 milyar TL.),

1160 Deve,

2900 Binek at,

130 Çift altın üzengi,

1100 Altın üsküf (Börk gibi başa giyilen bi rşey),

600 Gümüş eğer,

500 Murassa (Mücevherli) altın eğer,

5000 Hil'at (Çok değerli kumaş ve kürklerden yapılmış kaftan.),

80.000 Parça tülbent,

2000 Zırh,

1500 Gümüş tulga (Miğfer),

1000 Gümüş şeşher (Topuz),

860 Murassa kılıç,

1000 Çiftlik (İmparatorluğun her köşesine dağılmış),

466 Değirmen,

33 Çok değerli iri taş (Elmas)

(T.Yılmaz Öztuna: "Türkiye Tarihi", Cilt 6, S.137, 1965.)

Aynı liste daha kabarık olarak Kamil Paşa'nın "Tarihi Siyasi", cilt 1, sayfa 235 ve 21-OS-1975 tarihli "Hayat Dergisinde" bulunmaktadır.

Nasuh Paşa, I. Ahmet Devri ( 1603-1619) sadrazamlarından olup, bir Rum'un oğlu idi. Mala, paraya, attın ve elmasa çok düşkündü. Hazine bomboştu, saray kadınlarının sıkıştırması karşısında padişah bunalıyor, ancak Nasuh Paşa'nın haftadan haftaya gönderdiği altın dolu keseleri gördükçe derin bir nefes alıyordu. I. Ahmet, bu becerikli sadrazamdan öylesine memnundu ki, bu hoşnutluğunu açıklamak için henüz üç yaşındaki kızım bu koskoca vezire nikah bile etmişti.

Zamanla Nasuh Paşa da gözden düşmüş ve başı kesilmişti. Nasuh Paşa'nın malından padişahın eline geçenler şunlardı:

" 1.000.000 Duka altım kıymetinde kilerler dolusu inci ve o kadar nakit para, altın gümüş kaplanmış, kıymetli taşlarla (elmasla) murassa (süslenmiş) 1018 kılıç ki; bunlardan elmas ile süslenmiş olan bir tanesinin değerinin 50.000 Duka olduğu tahmin edilmiştir. Mağaralar dolusu, Acem ve Mısır halıları, sırmalı kumaşlar, atlaslar, kadifeler, 400 çift altın üzengi, 18.000 deve, 400 baş yük hayvanı, 400 baş asil kısrak olmak üzere, 1100 baş at, 6000 sığır, 500.000 koyun, sayısız cariyeler ve köleler. (Ziya ŞAKİR; "Maktul Vezirler", S.76, İstan-bul-1944.)

III. Selim zamanın (1789-1807) da Silistre muhafızı Abdi Paşa'nın öldükten sonra bıraktığı servetin küçük bir kısmı. Bilindiği gibi, III. Selim zamanı imparatorluğun iflas ettiği, yabancı devletlerden borç almak ve aramak durumuna düştüğü bir devirdi.

41.648

Altın,

18.280

İstanbul Zeri Mahbubu (Altın),

2.954

Mısır Altını .702

Macar ve fındık altını

18.500

Nakit mevcudu

Abdi Paşa'nın yakınlarından gizli mallan sorulduğunda paşamızda olan mal ve eşyanın hesabı yoktur, yalnız bundan önce haremini (karısını) Kütahya'daki çiftliğine gönderdiği vakit mallarının 150 deve ile taşındığını söylemişler.

 

16'INCI YÜZYILDA FAİZ MESELESİ

Memlekette altın ve gümüşün azalması, mali darlığın artması gibi hadiseler köylülerin vergi yükünü çok artırmıştır. Bütün 16'ncı yüzyıl süresince reaya (köylü halkı)nın  vergilerini  ödemekte büyük bir zorluk  çektiklerini görmekteyiz. Hükümetin akçeyi sık sık değiştirmesi, kalp ve kırkık akçenin piyasaya dağıtılması, yani bu bozulmuş akçelerle hakikileri veya altın arasındaki mübadele oyunları hep köylü halkı zarara sokuyordu.

