• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
    • Görsel Destekli Tarih Videoları Sesli Tarih Menüsünde
    • Özgün Tarih Materyalleri
    • Tarihi Fıkralar
    • Tarih Yazılısından İnciler
    • Tübitak Tarih Proje Örnekleri
    • Sınavlar Bölümünde Bilgilerinizi Test Edebilirsiniz
    • Peygamberimizin Hayatı ve Örnek Ahlakı
    • KPSS Sunuları Yenileniyor
    • Bulmacalarla Tarih Öğreniyorum
    • Tarih Sunuları için tıklayınız.
    • En güncel tarih sunuları burada.
Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim

Tarihi Fıkralar

Milattan önce 4-5. yüzyıllarda yaşayan, Sokrat’ın öğrencisi ve Diyojen’in hocası olan meşhur Yunan filozoflarından Antisthene bir gün bazı ahlaksız insanların kendisini övüp göklere çıkardıklarını işitince müthiş bir korkuya kapılmış, ne diyeceğini şaşırmış ve hemen duygusunu şöyle dile getirmiş:

-Ödüm kopuyor, acaba fena bir şey mi yaptım!..

 

Çu Kung, hocası Konfüçyüs’e iyi bir yönetimin nasıl olacağını sordu. Usta şöyle cevap verdi :Yeteri kadar yiyecek, yeteri kadar silah ve halkın güveni. “Hiçbir alternatifiniz kalmadı ve sıkıştınız. Önce bunlardan hangisinden vazgeçersiniz? Sorusuna Usta, “Silah” dedi. Sonra “yiyecek”. Niçin ? denilince Konfüçyüs cevap verdi. “Çünkü eski zamanlardan beri insanlar birçok sebepten ölümü tatmışlardır.,ancak yöneticisine güveni olmayan halkın ayakta kaldığı görülmemiştir.”

 

“ Adaletiyle meşhur Sasani hükümdarı Nuşirevan ziyafet veriyordu. Bir hayvan kesilmiş, ateşte  kebap ediliyordu. Ancak yanlarında tuz yoktu.Getirsin diye köye bir köle gönderdiler.

Nuşirevan :

- Tuzu para ile al ki, gasben bedava alma adeti çıkmasın, memleket zulüm ile harap olmasın, dedi.

Bir tuzdan ne zarar gelir ? diye soran adamlarına Nuşirevan şu cevabı verdi:

-Cihanda zulmüm temeli ufacık bir şeydi. Ama her gelen onu büyüttü. Nihayet şimdiki duruma ulaştı.”

 

Bir gün bir sahabi, Allah Resulü’nün huzuruna gelerek cahiliyeye ait bir canavarlığı şöyle dile getirmişti.: “ Ya Resulallah!Biz cahiliye devrinde kız çocuklarımızı diri diri gömerdik. Benim de bir kız çocuğum vardı. Annesine ‘Bunu giydir, dayısına götüreceğim ‘dedim. Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk hakikaten dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıl koşuşuyordu. Elinden tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya bakmasını söyledim. O tam kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat nasılsa, eliyle kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan da: ‘Babacığım üzerin tozlandı.’ Deyip elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum ve onu diri diri toprağa gömdüm.” Adam bunu anlatırken Allah Resulü ve yanındakiler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi “Be adam Resulallah’ı hüzün içinde bıraktın” deyince , Efendimiz adama: “Bir daha anlat dedi. Adam hadiseyi bir kere daha anlattı. Peygamberimizin gözünden süzülen yaşlar mübarek sakalından aşağıya akıyordu. 

 

“Peygamberimiz bir sahabe ile çölde giderken bir köpek leşine rastladılar. Sahabe, “Ne kötü kokuyor “dedi. Peygamberimiz, “Ne güzel dişleri” var.”

 

“Görev yerinden dönen vali hazineye gidecek malları teslim ederken bazılarını ayırarak verince Peygamberimiz “Onları niye ayırıyorsun” diye sordu. Vali ,“Onlar bana verilen hediyeler” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz,”Sen vali olmasaydın o hediyeler verilir miydi “ diyerek, onları da hazineye aldı.”

 

 

Hz.Ömer, hutbe esnasında bir ara, hiç münasebet yokken mevzuu değiştirir: “Ya ömer,der,daha dün baban Hattab’ın develerini güden bir çobandın”. Hutbeden iner. Sorarlar: Durup dururken bunu söylemeye sevk eden neydi? Cevap verir: “Aklıma halife olduğum geldi.”

Başka bir gün,sırtında bir çuval dolaşıyordu. Niçin böyle dolaştığını soranlara: “İçimde bir gurur hissettim ve onu öldüreyim dedim.”

  

Bir gün Haccaa-ı Zalim şen tabiatlı, temiz itikatlı Kümeyl bin Ziyad’ı ihanet suçuyla, bir azap ve ceza ile bağlatıp meclisine getirir ve :

-Benim hakkımda niçin yakışıksız sözler söyledin ve beddua eyledin ? der. Kümeyl inkar eder.

  Haccac:

-Filan bağda, filan ve filanla otururken beni andığınız vakit sen “Allah’ım sen onun yüzünü karart, boynunu kes ve kanını dök” demedin mi?

-Evet, ben o bağda, asma üzerinde, tam karşımda salkım koruk görüp ona baktım ve bu sözleri söyledim. Benim muradım koruğun durumu idi. Yoksa mü’minlerin emirine sövmek değildi, der.

  Haccac’a Kümeyl’in cevabı hoş gelip onu bağışladı.

 

 

 

 

“1300’lü yıllarda Gırnata (Granada)’da Yusuf Ebu’l Hallac tarafından yaptırılan, bir üniversitenin giriş kapılarından birinin nefis kitabesinde şunlar okunmaktadır;

“Dünya hayatı şu dört şey üzerinde dayanıp durur.”

1-Hikmet sahiplerinin taşıdığı ilim;  2-Yetkili kimselerin göstereceği adalet;  3-İyi ve salih kimselerin duası;

4-Yiğitlerin cesareti;

 

Harun Reşit’in zamanında bir deli tanrılık davasına kalkışır. Ve  halk arasında gezerek “Alemin Huda’sıyım” diye söyler. Tutup Harun Reşit’in Huzuruna getirirler. Harun, deliyi söyletip özüne sözüne bakar ve deliyi imtihan eder.

-Geçen yıl da biriniz akılsızlık edip peygamberlik davasında bulundu, emir ettik idam edip boynunu vurdular, der.

