• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
    • Görsel Destekli Tarih Videoları Sesli Tarih Menüsünde
    • Özgün Tarih Materyalleri
    • Tarihi Fıkralar
    • Tarih Yazılısından İnciler
    • Tübitak Tarih Proje Örnekleri
    • Sınavlar Bölümünde Bilgilerinizi Test Edebilirsiniz
    • Peygamberimizin Hayatı ve Örnek Ahlakı
    • KPSS Sunuları Yenileniyor
    • Bulmacalarla Tarih Öğreniyorum
    • Tarih Sunuları için tıklayınız.
    • En güncel tarih sunuları burada.
Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim

Filistin Meselesi

FİLİSTİN MESELESİ

 

FİLİSTİN’İN KISA TARİHİ

FİLİSTİN toprakları Akdeniz'in doğu kıyısında yer alır; Aşağı Litani Irmağı, Gazze vadisi ve Arabistan Çölü ile sınırlanır. Bugün İsrail ve Ürdün ile Mısır'ın bir bölümü bu topraklar içinde kalır.

Filistin adını İÖ 12. yüzyılda bölgenin güneyine yerleşen Filistler diye bilinen bir halktan alır. Bölge Museviler, Hıristiyanlar ve Müslümanlarca kutsal sayılır.
   Bu tek tanrılı üç büyük din için kutsal kabul edilen yerlerin büyük bölümü Kudüs yöresinde toplanmıştır.

Hz. İsa'nın doğduğu yer, Hz. Muhammed'in göğe çıktığı (miraç) yer sayılan Mescid-i Aksa, Hz. İbrahim'in kurban kestiği kaya Sahra (Hacer-i Muallak) Kudüs yöresindeki önemli kutsal yerlerden birkaçıdır. Kutsal Kitap'ta (Tevrat-İncil) Hz. İsa'ya ilişkin anlatılan öykülerin çoğu da Celile bölgesinde geçer. Filistin'de bilinen en eski yaşam izleri İÖ. 5000-4000 yıllarına uzanır. O yıllarda Filistin halkı, göçebe ya da yarı göçebe yaşamı sürdüren küçük topluluklardan oluşuyordu. Daha sonra Mısırlılar ile Hititler'in uzun süre uğruna savaştıkları bölge İÖ. 1286'da Kadeş Savaşı'yla kesin olarak Mısır egemenliği altına girdi. Bu yıllarda İsrailoğulları da Hz. Musa önderliğinde Mısır'dan kaçarak Filistin'e yerleştiler. Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın yönetimlerine sahne olan bölgede, sürgünler ve işgallerle dolu yıllardan sonra İ.Ö. 64'te Roma egemenliği başladı. Bu dönemde 30 yıllarına kadar Hz. İsa ortaya çıktı.Bu toprakların tanrı tarafından kendilerine vaat edildiğini öne sürerek İsrail Krallığı'nı kurdular. Filistin, İslamiyet' in doğup yayılmasına kadar İran, Mezopotamya, Yunan, Roma, Mısır ve Makedonya devletleri arasında sık sık el değiştirdi. Halife Hz. Ömer döneminde, 634-637 yılları arasında Filistin'in üç büyük kenti Gazze, Ecnadeyn ve Kudüs Araplar'ın eline geçti. Yörenin tümünün Araplar'ca fethi ise Abbasiler döneminde tamamlandı.1099'da Kudüs'ü ele geçiren Haçlılar burada bir Latin Krallığı kurdularsa da kısa ömürlü olan bu krallığa 1187'de Eyyubiler son verince, Filistin yeniden Müslüman egemenliğine girdi. Filistin 1516'da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katıldı. Bölgede 400 yıl süren Osmanlı egemenliği 1918'de sona erdi; Filistin İngiliz kuvvetlerinin eline geçti.

 

SİYONİZM NEDİR?

 

    “Siyonizm” teriminin kökünü oluşturan “Siyon” sözcüğü Musevi tarihinin ilk çağlarından beri Kudüs ile eş anlamlı olarak kullanılagelmiştir. Bu kelimeye Filistin’deki birinci Musevi tapınağının Babililer tarafından yıkılmasından sonra özel bir anlam verilmiş ve “Siyon”, yurtlarından kovulmuş Yahudi halkının Filistin’e dönme arzu ve özlemini benliğinde toplayan bir duygu hazinesi olmuştur.