Daha birçok nedenlerle, çiftçi ve köylü halkın büyük bir para darlığı içinde bulunmaları, Osmanlı İmparatorluğunun “ileri köy” formasyonu bozacak biçimde birtakım olayların cereyanına meydan vermişti.  

Önce, parasızlığın kârlı bir faizcilik yarattığı kolayca müşahede (gözlem) olunmaktadır. “Müamele-i Şerive" dinsel açıdan faiz fiyatı % 10-15 tespit olunmuşken, "Ribaburlar" faizciler % 30 dan aşağı para vermiyorlardı. % 60 ile faizcilik edenler çoktu. 16'ncı yüzyılın ortalarında en iyi kazanç getiren işin faizcilik olduğunda şüphe yoktur.

Gerçekten de bu sayede, Anadolu'da büyük sermaye sahibi Ribahurların (faizcilerin) türediğini görüyoruz.

Faizcilik, Rumeli taraflarında da almış yürümüştü. 1565'te, Mora Beyi'ne ve bu sancakta olan kadılara yazılan bir fermanda anlatıldığına göre, zeamet, tımar sahipleri ile birtakım zenginler, fakirlere "Seleme” yoluyla akçe verip, ürünlerini daha meydana gelmeden almış oluyorlar ve tekrar kendilerine satmak suretiyle. 100 akçeyi reayadan 2-3 yıl içerisinde 1000 akçe olarak geri alıyorlardı. Bu insanlar, borçlarım ödeme imkânı bulamıyorlar ve çaresizlik içerisinde yerlerini terkederek gidiyorlardı. Geriye kalanlar da ziraatla uğraşmaktan aciz bir hâlde faizcilere hizmet ediyorlardı.

Hükümet, % 15 den fazla faiz alanların cezalandırılacağı hususunda emirler veriyorsa da hiçbir fayda sağlamıyordu.

Hükümetin sürekli mücadelesine rağmen, faizcilik zirai ekonominin yapısını kemirmeye devam ediyordu. 1572’de bütün Rumeli sancaklarına yayınlanan genel bir fermanda:

"Ribahurlar (faizciler) reayaya % 15-16'ya belki daha ziyade akçe verip zamanı geldikte reayada akçe bulamamakla, emlak ve bağ bahçelerini vesair yerlerini ve yurtlarını rehin tarikiyle (yoluyla) alıp reayayı kendi çift ve çubuk vesait hizmetlerinde ücretsiz çalıştırıp, akçe deyu tazyik eylemekle bütün mallarını sattırıp zulmeylemekle reaya bu yüzden fakir ve parasız olup yurtlarım terkedip memleketin harabe olmasına neden olmuşlardır' deniliyor.

Sonuç olarak bu durum karşısında:

Köylüler kendi başlarına ziraat etmek imkanlarını kaybettikçe, onların ellerinden çıkan topraklar üzerinde aynı ölçüde bir çiftlik rejimi kurulmakta idi." (Prof.Dr. Mustafa AKDAĞ; "Türk Halkının Dirlik Düzenlik Kavgası", S.61-64, Bilgi Basımevi, ANKARA-1975.)

Bu ağır vergiler ve faizler yüzünden yerlerini yurtlarım çift ve çubuklarını bırakıp köylerinden ayrılanlar o zamanın hukuk dilinde "Çift Bozan” adını alıyorlardı. Bu çift bozanlardan "Levendat" (Leventler) ve  “Suhtevat” (suhteler, softalar) denilen ayrı karakterlerde iki yeni tip insan zümresi meydana geliyordu. Bütün Anadolu’da ve Tuna ile Vardar’ın çevrelediği Rumeli'de, bu Levendat ve Suhtevat grupları asayişi bozuyorlardı. Halk ve hükümette, bunların varlığından büyük endişe ve güvensizlik duymaktaydı.