Deli:

-Ey benim makbul kulum, iyi etmişsin ve sevap yoluna girmişsin. Çünkü o yalancıya ben daha peygamberlik vermemiş ve risaletle göndermemiştim.

 

Halife Harun Reşit ,İmam Ebu Yusuf’u zamanın temyiz mahkemesi reisliğine getirmişti. Adamın biri ona bir soru sordu ve bilmiyorum cevabını aldı. Adam;

-Nasıl bilmezsin, bir de devlet hazinesinden maaş alıyorsun, diye çıkıştı. Ebu Yusuf’ta şöyle cevap verdi;

-Kardeşim, bize bildiğimiz şeylere maaş veriliyor. Eğer bilmediklerimiz için bir ücret alsaydık devletin hazinesi yetmezdi.

 

Şair Ebu Dellame, Abbasi Halifesi Mehdi’ye bir kaside takdim eder.Halife kasideyi pek beğenir:

-Sana bu kaside için ne caize vereyim?

-Efendim bendeniz bir av köpeği isterim.

-Bu kadar güzel bir kasidenin caizesi bir av köpeği olur mu?

-Efendim kulunuz böyle istiyor.

Halife Mehdi bu işe şaşar ama, şairi de kırmak istemez.

-Peki istediğin gibi sana bir av köpeği versinler.

-Fakat efendin bendeniz ava ne ile gideceğim.

-Hakkın bi rde at versinler.

-Ata nasıl bineceğim.

-Doğru!Güzel bir eğer takımı da versinler.

-Efendim ata kim bakacak.

-Haklısın bir de köle versinler.

-Ama efendim atı nerede barındıracağım?

-Bir de ahır versinler.

-Köleyi nerede yatırayım?

-Bir de ev versinler.

-Bu kadar halkı ne ile doyuracağım.

-Bin altın da harçlık versinler.

 

Hammad er-Ravi’ye sormuşlar:

-Artık bu ilimlere doymayacakmısın? diye sorulmuştu.

Şu cevabı verdi:

-Ne yapalım, var kuvvetimizi harcadık, ilmin nihayetini bulamadık.

 

Bir hikmet erbabı, ilmi sevmekle beraber yaşının büyük olmasından dolayı utanan bir ihtiyara,şu ikazı yapmıştı :

-Ey kişi, ömrünün sonunda, ömrünün evvelinden daha faziletli bir halde olmaktan mı utanıyorsun ?

.......................................................................................  

“Kemalpaşazade ilimde mütebahhir ve allame olunca bir ara kendisine bir kibir ve gurur arız olmuş.       Öğrencilerinden birisi bu hali ayıplayıp ona bir oyun oynamak istemiş ve bir ders sonrası sormuş:

   -Hocam!Bir sualim var;Allah’ın ilmine nispetle kulların ilmi ne kadardır?

   -Be hey torlak molla;bu söylediğin teşbih kabul etmez şeydir.

   -Öyle de üstadım, farz ederek de mi ölçemeyiz?

   Bunun üzerine Kemalpaşazade büyükçe bir kağıda bir yuvarlak çizip içine de küçük mü küçük bir nokta koyarak,

   -Bak a molla,demiş, bu daire Allah ilmi olsun, işte kulların bildiği de ancak şu noktacık kadardır.

   Molla fırsatı kaçırmayıp taşı gediğine koymuş:

   -Hocam, kerem buyurup şu noktanın içinde siz de kendi ilminizi bize gösterseniz!..

  Kemalpaşazade o günden sonra böbürlenmeyi bırakıp mütevazi bir alim olarak yaşamış.

 

 

        Son dönemin Mevlevi-meşreb ünlüleri arasında bulunan musıkişinas Aka Gündüz Kutbay, damak zevkine önem veren bir zatmış. Eşi Süheyla Kutbay ona dolmalar, börekler, tatlılar yetiştireyim derken bir hayli yorulur, buna rağmen yiyecekleri ta Radyoevi’ne kadar götürerek gönlünü hoş etmekten de geri kalmazmış. Yine böyle bir günde aile dostlarından biri takılmış:

          -Aman Süheyla Hanım, bu adam için nelere katlanıyorsunuz!?

          Cevap hala pek münasiptir:

          -Hiç sormayınız beyefendi? Mevlevi olan o;çileyi çeken biziz.

 

 

 

 

Yeniçeri sokakta bir Yahudi’yi yakalayıp gırtlağına sarılmış :

« Meğer Meryem Ana’yı siz Yahudiler öldürmüşsünüz. !Senden O’nun intikamını alacağım ! » demiş.

Korkudan dizlerinin bağı çözülen Yahudi:

„Kulun kölen olayım, öldürülen Meryem Ana değil, İsa Peygamberdi!“ diye kekelemiş.

„Olsun demiş yeniçeri , o da bizim hak peygamberimizdir!.“

Yahudi „Aman ağam,aradan bin sene geçti!.“ diye mürur-u zamandan söz edecek olmuş;ama yeniçerinin niyeti kötü:

“Zararı yok,demiş,ben şimdi duyuyorum,şimdi intikam alacağım!“

 

 

Sultan Abdülaziz’in Fransa seyahatine Fuad Paşa Osmanlı diplomasisini temsilen katılmıştı. Paşa’nın kıvrak zekası ile bu seyahatte gösterdiği başarı bir  Türk devlet adamının nasıl olması gerektiğini göstermek bakımından önemlidir.

Bu seyahatte Fransa kralı III.Napolyon şaka yollu Fuad Paşa’ya sorar:

-Paşa!Girit adasını kaça satarsınız?

Cevap muhteşemdir:

-Kar istemeyiz haşmetmeap;aldığımız fiyata satarız.

 

Osmanlı toplum yapısı üzerine uzman olan Erlanyen Üniversitesi profesörlerinden Hutterroht’a, “Osmanlı Devleti,geniş topraklarını ve üzerindeki çeşitli kavimleri, Topkapı Sarayı’ndan mükemmel bir şekilde idare ediyordu. O saray da Batı’daki en mütavazi bir derebeyin sarayı kadar bile büyük değildi. Bu nasıl oluyordu?” diye sorulduğunda, şu cevabı vermiştir. “Sırrını çözebilmiş değilim. 16. asır Filistin’in sosyal yapısı üzerine çalışırken öyle kayıtlar gördüm ki hayretler içinde kaldım. Osmanlı, üç yıl sonra bir köyden geçecek askeri birliğin öyle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün nereden geleceğini planlamıştı. Herhalde Osmanlı, devlet olarak insanlığın en muhteşem harikasıdır.”