Nitekim, “Siyon” adı ilahilerde sık sık geçer. Eski Ahit, “Babil nehrinin kıyısında oturup ta ağladık / Siyon’u hatırladıkça!” der.

    Siyonizm kelimesi bu kadar erken bir geçmişte kullanılmaya başlanmasına rağmen , bir siyasal  akımını simgeleyen bir deyim olarak modern anlamıyla ilk kez XIX. Yüzyılın son çeyreğinde bir Rus  Yahudisi olan Nathan Birnbaum (1864-1937) tarafından siyasal edebiyata sokulmuştur.

   Birnbaum kendisinin çıkarttığı Kendi Kendine Kurtuluş (Selbst emanzipation) adlı derginin 1 Nisan 1890 tarihli sayısında , Siyonizmi, Musevileri Filistin’de yerleştirmek amacını güden ve üyelerinin Yahudilerden oluştuğu bir siyasal parti örgütünün kurulması olarak anladığını dile getirmişti.Daha sonra kurulan Siyon Aşıkları denen örgütün çabalarıyla Filistin’deki Musevi nüfus ve faaliyetleri artmaya başlamıştı. Rusya ve Orta Avrupa’dan Yahudi göçü başlamadan Filistin’de Musevilerin eski “Yishuv” dedikleri bir Musevi yerleşimi vardı. Eski yishuv , çoğunlukla XVI. Yüzyılda İspanya Engizisyonu’ndan kaçmış ve o zamandan beri Osmanlı uyruğunda bulunan Sefardim Musevilerinden oluşuyordu.

Görülüyor ki, Siyon Aşıkları ,Filistin’de kolonizasyona başladıkları zaman o yörede bazı Musevi yerleşim merkezleri vardı. Bundan cesaret alan Siyon Aşıkları hemen kolonizasyona giriştiler. 

    İsrail’in kuruluşu öncesinde Yahudilerin 28 milyon dönümden oluşan Filistin’de sahip oldukları arazi miktarı 2 milyon dönümdü. Yani tüm Filistin topraklarının %7’si. Bunun 650.000 dönümünü Osmanlı Devleti döneminde mülk edinmişlerdir. 300.000 dönümünü de İngiliz işgalciler onlara bağışlamışlardır.

    200.000 dönümünü yine İngiliz işgalciler, Yahudilere göstermelik bir bedelle satmışlardır. Bu şekilde satılmayan arazilere de ağır vergi uygulamalarıyla el konulmuştur. 600.000 dönümü de, kendileri Filistin dışından olan, Lübnan ve Suriye’de ikamet edip Filistin’de mülk edinmiş bazı Arap kökenlilerden satın almışlardır. Buraya kadarki kısımda yani Yahudilerin 1948’e kadar edindikleri arazilerin 7/8’inde Filistinlilerin müdahalesi söz konusu değildir.

    250.000 dönüm araziyi de Filistinlilerden satın almışlardır. Yani Filistinlilerden aldıkları toplam arazi miktarı Filistin topraklarının %0,9’una (binde 9’una) tekabül ediyordu. Arazilerini satanlar da halktan çok şiddetli tepkilerle karşı karşıya kaldıklarından Filistin’i terk etmek zorunda kalmışlardı.

 

    OSMANLI DEVLETİ’NDE SİYONİZM HAREKETİ VE FİLİSTİN MESELESİ

 

    Yahudilerin Filistin’de bir anavatana sahip olma faaliyetleri, yani Siyonizm hareketi, 1880’lerde Rusya’da ortaya çıkan Yahudi aleyhtarlığı (anti-semitizm) karşısında Rusya Yahudilerinin Filistin’e göç etmek zorunda kalmaları ile başlamış ve Budapeşte’li yahudi gazeteci Dr. Theodor Herzl’in 1896 da yayınladığı “Yahudi Devleti” (Judenstaat) adlı eseriyle hızlanmıştır.

   Sultan II. Abdülhamid zamanında, Yahudilerin Filistin’e olan geri dönüş çabaları hızlanmıştı. Çünkü o zamanlar imparatorluk ekonomik olarak zor durumdaydı. 1881 yılında yabancıların borçlarını tahsil etmek için kurulan Duyun-u Umumiye, Osmanlı Devleti’nin tüm gelirlerin kontrol ediyor ve önemli bir kısmına el koyuyordu.