 

16.INCI YÜZYILDA FAİZ MESELESİNE BAĞLI OLARAK TOPRAK REJİMİNİN DEĞİŞMESİ SOSYAL KARIŞIKLIKLAR

1. Topraklarını kaybettikleri hâlde yurtlarını terketmeyenler. Bunların çocuklan "Suhte" olmuşlardır. Suhte, medrese öğrencisi, şimdiki terimiyle " Softa"lardır.

2.    Çiftlerini bozup yurtlarını terkedenler de "Levent" adını almışlardır. Her iki grupta büyük topluluk teşkil etmiştir.

3.    Yurtların terketmeyen köylüler, çocuklarım okutmak istemişler, köydeki okulları bitirenler, kasaba ve şehirdeki orta medreselere giderek imaretlere (şimdiki yurtlara) yerleşmiş ve bu suretle de "Suhte" olmuşlardır. 1550 sıralarında, bütün medreseler tıklım tıklım dolu idi. İşler yıl hocalarından icazet (diploma) alan binlerce öğrenciden ancak çok az bir kısmına. Bursa, Edirne ve İstanbul'daki daha yüksek medreselere yerleşme imkânı mümkün oluyordu. Bu yüzden önemli bir Suhte kitlesi imaretlerde yığılıp kalıyordu. Orta medreseden sonra tahsil müddeti 3 sene olan, yukarıda söylediğimiz üç şehirdeki yüksek medreselerden çıkanların da hepsi İstanbul'daki Süleymaniye ve Fatih Medreselerine girememekte idi. Böylece, Edirne ve Bursa'da ayrıca bütün Anadolu şehirlerinde pek kalabalık bir öğrenci kitlesi yaşamakta idi. İşte, XVI. yüzyılın ortalarından itibaren, Anadolu'da, kısmen de Rumeli'de harekete geçerek, halkın başına bela olan ve şiddetli tepkilere ve katliam denecek ölçü de kanlı cezalara rağmen bir türlü huzur ve sükun sağlanamayan "Suhte Kitlesi" böyle türemekte idi. ' (Prof.Dr. Mustafa AKDAĞ "Türk Halkının Dirlik Düzenli! Kavgası", S.70, Bilgi Basımevi ANKARA-1975.)

Yarım yüzyıllık "Celali Kavgası" süresince, bu olayların en dikkate değer eylemci grubu, medrese öğrencileri yani, "Talebe-i Ulum ya da Suhteler" olmuşlardır. İmaretlerde (öğrenci yurtlarında) ve medreselerde (Üniversitelerde) büyük bir öğrenci yığılması, buna karşı, öğrenimlerini bitirenlere iş verilmeme-sinden dolayı büyük ruhsal ve maddi bunalım işine düşen bu genç insanlar arasında önce ahlak dışı bir takım olaylar görülmüş, halkın kadın, kız ve genç çocuklarına tecavüzler artmış, köylere, kasabalara, gruplar halinde çıkan suhteler zorla yiyecek, para ve benzeri şeyler toplamaya başlamış ve hükümette haklarında kovuşturmaya başlayınca, eyleme girişmişlerdir.

Öğrenci ayaklanmalarındaki özellik şuradadır ki; bunların kimi bölgelerde ve arada çift bozanlarla (leventlerle) birleşip ortak hareket ettikleri görülmekle birlikte, suhte bölükleri hemen bütünüyle yalnız medreseli öğrencilerden oluşmuş bulunmakta idi. Doğal olarak, bu okumuş-yazmış; kitlelerini yöneten önderlerde, kendi içlerinden sivrilmiş kişilerdi.

Öğrenciler, karşılarında baş düşman olarak ehli örfü (idarecileri) görüyorlardı. Genel olarak, kadı, naip, müftü ve benzeri medrese kökenli görev sahiplerinden açık ya da kapalı destek gördükleri seziliyordu. Kendilerine halkın, özellikle de akrabalarının yardım ettikleri ve birlikte harekete giriştikleri görülüyordu. (Prof.Dr. Mustafa AKDAĞ; "Türk Halkının Dirlik Düzenlik Kavgası", S.20-21, Bilgi Basımevi, ANKARA-1975.)