 

 

 

Pek mağrur ve şımarık olan III.Napolyon , Sultan Abdülaziz ile buluşacaktı. Fuad Paşa’da ona refakat için Elize Sarayı’na gelmişti. Fransa teşrifat nazırı, krala vaktin geldiğini hatırlatınca Napolyon, Fuad Paşa’nın orada olduğunu unutup, „Biraz beklesin ,ne çıkar!“ diye çıkışmış;sonra da Fuad Paşa’yı görüp mahçup olmuştu. Telafi için Paşa’ya dönüp:

-Aman Paşa!Sakın zat-ı şahaneye söyleme!deyince Paşa taşı gediğine koymuştu.

-Hiç merak buyurmayın haşmetmeap! Hiç zat-ı şahanenin sizin hakkınızda söylediklerini haber veriyor muyum?

                               

 

 ŞEYH EDEBALİ’NİN,DAMADI OSMAN GAZİ’YE VASİYETİ

 

Ey Oğul,artık Bey’sin! Bundan sonra öfke bize,uysallık sana.Suçlamak bize,katlanmak sana. Acizlik bize,hoş görmek sana. Anlaşmazlıklar bize,adalet sana. Haksızlık bize,bağışlamak sana. Ey oğul,sabretmesini bil,

vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma ve insanı yaşat ki, devlet yaşasın. Ey oğul,işin ağır,işin çetin,gücün kıla bağlı. Allah yardımcın olsun.

 

II.Bayezid, büyük hat sanatkarı Şeyh Hamdullah’ın sanatına olan hürmetinden ve sevgisinden dolayı, hat üstadının yazı meşk ederken hokkasını tutup, rahat etsin diye onun sırtını yastıkla beslemiştir.

 

Yavuz Sultan Selim, Mısır yolunda... Orduyu Hümayun saatlerce Kocaeli’nin bağ ve bahçelerinden geçer. Yavuz’un içinden şöyle bir endişe geçer: “Acaba asker izinsiz tek bir elma koparmış mıdır?” Bir müddet sonra ordusunu durdurur. Yeniçeri Ağasını yanına çağırarak bütün askerlerin heybelerinin aranması emrini verir. Aranacak şey, tek bir elmadır. Fakat bulunamaz. Yavuz mesrurdur. Bu sevinçle şöyle der : “Eğer bir askerin üstünde halkın bahçesinden koparılmış tek elma çıksaydı, Mısır seferinden vazgeçecektim. Şükür Allah’ıma!”

 

 

Napolyon katıldığı savaşı kazanmış ve düşman ordusunun komutanı esir olmuştur. Ancak komutan olmasından dolayı ona esir değil, misafir muamelesi yapmış ve onu akşam yemeğinde kendi masasına kabul etmiştir. Düşman ordusunun komutanı olan adamda yenilgiden kaynaklanan hazımsızlık söz konusudur. Hiç durmadan konuşmakta ve yenilgiye kılıf aramaktadır. Bunun karşısında Napolyon’un tavrı gayet sakindir. Napolyon’un bu tavrıyla iyice çileden çıkan adam adam ,”Biz şerefimiz için savaştık, siz para için savaştınız!” deyince Napolyon’un cevabı gayet etkileyicidir. “Elbette... Çünkü herkes kendisinde olmayan şey için savaşır!”

 

Yeryüzünde bir devlet olsaydı,başşehri İstanbul olurdu.

Türkler öldürülür,lakin mağlup edilemezler.

 

Her Mektup Geçemez

 

Osmanlı döneminde ,yabancı bölgelerden gelen mektup belgelerin bulaşıcı hastalık tehlikesine karşı özel karışımlarla tütsülenip dezenfekte edildiği ortaya çıktı.

Araştırmacı-yazar Kamil Şahin tarafından yapılan çalışmada ,Osmanlıların yurt dışından gelen ya da şüpheli görülen mektup ,belge ve yazışmaların salgın hastalık tehlikesine karşı tütsüleme yoluyla dezenfekte edildiği ve bu işlemler için sterilizasyon merkezleri kurulduğu belirlendi. 18. ve 19. yüzyıllarda “Tahaffuzname” ismi verilen merkezlerde,sterilizasyon işleminde kulla-nılan ilaç ve maddelerle merkezlerde çalı-şan görevlilerin almış oldukları maaşlar ve diğer masraflar belgelerde ayrıntılı şekilde yer alıyor.

 

 

Şair Baki’nin Dostları

Klasik şiirimizin büyük ustası Baki’ye sormuşlar,dostluk nedir diye..

Cevap vermiş:

Dostlukları bilmem;ama dostlar üç çeşittir. Bir dost vardır;gıda gibidir,insan onu her gün arar.Bir dost vardır;ilaç gibidir gereğinde aranır.Bir dost vardır;hastalığa benzer o seni arar.. 

 

Görmemiş

“Kafandaki şişlikte neyin nesi?”

“Şu ilerdeki cam kapıyı görüyor musun?”

“Evet”

“Ama ben göremedim”

 

Şaşı-yorum

Gazetelere şaşıyorum.

Meşhur biri ölünce manşetten haber yaparlar.

Fakat....

Meşhur biri doğunca tek satır yazmazlar.

 

Sanattan Anlamak

Picasso’nun sergisinde bir kadın,tablolardan birini ünlü ressama göstererek:

-Ben bu resimden hiçbir şey anlamadım,demiş.

Picasso kadına sormuş:

-Siz Çince biliyor musunuz madam?

-Hayır

-Ama Çince’yi bir buçuk milyar insan konuşuyor ve anlıyor.

 

Nükte

Adamın biri köle pazarından kiralamak istediği hizmetçiye,”Ne kadar ücret istersin?” diye sorar.”Karın tokluğuna çalışırım.” Cevabını alınca da,kölenin iri cüssesine bakıp “Beni bağışla seni kiralayamayacağım.” der.  Bu sefer,adamın hizmetçi almak gibi bir niyetinin olmadığını anlayan köle “Pazartesi ve perşembeleri de oruç tutarım.”cevabını yapıştırır.

 

 

Çalarken Neşelenmek

 

-Neyzen Tevfik’e bir gün sorarlar:

-Çalarken mi neşelenirsin,yoksa neşeli olduğun zaman mı çalar-sın?

O günlerde Maliye Bakanı hak-kında yolsuzluk dedikoduları

alıp yürümüştür.

Neyzen Tevfik fırsatı kaçırmaz.

-Maliye Bakanı değilim ki, çalarken neşeleneyim,cevabını verir.