 Aslında bu durum, ulusal egemenlik ve bağımsızlık açısından kabul edilemezdi. Yahudi cemaatinin önde gelenleri padişahın içinde bulunduğu bu mali krizin farkındaydı ve sultana “dış borçların” ödenmesi konusunda yardım teklif ettiler.

     Birçok kez İstanbul’a gelen ve Avrupa’daki Osmanlı bonolarının ödenmesi için yardım önerenlerin başında Avusturyalı gazeteci Theodorl Herzl gelmekteydi.

     Theodorl Herzl 1886 ile 1892 yılları arasında beş defa İstanbul’u ziyaret etti. Fakat çabaları zaman kaybından başka bir şey değildi. Ne Osmanlı yöneticilerinden ne de Sultan II. Abdülhamid’in kendisinden herhangi bir cevap alamadı.

     Daha sonra Newlinski ve Herzl, Filistin’de Yahudi yerleşim yerlerinin açılması konusunda Abdülhamid’i ikna edebilmek için birlikte hareket etme kararı aldılar. Abdülhamid için Polonya’da muhbirlik yapan Newlinski, Herzl ve sultan arasında bir elçi gibi hareket ediyordu.

     Newlinski Herzl ile görüştükten sonra İstanbul’a giderek, Filistin’de oluşturulacak Yahudi yerleşim merkezleri karşılığında sultana 20.000.000 pound önerdi. Fakat beklendiği gibi Abdülhamid bu cömert teklifi elinin tersiyle itti. Sultanın cevabı oldukça net ve açıktı. Hiçbir surette, Filistin’de Yahudi yerleşim merkezleri oluşturulamazdı.

     Yahudiler bu şartları kabul ettikleri takdirde, Yahudi bankerler Osmanlı borçlarını yeniden yapılandıracaklar, bunun karşılığında ise madenlerin işletilme hakkına sahip olacaklardı. Mevcut madenler ve yeni maden ocakları Yahudiler tarafından işletilebilecekti.

Aslında mevcut durum ve gelişmeler Yahudilerin “ Yahudi Devleti” kurmaya istekli olduğunu gösteriyordu. Bunu başarabilmek için de öncelikle bütün dünyadan Filistin’e ya da yakın bölgeler Yahudi göçünün başlatılmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Özellikle Avrupa’dan gelenler tarımla uğraşan mültecilerdi. Fakat II. Abdülhamid Yahudilerin gerçek niyetini çok iyi bilmekteydi. Gerisini II Abdülhamid’in kendisinden dinleyelim:

 

“Siyonistlerin lideri olan Theodorl Herzl sözleriyle beni ikna edemedi. Onların amacı sadece tarımsal faaliyetler değil bunun yanında siyasi temsilciliklere ve kendi hükümetlerine sahip olmak istiyorlardı. Eğer benim buna izin vereceğimi zannediyorlarsa, Yahudiler gerçekten çok saf olmalılar. Yahudileri, Osmanlı tebaasının bir parçası olarak düşündüğümde seviyorum fakat onların Filistin hakkındaki planlarını düşündüğümde onlardan nefret ediyorum”

    Meşrutiyet ile birlikte azınlıklara verilen haklar, Yahudilerin de işine yaradı ve özellikle 1914 yılından sonra Filistin'deki Araplardan geniş topraklar satın alıp yerleşmeye başladılar. 1916'da İngiltere temsilcisi Sir Mark Sykes ile Fransa temsilcisi M.F.George Picot arasında imzalanan Sykes-Picot Antlaşması, Osmanlı topraklarını İngiltere, Fransa ve Rusya arasında paylaştırırken Filistin için de uluslararası bir statü öngörüyordu.
   Siyonistler savaş sırasında Başkan Wilson’a da etki yapmışlar ve Wilson’un da Siyonizm davasına kazanılması, İngiltere’yi de bu davaya karşı sempatik ve destekleyici bir durum almaya götürmüştür.

   Balfour Deklarasyonu adını alan belge, Yahudilerin anavatan davasında bir dönüm noktası olmuştur. İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour, 22Kasım 1917 de, Siyonist Federasyonu Başkanı zengin bankacı Lord Rothschild’a gönderdiği bir mektupta İngiltere’nin Filistin’de bir Yahudi anavatanının kurulmasını kabul ettiğini resmen bildirmiştir. Bu deklarasyon, 1918 yılı içinde, sırasıyla, Fransa, İtalya ve Birleşik Amerika tarafından da kabul ve desteklenmiştir. Paris barış konferansında Emir Faysal, Halep’den Mekke’ye kadar uzanacak Arap İmparatorluğu içinde Balfour Deklarasyonuna uygun olarak, Yahudilere mahalli muhtariyet verileceğini bildirdiyse de, Faysal’ın bağımsız Arap devleti bile gerçekleşmedi.