4. Çiftbozan reayanın, büyük arazi sahiplerine hizmetkar olmayı kabul etmeyerek leventliğe itibar etmesi, Celali İsyanlarının psikolojik sebepleri bakımından önemlidir. Amacımız, Celali İsyanları olmamakla birlikte, her sosyal kıpırdanmanın önünde veya ardında bir takım ekonomik olayların bulunduğu gerçeği dikkate alınırsa, bundan önceki sayfalarda özetle anlatıldığı şekilde, Osmanlı Devletinin para işlerini ve mâliyesini bir türlü düzene koyamamış olması, kanunların uygulanamaması, yöneticilerin mal toplama hırsı, devletin dayandığı halk sınıfım ezmiş, esasen zirai üretim üzerine kurulan köy ekonomisini bozmuş, bu yüzden reaya ezilmiştir. Topraksız kalan köylüler ve bunları destekleyen çeşitli zümreler devlete karşı baş kaldırmışlar ve adalet istemişlerdir. Bunun adı "Celali isyanları" olarak tarihimizde yer almıştır. İsyanı hazırlayan sebepler özetle belirtilmiştir. Leventler, bu isyana katılan sınıflardan bir tanesidir. Zaman zaman asilerin de olaylar sırasında birbirlerine düştükleri görülmüştür. Konumuz dışında kaldığından dolayı, Celali isyanları meselesini burada noktalamayı uygun görüyoruz.

 

SONUÇ

Osmanlı Devleti'nin çöküş nedenlerinin başında, mâli durumunun sürekli olarak bozulmasının yanı sıra, bütün çabalara rağmen, para düzenini ve mâliyesini kuramamış ve koruyamamış olması yatmaktadır. Enflasyon hastalığına tutulmayan ülke yoktur. Ancak, bu hastalığı durdurmayı başaran ülkeler vardır. Enflasyonun sebepleri açık ve gerçek olarak tespit edilir, yöneticiler de bu gerçekleri kabul eder ve özel hayatlarım buna göre düzenleyerek halka örnek olurlarsa, ulusça uygulanacak çare ile duruma göre belli bir zaman içinde başarı elde edilir.

Osmanlı Devleti israf alışkanlığı içinde idi. Özellikle, üst kademedeki yöneticilerin servet toplama hırslarım gösteren zengin vezirlerin servetlerinden örnekler arzetmiştim. Hangi kaynaktan gelirse gelsin, para toplamak, mal sahibi olmak hırsına kapılmış hasta yöneticiler, devletlerin başlıca yıkıcıları oluyorlar.

Bu m arazi hırs, yani mal hırsı, her türlü ahlak ve inan, bağlarım kopardığı gibi, insanlığın başlıca alameti olan, in s sevgisini de öldürüyor, acımasız oluyor. İnsan sevgisi olmayan insandan her şey beklenir.

Bu tür bencillerde, yurt sevgisi, ulus sevgisi yoktur. Her çeşit ahlak kuralları onlar için saçma ve gereksiz şeylerdir. Bu gibiler adaleti satar, rüşveti yayar, ülkeyi ve milleti yokluğa sürükler. İşte Osmanlı Devleti'ni yönetenler, padişahlar, valide sultanlar, sadrazamlar ve vezirler başta olmak üzere, bu sonu felaketlere varacak yolda koşa koşa, koca bir imparatorluğu yıkmışlardır.

Eğer Türk Ulusu'nu yaşatacaksak, Türkiye Cumhuriyeti'ni sonsuza dek devam ettirecek ve Büyük Ata'mızın bize emanet ettiği ülkemizi onun en büyük arzusu olan "çağdaş uygarlık düzeyine yükselteceksek"; onun heyecanım ruhlarımızda taze tutmak, emir vasiyetlerinden ayrılmadan işaret buyurduğu amaca doğru yürürken, kişisel ihtiraslarımızı gemlemek suretiyledir ki, ulusal amaçlarımıza güvenle ulaşmayı başarabiliriz.