 

Yer kaybettikçe büyüyor

 

İspanya krallarından Dördüncü Filip Portekiz’i kaybettikten sonra “Büyük Filip” ünvanını almak ister. Bunun üzerine komutanlarından biri şöyle konuşur.

-Kralımız deliğe benziyor. Yer kaybetikçe büyüyor.

 

Affedersen emsalsiz olursun

 

Abbasi Halifesi Memun,Amcası İbrahimBin Mehdi’yi öldürtmek istiyordu. Bunu sadrazmı Ahmet bin Halit’e açarak,onun fikrini almak istedi. Sadrazam şöyle cevap verdi:

“Amcanızı katledersiniz emsaliniz vardır,yani sizin gibi bunu yapan çok olmuştur. Ancak amacanızı affederse-niz,  sizin gibi biri asla bulunmaz ve emsalsiz olursunuz.”.

Bu cevabı makul gören Memun, amcasını öldürtmekten vazgeçti.

Matematik:

Binom denklemi: 9.asırda yaşamış olan büyük İslam alimi Harezmi , Newton’dan yüzlerce yıl çnce  “Cebir ve Denkleme Hesabı Hakkında Özetlenmiş Kitap” adlı eserinde ilk olarak binom denklemini çözmüştü.

İntegralin keşfi: 11.asırda yaşamış Hamit bin Hıdır el-Hocendi “İki küpün toplamı asla küp olamaz” şeklindeki integral denilen denklemi Fermat’ten (1601-1665) asırlar önce ortaya koymuştur.

Bügün kullandığımız rakam sistemini insanlığın hizmetine sunan 9.asırda yaşamış Harezmi’dir.

Sekant’ın bulucusu olarak Kopernik’in bilinmesine rağmen Ebu’l Vefa el-Buzcani Kopernik’ten çok daha önce Sekant’ı keşfetmiştir.

Blaise Pascal’a (1623-1662)maledilen ve bu sebeple de Pascal üçgeni olarak bilinen bu üçgen Kerhi tarafından bulunmuştur.

Fizik:

Rölativite teorisi: 9.asırda yaşamış Kindi , 1916’da Einstein’e maledilen Rölativite Teorisi’ni Einstein’den 1000 yıl kadar önce ortaya koymuştur. Kindi’ye göre bütün varlık ve varlığın fiziği izafidir.Zaman,mekan,hareket birbirinden bağımsız değildir.

Devinimsizlik (eylemsizlik) teorisi : 965-1030 yılları arasında yaşamış İbn-i Heysem eylemsizlik kanununun kaşifi olarak kabul edilen Newton’dan (1642-1727) asırlar önce eylemsizlik kanununu keşfetmştir.

Optiğin keşfi: Optiğin kaşifi olaralak Roger Bacon’un (1220-1292) bilinmesine rağmen , optik ondan yaklaşık iki asır önce (965-1030) yılları arasında yaşamış İbn-i Heysem tarafından keşfedilmiştir.

Tıp :

İlk akıl hastanesi: İlk akıl hastanesi 765’te Bağdat’a açılmıştır. Aynı tarihte Avrupa’da akıl hastalarına cadı gözüyle bakılmaktaydı. Avrupa’da ilk akıl hastanesi 1410’da açılabilmiştir.

Dereceli gözlük: 9.asırda yaşamış ve birçok alanda çalışmalar yapmış olan İbn-i Firnas, gözlüğün mucidi kabul edilen Bacon’dan (1220-1292) üçyüz yıl önce dereceli gözlüğü keşfetmiştir.

Bel kemiğinin düzeltilmesi: İbn-i Sina’nın Venedik’te 1576’da basılan eserindeki resimlerden anlaşıdı ki,o,bel kemiğine ait düzgün olmayan halleri düzeltebiliyordu. Oysa bu yöntem 1986’da Colat de Beck tarafından

uygulanabilmiştir.

İlk çiçek aşısı: Çiçek aşısını ilk bulan kişinin Dr.Edward Jenner olduğu bilinmektedir (1976). Halbuki Osmanlı Devleti’nde çiçek aşısının Lale Devri’nde uygulandığını biliyoruz (1718-1730).

Kimya :

Atomun parçalanması : 820 yıllarında Harran’daki medresede müderrislik yapan Cabir bin Hayyan atomun parçalanabiceğini ve bu işlem sırasında büyük bir enerjinin açığa çıkacağını belirtmiştir.

Petrolün keşfi:  9.asırda yaşamış Ebi Zekeriya Razi’ninSırrü’l Esrar isimli kitabında Petrol ve arıtılmış petrolün ısı ve ışık elde kullanıldığını yazmaktadır.

Kantitatif (sayısal ) metod : 11. asırda yaşamış Ebu’l Kasım el-Kaşi bu metodu kimyevi bileşiklerin analizinde kullanan ilk kişidir. Halbuki bu metod 700 sene sonra Lavousier’e maledilmiştir.

 

 

Alçaklık-Yükseklik

 

Napolyon, kütüphanesindeki kitaba erişemeyince, uzun boylu mareşal Moncey:

-Müsaade ederseniz kitabı ben alayım majeste,dedi. Ben, sizden daha yükseğim.

-Kaşlarını çatan imparator:

-Hayır, dedi.Siz benden yüksek değil yalnızca daha uzunsunuz.

 

Kolay mı?

 

Hayranlarından biri, Alexandre Dumas’a :

-Üstad, dedi. Nasıl oldu da bu kadar güzel ihtiyarladınız?

A.Dumas:

-Eee, kolay değil...demiş. Bütün ömrümü onun için harcadım.

 

Kaç yaşında

 

Onu yakından tanımayan birisi bir gün Galile’ye kaç yaşında olduğunu sormuştu.

Büyük bilgin sakalını sıvazlayarak:

-Sekiz,on yaşında olmalıyım,dedi.

Soruyu soran şaşırmıştı. Galile ekledi:

-Sekiz-on yıl yaşayacağımı umduğum yıllardır.

 

                                   Hatibin Cevabı

Güzel konuşması ile ünlü Çiçero nutuk veriyordu. Çiçeroyu çekemeyen bir avukat kalabalık arasından fırlayarak bağırdı.

-Hey, ne havlayıp duruyorsun orada?

Çiçero’nun cevabı bir hatibe yakışır cinsten:

-Ne yapayım, bir hırsız gördüm de...

 

     

Dalkavuk

Filozof ile dalkavuk konuşuyormuş. Filozof ne derse , dalkavuk onu tasdik ediyormuş. Nihayet sabrı tükenen filozof haykırmış :

-Hiç olmazsa bir defa olsun itiraz et de, iki kişi olduğumuzu anlayalım be birader!..