Buna karşılık, San Remo konferansında İngiltere’nin Filistin’in mandasını eline geçirmesi ve ilk günden itibaren Yahudilerin Filistin’e göç etmelerine göz yumması, Araplar üzerinde sert tepki yaptı. Araplarla Yahudiler arasında silahlı çatışmalar başladı.

   Bu çatışmaların en önemlileri 1921, 1929, 1933 ve 1937-39 yıllarında olmuştur. Almanya’da Hitler’in iktidara geçtikten sonra Yahudi düşmanlığı politikasına başlaması ile, Almanya ve İtalya da Filistin’deki Arapları Yahudilere karşı kışkırtmışlar ve Araplara, gizli olarak, para ve malzeme yardımında bulunmuşlardır.

      1933 yılıyla birlikte Nazilerden kaçan Yahudi göçmenler de Filistin'e gelmeye başladılar. 3 yıl içinde Yahudi sayısı toplam nüfusun dörtte birine ulaştı ve 335 bin kişi oldu. 1938 yılına kadar Atatürk yönetimindeki Türkiye'den çekinen İngilizler bölgede bir Yahudi devleti kurulması yönünde açık bir girişimde bulunamadılar.

       Hatta 1937 yılındaki ünlü Peel Paylaşım Planı'na göre Yafa ve Tel Aviv, İngilizlerce Araplara terk edilirken, Yahudilere verilen önemli bir yerleşme merkezi bulunmuyordu. Ancak Faysal, bu planı reddetmekle Filistin Arap Devleti'nin kurulmasına daha o yıllarda engel olmuştu.
      1937 de başlayan çarpışmalar sırasında, 1938 yılında, 3.717 Arap ve Yahudi ölmüş bulunmaktaydı. 1937 de başlayan ayaklanma ancak 1939 Mayısında sona erdirilebilmiştir. Arapların tepkisinde rol oynayan etkenlerden önemli biri de, Filistin’e yapılan Yahudi göçleri olmuştur.

Her ne kadar, İngiltere mandater devlet olarak bu Yahudi göçü için bazı sınırlamalar koymuş ise de, 1922 yılında 590.000 araba karşı 84.000 kadar olan Yahudi sayısının, 1932 de 770.000 araba karşılık 181.000’e yükselmesine engel olamamıştır.

1933-35 yılları arasında Filistin’e 134.540 Yahudi göç etmiştir. Bu ani Yahudi göçü, Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni liderliğindeki Filistin Araplarını daha da korkutmuş ve bunun içindir ki 1937-39 çarpışmaları hepsinin en şiddetlisi olmuştur.

   Filistin’deki bu duruma bir çare bulmak ve Araplarla Yahudilerin bir arada yaşamalarını sağlamak amacı ile İngiltere Filistin için, 1930, 1931, 1937, 1938 ve 1939 yıllarında bazı planlar ortaya atmıştır.

      Mesela 1937 Peel Komisyonunun raporu Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında taksimini, bu olmadığı takdirde, muhtariyete sahip kantonlara dayanan bir federal sistemin uygulanmasını tavsiye etmiştir.

     1938 Woodhead Komisyonu raporu da taksimi tavsiye etmiş, lakin Filistin’de kurulacak Arap ve Yahudi devletleri arasında bir gümrük birliği kurulmasını ileri sürmüştür. İngiltere hükümeti taksim fikrini kabul etmediği gibi, kendisi tarafından ortaya atılan planlar da Yahudi ve Araplar tarafından reddedilmiştir.

     1939 Şubatında Londra’da topladığı Yuvarlak Masa Konferansı da bir sonuç vermemiştir. Bunun üzerine, İngiltere, 1939 Mayısında yayınladığı bir planda, on yıl içinde Filistin’e bağımsızlık vereceğini bildirmiş ve Filistin’e Yahudi göçünü de beş yıllık bir sürede 75.000 sayısı ile sınırlamıştır.

    Göçün sınırlanması Yahudilerin hiç hoşuna gitmediği gibi, Araplar da bu planı tatmin edici bulmamışlardır.