İnsanı, insanlığının bilincine vardıran yegâne kuvvet öğretim ve eğitimdir. Eğitim, öğrendiklerimizi nasıl uygulayacağımızı ve onlardan nasıl yararlanacağımızı öğretir. Milli inanç ve vicdanımızı kurar, bize kişilik kazandırır. Dost ile düşmanı, amaçla aracı iyice teşhis ederek tedbirli olmamızı sağlar.

Tarihimiz ibretlerle doludur. Özellikle, Osmanlı yönetimi cahil kişilerin elinde kalmıştır. Onlar, dost ve düşmanlarını tanıyamamışlar, böylelikle, kaderlerini tanıyamadıktan düşmanlarının ellerine bırakmışlardır. Biz, Büyük Ata'mızın Gençliğe Hitabesindeki "Düşman" sözüne önem vererek, bilgi ve tecrübelerimizle düşmanlarımıza fırsat vermeyerek, milletimize kusursuz hizmet vermek maksadıyla, öncelikle bize bu özgür ve bağımsız ülkeyi bağışlayan Ata'mıza bağlılığımızı belirtirken, bizleri yetiştiren büyüklerimize ve hocalarımıza minnet ve şükranı bir borç biliriz.

OSMANLI ÖLÇÜ VE TARTI BİRİMLERİ

1 Dirhem=3.148 Gram, şer’an (dinsel anlamda) ise 70 tane orta boy arpanın ağırlığında idi. Dirhem, Sultan Orhan zamanında verilen bir kararla, Şer’i Dirhemin 1/4'ü olmuştu.

Dirhem, dörde bölünerek, her parçasına "Denk", (yani 1 Dirhem 4 denk idi).

Denkin 1/4'üne "Kırat"

Kıratın 1/4'üne "Buğday,

Buğdayın 1/4'üne "Fitil"

Her Fitili ikiye bölerek, herbirine "Nakir",

Her Nakiri ikiye bölerek, herbirine "Kıtmir",

Her Kıtmiri ikiye bölerek, herbirine "Zerre" denmiştir.

1.5 Dirheme "Miskal" denirdi.

400 Dirheme “Okka”

400 Okkaya “Kantar”

4 Kantara “Çeki” denmiştir.

Namık Zeki Pakalın, Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü,c.I, sayfa 454)

1 Okka veya Kıyye 1282 Gram ve 400 Dirhem ediyordu.

1,5 Dirhem 1 Miskal

Denk, ¼ Miskal

Kırat, ¼  Denk

Çekirdek, 1/6 denk

Buğday, 1/4 Kırat

 Fitil, 1/4 Buğday

Nekir, 1/2 Fitil

Kıtmir, 1/4 Fitil

Zerre, 1/8 Fitil

44 Okka 1 Kantar

4 Kantar 1 Çeki ediyordu.

Para olarak, Dirhem aynı zamanda, 1 Dirhem gümüş ağırlığında olan para ünitesi karşılığında kullanılırdı. Yalnız, bunun ağırlığı 3.25 gram olmayıp, örfi* Dirhem 16 Kırat 2.30 Gr., Şer’i Dirhem 16 Kırat yani 2.0125 Gram olarak kabul edilmiştir. ("Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi", Mithat SERTOĞLU, Dirhem maddesi.)

*ÖRFİ: Eskiden kalma makbul şey veya adet yerine kullanılan bir terimdir, örf, adet, dünyanın düzeni, konulan kanun olup içinde padişahın siyaseti ve yasağı da bulunmaktadır, örfi Dirhem ise, padişahın koyduğu ve milletin alışıp adet olarak benimsediği, gümüş paralar için geçerli olan 16 Kırat, yani 2.30 Gramlık para birimidir. Bu "Örf* hususunda daha geniş bilgi için, Bkz."Osmanlı Tarihi Deyimleri Sözlüğü".

 

Kaynak: Ziya Uygur, Osmanlı İmparatorluğunda Para Durumu ve Enflasyon, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Ağustos-Eylül-Ekim 1998, s.59-63., 48-54, 58-62.

  
224 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam110
Toplam Ziyaret598314
Saat