 

 

 

 

Kral Frederik kılık değiştirmiş olarak sokaklarda dolaşırken , küçük bir çocuğun, bir kapının ziline yetişmek için uğraştığını gördü. Çocuğa yaklaşan kral:

-Dur yavrum, yardım edeyim diyerek uzanıp zili çaldı.

Kralın koluna yapışan çocuk :

-Hadi!.. dedi,çabuk kaçalım.

 

Mehmed  Akif , I.Dünya Savaşı sırasında Berlin’e gitmiş. Dönüşünde sormuşlar:

-Nasıl, savaşı kazanacak mıyız?

Akif şu cevabı vermiş:

-Hayır!Çünkü Berlin Büyükelçisi Kur’an-ı  tefsir etmekle , Ayosofya Camii imamı da siyasetle meşgul. Böyle millet galip gelmez.

 

Halife Ömer bin Abdülaziz Hazretleri “Şehrimizi korumak için etrafını surla çevirmek istiyorum, gerekli parayı gönderiniz” diye müracaat eden valisine şu cevabı yazmıştı: “Şehrinizi surla değil, adaletle koruyunuz ve zulümden arındırınız.”

 

Eski Roma’da eyalet valilerinden biri, Kayser Tiberius’a vergilerin artırılmasını teklif edince ondan şu cevabı almış:”İyi çoban koyunlarının yününü kırpar ;ama derisini yüzmez.

 

Harun Reşit, kendisini sık sık ikaz eden Behlül Dana hazretlerine “Sen kendi işine bak, her koyun kendi bacağından asılır!” dermiş. Bir gün sarayı pis bir koku kaplamış. Sebebini araştırdıklarında üst kattaki bir odada bacağından asılı bir koyun bulmuşlar. Bu işi yapanı da keşfetmişler elbette: Behlül. Halife kendisini sıkıştırdığında cevap müthiş olmuş:”Gördüğünüz gibi her koyun kendi bacağından asılır ; ama kokusu herkesi rahatsız eder.”

 

Tarih biyografisi ve monografi sahalarında dünya çapında ünlü şahsiyet olan İbnülemin Mahmut Kemal İnal’a sormuşlar : “Sizdeki bilginin çok azına sahip olmalarına rağmen sizden çok daha fazla tanınanlar var. Bunun sebebi nedir?” İbnülemin şöyle cevap vermiş:”Ben bilmek için öğrendim, onlar ise bilinmek için.”  

 

Büyük İskender M.Ö 323’te Babil’de öldü. Ölüm döşeğinde iken, etrafında bulunan generaller “Devletin idaresini kime bırakacağını” sorduklarında , İskender şöyle dedi:

-En layık olana.

 

Anibal, M.Ö. 202 yılında ana vatan Kartaca’da Roma ordularına “Zama Meydan Savaşı”nda mağlup oldu. Roma sulh yapılabilmesi için Anibal’in teslimini şart koşunca Anibal memleketten ayrıldı. Uzun müddet Girit’te, Suriye’de gezdikten sonra, Anadolu’ya gelip Bitinya kralına sığındı. Ancak Roma burada da peşini bırakmadı. Artık kaçacak gücü de yoktu. Bu yüzdendir ki Anibal zehir şişesini ağzına boşaltırken:

-“Romalıları korkularından kurtaralım”dedi.

Öldüğünde 60 yaşında olan Anibal’ın mezarı Gebze’dedir.

 

Sezar M.Ö. 50 yılında Roma üzerine yürüyordu. Senatoda bir korku ve heyecan vardır. Senatör Çiçero yaptığı bir konuşmada :

-“Sezar yaklaşmaktadır. Onu durduracak askerimiz varmıdır? Diye sorduğunda Pompe oturduğu yerden bir guru ve haşmetle :

-“Endişe etmeyiniz , İtalya’nın neresinde olursam olayım, ayağımı yere vurduğum zaman oradan ordular fışkırtırım” dedi. Ancak ne var ki Sezar’ın ilerlemesine kimse mani olamıyordu. Fırsatı kaçırmayan Çiçero, Konsül Pompe’ye yaklaşıp şöyle dedi:

-“Haydi bakalım, şimdi ayağını yere vur.”

 

M.Ö 49’da Sezar, Pompe’i takip ile Roma’ya geldi. Buradan Mısır’a geçen Sezar, Kleopatra ile tanıştıktan sonra tekrar Anadolu’ya dönüp, Partlar’la müthiş bir savaşa tutuştu. Uzun yıllar Doğu’da kalan Sezar, Roma’da dostlarından aldığı bir mektupta, kendisinin bu kadar zamandır neler yaptığı soruluyordu. Sezar, bu dostuna lakonik bir cevap verdi:

-“Veni,vidi,vici ”  (Geldim,gördüm,yendim )

Sende mi Brütüs

 

Sezar’a M.Ö. 44’te Senato içinde bir suikast hazırlanıp, 23 yerinden hançerlenerek ,feci bir şekilde öldürüldü. Bu sıralar 57 yaşında bulunan Sezar ilk hançer darbesinden sonra arkasına baktığında ,evlatlığı Brütüs’ün de hançerini kaldırıp saldırmakta olduğunu gördü. Sezar bunu beklemediğinden kendini tutamayıp:

-“Sende mi oğlum Brütüs?” diyerek, kendini hançerlere teslim etti.

 

Biz de demire çelikle cevap veririz

 

Attila, Katalanum Savaşı’ndan evvel Bizans’a bir elçilik heyeti göndererek yıllık vergisini istedi. İmparator Marcianus Attila’ya şu cevabı verdi:

-“Ben, altını dostlarıma veririm,başkalarına vereceğim sadece demirdir.”

Buna kızan Attila bir yandan savaş hazırlığı yapıyor ve bir yandan da Marcianus’a şöyle cevap veriyordu:

-“Biz de demire çelikle cevap veririz.” 

 

Gerçek Ana Hangisi?

 

Hz. Süleyman’ın karşısına getirilen iki kadın, ortalarında bulunan çocuğun kendi çocukları olduğunu iddia ediyorlardı. Hz.Süleyman halkın ve devlet adamlarının önünde bu meseleyi şöyle halletti. Hz.Süleyman kadınlara:

-“Bir çocuğun annesi bir tane olur, ama sizler iki kişisiniz. Gelin bu işi kardeşçe halledelim” dedikten sonra, yanı başında bulunan cellada şöyle dedi:

-“Şu çocuğu al, tepesinden hayalarına kadar kesip ikiye ayır, bir parça bu kadına bir parçasını da öteki kadına ver.”