    Filistin, İkinci Dünya Savaşına bu şartlar içinde girdi. Filistin meselesinin 1930’lardan itibaren şiddetlenmesinde, 1930 da Irak’ın ve 1936’da da Suriye’nin hukuken bağımsızlıklarını almasından sonra Filistin Araplarıyla yakından ilgilenmelerinin de önemli etkisi olmuştur.
    Filistinliler, bu şekilde bir yandan Araplar bir yandan Batı tarafından yalnız bırakılıyordu. İngilizlerin paylaşımda Araplara karşı bu kadar tavizkar davranmasında Atatürk'ün dış politikasının ve Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseyni'nin büyük tesiri vardı.
    Emin Hüseyin Türk asıllıydı ve Filistin politikasında büyük bir ağırlığa sahipti. Atatürk'ün ölümünden sonradır ki İngilizler Peel paylaşma planından vazgeçtiler. Takiben de Filistin'de İsrail devletinin kurulması yolunda birbiri ardınca adımlar atıldı.

Fakat, II. Dünya Savaşı'na rastlayan yıllarda Yahudiler daha çok Hitler zulmü ile uğraşmak durumunda kaldılar.
   Araplar, İngilizler ve Yahudiler arasında yıllar süren mücadeleler, 1947 yılında Birleşmiş Milletler'e aksetti. Kurulan Filistin Özel Komisyonu, Filistin'in Yahudi ve Araplar arasında ikiye bölünmesini, % 56’sını azınlık durumunda olan Yahudilere verilmesini kararlaştırmıştır. Kudüs'ün ise uluslararası bir statüye kavuşturulmasını önerdi.

     Ancak öneri Arap ülkeleri tarafından kabul edilmeyince, Yahudiler 14 Mayıs 1948'de İsrail Devleti'nin kuruluşunu ilan ettiler. İsrail'in kuruluşu ile birlikte Arap-İsrail Savaşları başladı. Savaş sonunda Batı Şeria Ürdün, Gazze Şeridi Mısır, kalan topraklar da İsrail tarafından işgal edildi. Tabiatıyla olan yine Filistin halkına oldu ve durumdan komşu Arap ülkeleri ve İsrail kazançlı çıktı. Takib eden yıllarda pek çok Filistin kurtuluş örgütleri kuruldu. 

Bunlardan en önemlisi gizli olarak 1950'de kurulan Yaser Arafat öncülüğündeki el-Fetih idi. Bu arada Arap ülkeleri, 1964'te Kudüs'te Filistin Kurtuluş Örgütü ve buna bağlı olarak Filistin Kurtuluş Ordusu'nun kuruluşuna yardımcı oldular. Ancak Ahmet Şukayri önderliğindeki FKÖ, 1967 yenilgisi ile etkinliğini yitirdi.
   1967 zaferi ile İsrail, topraklarını dört misli daha genişletmiştir. Gazze, Batı Şeria, Sina Yarımadası ve Suriye'ye ait Golan Tepeleri İsrail'in eline geçti. 1 milyondan fazla Filistinli komşu Arap ülkelerine ve özellikle de Ürdün'e kaçtı.

   En son yapılan sayımda (1999) Filistinlilerin toplam sayısı 5.447.000 olarak belirtilmiştir. Bu nüfusun % 40’ı Filistin’de , kalan % 60’ı ise Arap ülkelerine dağılmış vaziyette mülteci olarak yaşamaktadır.

    Genel Kurul, 4 Temmuz’da, Pakistan tarafından teklif edilen ve Türkiye, İran, Gine, Mali ve Nijer tarafından desteklenen karar tasarısını kabul etti. 20 çekimsere karşı 88 oyla kabul edilen bu karar, İsrail'i, Kudüs'ün statüsünü değiştirebilecek her türlü tedbirden kaçınmaya davet ediyor ve bu gibi tedbirlerin hukuken geçersiz olacağını hatırlatıyordu.