-Cellad, çocuğu aldı kılıcı ile ikiye böleceği sırada kadınlardan biri acı bir çığlık atarak haykırdı:

-“Allah adı için vurma.”

Hz.Süleyman:

-“Neden vurmasın?” dedi. Kadın ağlıyordu. Ötekisi gayet sakindi.

Hz.Süleyman ağlamayan kadına dönüp:

-“Sen verdiğim hükme razı mısın?” dediğinde kadın da “razıyım” diye cevap verdi. Bu sefer Hz.Süleyman:

-“Gerçek ana, ağlayan ve çocuğun öldürülmesine razı olmayandır, çocuğu anasına veriniz. Diğeri de zindana atılsın.”

 

Vur; fakat dinle

 

M.Ö.480 yılında İran ve Yunan donanmaları Salamis limanında karşı karşıya gelmişlerdi. Savaştan evvel yapılan bir toplantıda Atinal’lı Temistokles, körfezin içinde savaş yapılmasını ileri sürdü. Amirale göre İran gemileri büyüktü,dar bir körfezde savaş yapamazlardı. Ancak Temistokles bu fikrini bağıra bağıra söyleyince, Baş Amiral Oribad buna kızmış ve bastonunu kaldırıp Temistokles’in üzerine yürümüştü. Temistokles  başını eğmiş ve şçyle demişti:

-“Vur; fakat dinle.”

 

Megabizos

 

Pers hükümdarı I.Dara (Darius) ,generallerinden Megabizos’u çok severdi. Bir gün Dar nar yerken kardeşi yanına gelip:

-“Bu nar taneleri sayısınca bir ömre malik olmak ister misin?” dediğinde Dara şöyle cevap vermişti:

-“Bu kadar Megabizos’a malik olmayı tercih ederim.”

 

Bir gün Hz.Muhammed’e sormuşlar:

-“Ya peygamber, Hz.Ali’yi çok seversin bunun sebebi nedir?”

-Öğrenmek istiyorsanız. Hz.Ali’yi çağırında gelsin, o gelince söylerim”. Hz. Ali huzuruna varıncaya kadar Hz.Muhammed yanındakilere:

-“Siz birisine iyilik etseniz , o da tutsa kötülük etse ne yaparsınız?

-“Yine iyilik ederiz.”

-“Ya o yine fenalık ederse”

-“Yine iyilik yapmaya bakarız.”

-Ya yine fenalık yapmaya devam ederse.” Odada bulunanlar başlarını yere eğip bir şey söylemediler. O anda içeri Hz.Ali girdi. Hz. Muhammed etrafındakilere sorduğu soruyu bu sefer Hz.Ali’ye sordu ve tam yedi defa Hz.Ali her defasında da iyilik edeceğini tekrarladı. O zaman odada bulunanlar:

-“Ey peygamberimiz,dediler, Hz.Ali’yi sevmekte haklıymışsın”  

 

Bir Kese İnci

 

Basra mücevhercileri bir araya toplanmıştı. İçlerinden biri başından geçen bir olayı şöyle anlattı:

“Bir zaman çölde yolumu kaybetmiştim. Yanımda yiyecek ve içecek hiçbir şey kalmamıştı. Tam hayattan ümidimi kestiğim sırada içi dolu bir kese buldum. Bunu kavrulmuş buğday sandığım andaki zevki ve sevinci , inci olduğunu öğrenince de duyduğum acıyı ve hüznü hiçbir zaman unutamam..”

“Kuru  çöllerde, kumların ortasında susuzun ağzında inci olmuş, sedef olmuş, ne çıkar? Azıksız adamda ha altın olmuş ha saksı kırığı!”

 

Hükümleri Kafamızla Veririz

 

III.Selim Devrinde doğruluğu ile tanınmış bir alimi kadı tayin etmek isterler. Kadının ayağındaki kunduralar eski ve yamalı olduğundan kendisini sevmeyenlerden biri:

-Böyle ayağına giyecek bir ayakkabısı olmayan adam kadı yapılır mı?...diye laf edince, kadı ona şu cevabı göndermiş:

-Kendisine söyleyin . Biz hükümlerimizi ayağımızla değil, kafamızla veririz.

 

Kanuni Sultan Süleyman zamanında İstanbul’a gelen Avusturya elçisi Busbek, hatıratında Osmanlılarda memur tayininden şöyle bahseder:

“-Hiç kimse , falanın neslinden gelmiş olmakla, diğerinden mümtaz bir mevkie çıkamaz. Sultan herkesin vazife ve mesuliyetini tevcih ederken ne servete önem verir, ne de boş ricalara kulak asar, yalnız ehliyete ve liyakata bakar. Türkler ehliyet ve liyakata son derece dikkat ediyorlar. Bir kimsede sağlam bir karakter ve seciye arıyorlar.”

 

Prusya Kralının Müneccimleri

 

Padişah III. Mustafa, Avrupa’daki ilerlemenin sebebini, kralların müneccimlere sahip olmasında arıyordu. Yedi sene harplerinde düşmanlarını yenen Prusya Kralı II.Frederik haklı bir şan ve şöhret kazanmıştı. Frederik’in bu başarılarını da mahir müneccimlere sahip olmasında arayan Sultan, Frederik’e elçi göndererek ondan müneccimler istedi. Kral elçi ile:

“-Benim üç müneccimim vardır:

1-Hazinemi daima dolu bulundururum.

2-Yarın savaş edecekmiş gibi orduma daima talim ettiririm.

3-İbretle ecdadımın tarihini okurum.” diye haber gönderdi.

 

Keşke İçinde Adam Otursaydı

 

Aristo yolda giderken oldukça yakışıklı bir adama rast gelir. Bir de konuşup ta söylediği sözlerin, verdiği cevapların cahilene ve ahmakane olduğunu görünce der ki:

-Güzel bir ev. Keşke içinde adam otursaydı!

 

Kötü Alışkanlıklar

 

Montaigne şöyle diyor:

-Kötü alışkanlıklar, yavaş yavaş, sinsi sinsi içimize ilk adımını atar. Başlangıçta kuzu gibi sevimli , alçak gönüllüdür. Ama zamanla oraya yerleşip kökleşti mi öyle azılı,öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine

gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez.

 

Hapse Gideceğimi Nereden Bilirim

Ezop bir gün yolda giderken o bölgenin hakimine rast gelir.  Hakim “Nereye gidiyorsun” diye sorar. Ezop “Nereye gittiğimi bende bilmiyorum” karşılığını verir. Bu cevaptan canı sıkılan hakim etrafındakilere emir verir, Ezop’u yakalatıp hapse koydurur. Bunun üzerine Ezop hakime der ki:

-Gördünüz mü, sözüm doğruymuş. Ben hapse gideceğimi nereden bilirdim?