    Güvenlik Konseyi ise İsrail'i destekleyen Amerikan ve Arapları destekleyen Sovyet görüşlerini uzlaştırmak için uzun süren görüşme ve tartışmalardan sonra, nihayet, 22 Kasım 1967'de 242 sayılı kararı kabul etti. Karar, İsrail'in bu son savaşta işgal ettiği topraklardan çekilmesini öngörmekteydi. Kararın bundan sonraki kısmında da, bölgedeki her devletin egemenlik, toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığının tanınması ve buna saygı gösterilmesi isteniyor ve yine her devletin barış içinde, tehdit ve kuvvet kullanılmasından uzak olarak, güvenlikli ve tanınmış sınırları içinde yaşaması hakkı kabul edilmekteydi.
Kararın üçüncü maddesine göre de, bu kararın yukarıdaki prensipleri çerçevesinde barışcı ve taraflarca kabul edilmiş bir anlaşmanın gerçekleştirilmesi amacı ile, Genel Sekreteri, taraflar arasında temas sağlamak için bir özel temsilci tayin edecekti.
242 sayılı Güvenlik Konseyi kararının 3'üncü maddesi gereğince, B.M. Genel Sekreteri, İsveçli diplomat Gunnar Jarring'i taraflar arasında temas ve anlaşma sağlamakla görevli özel temsilci seçti. Ancak Jarring'in temasları ve faaliyeti hiç bir netice vermedi. Fakat bu arada Amerika, barışı sağlama çabalarına aktif bir şekilde girdi.  Çünkü, 1968 seçimlerinde başkanlığa gelen Richard Nixon, nasıl Vietnam meselesini bir an önce sona erdirmeye karar vermiş ise, Orta Doğu'da da barışı gerçekleştirerek Amerika'nın prestijini tamir etmeye kararlı idi. Çünkü, İsrail'in 1967 Savaşı'ndaki tartışmasız zaferi, Araplar tarafından, Amerika'nın İsrail'e yardım ettiği propagandası ile, bir Amerikan aleyhtarlığına dönüştürülmüştü. Nixon, bilhassa bu aleyhte propagandayı önlemek ve Amerika'nın Orta Doğu'daki itibarını tekrar tesis etmek istiyordu. Bu sebeple Nixon'ın Dışişleri Bakanı William Rogers, Araplarla İsrail'i bir barış çözümü etrafında birleştirmek için çeşitli planlar ortaya attı. Fakat Rogers'ın bu teşebbüslerinden hiç bir netice çıkmadı. Çünkü, Araplar bir barış için önce İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini söylüyordu.
     Arapların 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararını yorumlaması bu şekildeydi ve bu yorum, bugüne kadar devam etmiştir. Buna karşılık, İsrail ise, 242 sayılı kararın 3'üncü maddesine dayanarak, önce bir müzakere masasına oturulmasını ve "güvenlikli ve tanınmış" sınırların tespitini ve ondan sonra da, İsrail'in, hangi topraklardan çekilecekse, oradan çekilmesi görüşünü savundu. İsrail'in bu görüşü de bugüne kadar devam eden bir görüştü.

1967 Kasım'ında George Habbaş'ın Filistin Halk Cephesi kuruldu. 1968 Haziran'ında el-Fetih hareketi FKÖ'ye hakim oldu. El-Fetih, Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanların eşit haklara sahip olduğu demokratik, laik bir Filistin devleti kurulmasını önerdi.
1973 Arap-İsrail Savaşı sonrasında İsrail'in Gazze ve Batı Şeria'dan çekilme eğilimine girmesi üzerine FKÖ, bu bölgelerde bir devlet kuracağını açıkladı. Ancak, İsrail'in bölgedeki varlığını da kabul eden bu tavır, Suriye desteğindeki örgütler ve Arap ülkeleri tarafından reddedildi ve Red Cephesi oluşturuldu, Filistin Kurtuluş Hareketi parçalandı.
Suriye'nin bölgeye müdahale etmeye başladığı bu dönemden sonra, çatışmalar daha da hızlandı. Lübnan'a da giren Suriye, barış yaparak bölgedeki etkinliğini yitirmek istemiyordu.

Bu yüzden Yaser Arafat başkanlığındaki FKÖ, Suriye ve Libya karşıtı Arap ülkelerinin desteğini aldı ve aynı tavrını sürdürerek Filistin'in tek yasal temsilcisi olduğunu belgeledi.

     1978 Eylül ayında Enver Sedat İsrail ile Camp David antlaşmasını imzaladı. 1985 Şubat ayında bu kez Ürdün Kralı Hüseyin ile Yaser Arafat ortak harekette anlaştılar.
    İsrail ile FKÖ arasındaki karşılıklı terör eylemlerinin ardından Arafat, aynı yılın Kasım ayında Filistin mücadelesinin sadece işgal edilen topraklarda süreceğini açıkladı. FKÖ, bir yandan Lübnan'da Suriye yanlısı örgütlerle, diğer yandan işgal altındaki topraklarda İsrail ile mücadeleye girişti.