 

 

İşte Hocanızın Tarif Ettiği İnsan Budur

 

Eflatun’un öğrencilerine “İnsan iki ayak üzerine yürüyen tüysüz bir hayvandır” dediğini duyan Diyojen, hemen bir horoz yakalar, tüylerini yolduktan sonra Eflatun’un dersanesinden içeri fırlatır. “İşte çocuklar!Hocanızın tarif ettiği insan budur” der.

 

İskender ile Diyojen

 

-Beni tanıdın mı?

-Ben de Diyojen denilen adamım.

-Sen benden korkmuyor musun?

-Sen iyi adam mısın yoksa kötü bir adammısın?

-İyi adamım.

-Dünyada iyi adamdan kim korkar ki ben de senden korkayım?

 

Sen onu taşırsın.

 

Sasani hükümdarlarından Andşir Babegan, tabibine

-Bir günde ne kadar yemek yemeli?diye sordu.

Doktoru:

-Üç yüz gram kadar yeter, diye cevap verdi.

Babegan:

-Bu kadarcık şey insana ne kadar kuvvet verir ki? Diyerek bunu az bulunca, tabip şu karşılığı verdi:

-Bu kadarı seni taşır. Bundan fazla olursa sen onu taşırsın.

 

Su,hareket,perhiz

Meşhur tıp üstadı Falcon, son demindeyken etrafında toplanan meslektaşlarına :

-Ölümüme üzülmeyin, dedi arkamda üç tane büyük hekim bırakıyorum.

Başucundaki doktorlar hemen ağzından çıkacak isimleri işitmek için heyecanla üzerine eğildiler.

Falcon saydı: “Su,hareket,perhiz!”

 

Ben de yemin edeceğim.

 

Sadrazam Koca Ragıp Paşa bir gün huzuruna çağırdığı memurlara :

-Rüşvet almadığınıza dair yemin edebilir misiniz? Diye sormuş.

Hepsi de almadıklarına dair yemin etmiş. Fakat şair Haşmet suskun kalıyormuş. Paşa şaire şöyle demiş:

-Haşmet! Yemine yanaşmıyorsun; rüşvet almışa benzersin.

Haşmet şöyle demiş:

-Paşa hazretleri, yalan yere yemin edenler çatlar derler. Bakıyorum, çatlamazlarsa, ben de yemin edeceğim.

 

Abdülhak Hamit’in evinde bir sohbet sırasında , konu gençlik ve ihtiyarlıktan açılmış. Yaşı geçmiş bir hanım Hamid’e dönerek :

-Efendim, gönül kocamaz, der.Hamid cevap verir:

-Kocamaz ama kocamış bir vücut içinde de oturmak de istemez...

 

Sokrat’a sormuşlar, uzun ve rahat bir yaşamın sırrı nedir diye, “Masrafını kısmak yoluyla kendinden borç al. Rahatlığın sırrı budur”

 

Uzun bir yolculuktan dönen arkadaşlarından bahsetmişler Socrat’a. “Yolculuk onu hiç değiştirmemiş “ demişler.

Sokrat; “Doğaldır çünkü gittiği yere kendisini de götürmüştür” demiş.

 

Sulatan Alparslan’ın Merv şehrindeki türbe kitabesi şu şekildedir. “Ey Alparslan’ın göklere yükselmiş şan ve şöhretini görenler, gelin de onun nasıl toz toprak olduğunu görün.”

 

Kanaat

 

Filozof Diyojen çeşme başına oturmuş, çorba yapmak üzere mercimek ayıklıyordu. O esnada imparato yakınlığıyla tanınan Aristippus adlı başka bir filozof kendisini farkedip yanına yaklaştı. Aristippus da filozoftu, ama bilgisini etrafındakileri aydınlatmaktan çok , imparatora dalkavukluk etmek için kullanırdı. Bu şekilde keyif için kolay ve rahat bir hayat sürmenin yolunu bılmuştu. Alaycı sesle Diyojen’e “Sen de imparatora yakın olmayı becerebilseydin, böyle çeşma başlarında mercimek ayıklamaya mecbur kalmazdın” dedi. Diyojen şu cevabı verdi. “Sen de böyle mercimek çorbasına kanaat etmeyi becerebilseydin, imparatora dalkavukluk etmek zorunda kalmazdın.”

 

Son Roman

 

Kötü bir romancı Copus’e yeni eserini göstererek  “Son romanım üstad” der. Copus “Son mu?” diye sorar. “Gerçekten son mu, ne saadet!”

 

NEFSE İTİMAD EDİLMEZ
Ebul Hasan Buşenci, bir gün yıkanmak için banyoda bulunduğunda, hizmetçisini çağırıp kapı arkasından gömleğini uzatıp, "Bunu falan fakire veriniz" buyurdu.
Hizmetçi "Peki efendim" diyerek gömleği götürüp fakire verdi. Daha sonra
EbulHasan'a :
-Efendim bunu dışarı çıkınca söyleyemez miydiniz ?
Banyoda iken söylemenizin sebebini anlayamadım, diye sordu :
Ebul Hasan şu açıklamada bulundu :
-O hayırlı düşünce hatırıma orada iken geldi dışarı çıkıncaya kadar nefsimin beni bu düşünceden caydırmasından korktum. Nefsime, çok kısa zaman da olsa itimad edemem.

 NASIL RIZIKLANDIRIYORSA
Hz. Ali'ye (R.A.) :
- Allah, bu kadar insanı nasıl hesaba çeker?
diye sorulduğunda :
Hz. ALİ (R.A) :
- Nasıl rızıklandırıyorsa öyle, buyurmuşlardır.

BAKKAL BORCU
Koca Ragıp Paşa'nın konağında bir ramazan, oruç üzerine konuşuluyordu. Paşa'nın sevip himaye ettiği şair Haşmet de oradaydı.
Paşa ona :
- Haşmet senin de borcun var mı ? diye sordu.
- Var efendim.
- Ne kadar ?
- Mahalle bakkalına bin kuruş borcum var.
Ragıp Parşa kızdı :
- Be adam onu sormuyorum. Oruç borcunu soruyorum, deyince Haşmet :
- Onu Allah sorar paşam; sizin soracağınız bakkala olan borçtur, dedi.