  SABRA VE ŞATİLLA KATLİAMI

 

Sabra ve Şatilla katliamı 16 Eylül 1982 tarihinde İsrail yanlısı aşırı sağcı Hristiyan Falanjist milislerin Batı Beyrut'ta Sabra ve Şatilla adındaki Filistin mülteci kamplarını basarak çocuklar dahil binlerce (700 ile 3500 arasındadır) kişiyi katletmesi olayıdır. Katliamda sonradan İsrail'in eski Başbakanlarından olan Ariel Şaron'un rolü olduğu bilinmektedir

Beyrut’ta iki hafta (15-29 Eylül) süren İsrail işgalinin ikinci gününde (16 Eylül), Şaron’un emrindeki İsrail ordusunun açtığı yoldan ilerleyen Hıristiyan Falanjist milisler, Sabra-Şatila’da bulunan, ezici çoğunluğu çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan kamp sakinlerine saldırdılar.

Kampta bulunan Filistinli mültecilerle Lübnanlı yoksullar silahsız ve savunmasız durumdaydılar. Falanjistlerin yanısıra İsrail ajanı Said Haddad da saldırganlar arasındaydı. Katliamlardaki rolü dolayısıyla Ariel Şaron Beyrut kasabı diye anılır.

1986'da Ürdün ile arası bozulsa da 1987 yılında Birleşmiş Milletler'in 242 sayılı kararından sonra 15 Kasım 1988'de bağımsız Filistin Devleti Cezayir'de ilan edildi. Yaser Arafat devlet başkanı seçildi. 1988'de Filistinliler, işgal altındaki bölgelerde silah kullanmadan taşlarla yaptıkları meşhur İntifada hareketini başlattılar.
13 Eylül 1993 tarihinde İshak Rabin ve Yaser Arafat arasında Washington'da imzalanan "Filistin Özerklik İlkeleri Deklerasyonu" ile 5 yıllık bir süre içerisinde Gazze ve Eriha'da "Özerk Filistin Devleti" kurulması kararlaştırıldı.

Bölgede başlayan normalleşme sürecinde, 26 Ekim 1994 tarihinde bu kez İsrail ile Ürdün arasında bir barış anlaşması imzalandı. 4 Kasım 1994 tarihinde barışa imza atan İshak Rabin, İsrail Gizli Servisi'nin bir şubesi tarafından öldürüldü.

2000 yılında Ariel Şaron’un provokatif Mescid-i Aksa ziyareti, ikinci intifada hareketinin başlamasına yol açtı. Kassam roketleri sahneye çıktı.

2004 yılında Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat öldü. Filistin’deki iç mücadele şiddetlendi. Hamas’ın tekerlekli sandalyeye mahkum lideri Şeyh Ahmet Yasin, cami çıkışında İsrail füzeleri tarafından şehit edildi.

2005 yılında 38 yıldır işgal altında tuttuğu Gazze’den askerlerini çekti. Buna rağmen Gazze’nin sınırlarını, deniz kıyısını ve hava sahasını kontrol altında tutmaya devam etti ve gerektiğinde operasyon düzenleme hakkını saklı tuttu.

2006 yılında Filistin genel seçimleri yapıldı. Seçimi kazanan Hamas ile iktidarı kaybeden El-Fetih arasında siyasi ve askeri mücadele başladı.

2007 yılı içerisinde Arap dünyasının girişimiyle varılan anlaşma kısa sürdü. Hamas Gazze’yi kontrol altına aldı. Filistin lideri Mahmud Abbas, Hamas hükümetini feshederek, Batı Şeria’da Selam Feyyad hükümetini atadı.

    Yıl 2008. 19 Haziran’da İsrail ve Hamas arasında 6 aylık ateşkes antlaşması imzalandı. 4 ve 17 Kasım’da Gazze’yi bombalayan İsrail, ateşkesi kendisi bozmuş oldu. İsrail ordusu, Kassam roketlerini gerekçe göstererek Gazze’ye saldırdı.

 

İSRAİL NE İSTİYOR?

 

1948'de İsrail'e tarihî Filistin topraklarının yüzde 56'sı verilmişken İsrail, 1967 savaşı ve arkasından gelen işgallerle bunu yüzde 78'e çıkarmış bulunuyor. Hukukî açıdan "Filistin sorunu" dediğimizde akla ilk gelen "işgal"dir. Fakat kuşkusuz mesele bundan ibaret de değildir. Filistin sorunu şu beş temel noktada toplanmaktadır:

 

   1) İsrail'in 1967 öncesi sınırlara çekilmesi. Bunun için işgal ettiği toprakları boşaltıp sahipleri olan Filistinlilere devretmesi gerekir.

   2) İsrail, terör, tedhiş, etnik arındırma, sindirme, baskı ve başka yollarla 2,5 milyon Filistinliyi kendi vatanlarından sürmüş, onları sağda solda mülteci kamplarında yaşamaya mecbur etmiştir. Sorunun ikinci ayağı mülteci Filistinlilerin kendi yurtlarına dönmesinin sağlanmasıdır.

      3) Üçüncü önemli sorun, İsrail kesintisiz olarak dünyanın her bölgesinde yaşayan Yahudileri İsrail'e getirtmekte ve bunlara Filistinlilerin toprakları üzerinde yerleşim alanları açıp yerleştirmektedir. Yerleşimcilerin sayısı arttıkça ve yerleşim alanları genişledikçe Filistinliler biraz daha toprak kaybına uğramaktadırlar ki, özellikle bugün işgal altındaki Batı Şeria'nın başına gelen budur.

  Dışarıdan gelen yerleşimciler Filistinlilerin topraklarını işgal etmekle kalmıyorlar, zeytinliklerini, bağ-bahçelerini, evlerini ve mal varlıklarını gasbediyorlar.

   4) Sorunun dördüncü ayağı Kudüs'ün statüsü meselesidir. İsrail, açık bir dille Kudüs'ü İsrail'in "ebedî başkenti" ilan etmekle, her üç din için kutsal olan bu tarihî şehri hiç kimse ile paylaşmaya niyetli olmadığını açıklamış bulunmaktadır.

      5) Filistin sorununun beşinci ve belki de çözüm ihtimali neredeyse sıfır olan boyutu Mescid-i Aksa konusudur. Yahudiler, her ne pahasına olursa olsun Süleyman Mabedi'ni yeniden inşa etme kararındadırlar.

     Mabedin inşa edilebilmesi için Mescid-i Aksa'nın yıkılması gerekir. Ne dindar Yahudiler ne Siyonistler bu projeden taviz vermeyi düşünmüyorlar. Sadece uygun zamanı kolluyorlar.

 

 

 

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam40
Toplam Ziyaret206962
Saat
Kanuni'den Mora Valisi Bali Bey'e
"Her iyiliğin kaynağı adalettir.Adil olmayan kişinin elinden çıkan iş,kötü iştir. Peygamberimiz "Bir günün adaleti yetmiş yıllık ibadetten üstündür" buyurmuştur.Öyle insanlar var ki ellerinde fırsat yok iken salih, abid ve zahit görünürler,ellerine fırsat geçince nemrut kesilirler, ..Hizmetinde kullandığın adamların dış hallerine aldanma!Mala muhabbet göstereni devlet hizmetinde kullanma! Zira o adamlar ki,Allah'ın bana emanet ettiği halkı ezerler,Kıyamet günü sorumlu benim!...

Ey Gazi Bali Bey ;  mansıbımın geliri masrafıma yetmez diye gam çekme.Ne dileğin varsa benden iste.Sana emanet ettiğim askerlerimin ve tebamın gençlerini evlat,ihtiyarlarını baba, yaşlılarını da kardeş bil...Bilhassa fukaraya şefkat ve muhabbetle ihsan kapılarını aç..."

 DÜNYADA SÖZÜ DOĞRU HAK TANIR BİR ADAM BULAMADIM

Sultan III.Mehmet bir gün yanında bulunan devlet büyüklerine:

-"Bu dünyada sözü doğru hak tanır bir adam bulamadım" deyince, etrafındakilerde sebebini sordular.Bunun üzerine III.Mehmet şöyle dedi:

-"Şeyhülislam Bostanzade Efendiye iltifat ettim, derhal cahil bîr kardeşini Rumeli kazaskeri yaptı.Gene cahil bir gence rica ile Selanik kadılığını verdirdi. Bundan sonra babamın hocası Saadettin’e iltifat ettim,doğru ve hak bilir dedim, o da oğlunu Anadolu kazaskerliğine ve bir diğer oğlunu da Edirne kadılığına tayin ettirdi işte görüyorsunuz,ben artık kime güveneyim?"