DOMUZ ETİ
Kafkas Kartalı Şeyh Şamil'e esareti sırasında Rus çarı tarafından bir ziyafet verilir.
Günlerdir bir şeyler yemeyen Şeyh Şamil, yemekleri iştahla yerken Rus Çarı yanındakilere :
- Korkarım bu adam bizi de yiyecek! diye fısıldar,
Bu sözleri duyan Şeyh Şamil Çar'a şöyle seslenir :
- Endişeye mahal yok, zira bizim dinimizde domuz eti yemek yasaktır.

EY PİR! KALK KURTAR
Yunanlılar Bursa'yı işgal ettiğinde "Pir Emir" isimli zatın türbesine bakan türbedar, mezarın başına giderek, bastonu ile sandukaya vurarak :
-Ey pir,Bursa işgal edildi, kalk kurtar! der
O gece rüyasında Pir Emir'i gören türbedara
Emir :
- Be hey gafil, vatanı düşmandan kurtarmak, ölülerin değil, dirilerin hakkıdır der ve okkalı bir tokat atar. Türbedar uyandığında tokatın acısı hala geçmemiştir.

KİM ÖLE KİM KALA
Padişaha Hindistan'dan nadide bir kumaş gelmiş.
Padişah terzibaşını çağırmış :
- Bak, demiş, bu gün çarşamba, cumaya kadar 12 düğmeli bir elbise dikeceksin.
Ama düğmeleri altından olacak. Altınları da sen döküp yapacaksın...
Terzibaşı :
- Ama... diyecek olmuş.
Padişah kükremiş :
- Aması... kellen ...
Terzi evine çekilmiş. Eli ayağı titriyormuş.
Karısı teselli etmiş:
- Bak kocacığım. Sen şu işe bir başla gerisi Allah Kerim...
Terzi önce düğmelerden başlamış. Altın düğme dökmek için önce çivi dökmek, sonra da bunu büküp yuvarlatmak gerekiyormuş. Terzi cuma günü şafak sökerken binbir zahmetle çivileri dökebilmiş.
Düğme haline getirmeye çalışıyorken kapı çalmış. Terzi kireç gibi bir yüz ve titreyen bacakları ile kapıyı açmış. Karşısında üç zaptiye :
-Padişah hazretleri dün gece Hakkın rahmetine kavuştular. Çivi lazım. Sen çivileri hazırla.

YARATILIŞ
Padişah, oğlunun çok iyi yetişmesini istediği için, hocalar tutmuş, oğluna her şeyi öğretmeye çalışmış, ama nafile; çocuğun gözü eğlencedeymiş, çalsın sazlar oynasın kızlar, gününü gün ediyormuş...
Padişah, bir gün vezirine dert yanmış :
- Ne yaptımsa nafile, o kadar hoca tuttum, okuttum, olmadı!
- Padişahım, çocuğun yaradılışında ne varsa o olur, neye kabiliyetliyse, onu yapar.
Hocalar çocuğun kabiliyetini geliştirir, tabiatını, yaratılışını değiştiremez...
Padişah kızmış :
- Yani sana göre eğitimin, terbiyenin bir faydası yok mu ?
- Hiç olmaz mı padişahım,ama eğitim, terbiye yaratılışı tam değiştirmez!
Padişah, o gece sarayda bir eğlence düzenletmiş, eğlence sırasında terbiyeli eğitilmiş kediler de gösteri yapmışlar, sırtlarında bir tabak, tabakta yanan mum dolaşıp duruyorlarmış...
Padişah vezire dönmüş :
Gör, bak, terbiye, kedileri bile ne hale getiriyor!
Vezir sesini çıkarmamış. Bir ay sonra yine saraya çağrılınca, bu sefer bir sepette beş, on tane fare koyup gitmiş...
Biraz sonra padişahın terbiyeli, eğitilmiş kedileri ortaya çıkınca, vezir sepetin kapağını açıvermiş. Fareleri gören kediler gösteriyi filan unutup saldırmışlar, halılar tutuşmuş, ortalık birbirine girmiş, vezir de yavaşça padişahın kulağına fısıldamış :
- Yaa, işte böyle padişahım, terbiye de, eğitim de yaratılışa bağlıdır!

KERAMET
Devrinde hayli şöhrete ulaşan büyük mutasavvıf ve alim,(Aziz Mahmud Hudayi) zaman zaman saraya da misafir olurdu.
Menkıbeye göre gene bir gün misafirliği sırasında, Hudayi abdest almakta iken padişah (I. Sultan Ahmet) eline su döker. Valide Sultanda elinde havlu tutmak için beklemektedir. Bu sırada Valide sultan'ın gönlünden şeyh hazretlerinin çok kerametli olduğu söylenir, bize de bir keramet gösterseler diye bir istek geçer. Bunu fark eden Hudayi :
- Sultanım bundan büyük keramet mi olur?
Benim gibi aciz bir kula yeryüzünün padişahı su döküyor, valide hazretleri de havlu tutuyor! der.

DOSTLUĞUN ÖLÇÜSÜ
Şemsi Tebrizi ve Mevlana Celaleddin Rumi iki büyük dosttur.
Aralarındaki dostluk asırları aşarak günümüze kadar ulaştı. Gerçek dostluğun ne olduğuna dair kıymetli ölçüler verdi. Çeşitli defalar ayrıldılar, kavuştular. Ayrılığın acısını, kavuşmanın sevincini yaşadılar.
Bir gün Şems Tebriz'dedir. Bir Yahudi koşarak gelir ve bağırır :
- Müjde ! Mevlana geliyor.
Şems mütebessim. Hemen bütün varını yoğunu yahudiye bağışlar. Yahudi gittikten sonra olaya şahid olan birisi Şems'e :
- Bu yahudi seni aldattı. Yolda kimse yok, Mevlana gelmiyor der.
Şems tebessümünü bozmaz ve dostluğun o müthiş ölçüsünü verir :
-Biliyorum. Bu sözün yalanına malımı mülkümü verdim. Doğru olsaydı canımı vermem gerekirdi.

BOŞ EL
İbrahim bin Edhem bir gün hamamdan çıkarken para isterler :
- Şimdi yok, sonra veririm.
İlgililer :
- Paran yoksa hamama girmeseydin. deyince, İbrahim bin Edhem Hazretleri vecde gelir ve düşüp bayılır. Bir süre sonra kendine geldiğinde, ne oldu diye sorarlar. O da şu karşılığı verir :
- Boş el ile şeytanın evine koymuyorlar. Peki amelsiz olarak Rahman'ın evine nasıl gireriz?

MENFAAT
Mevlana Hazretleri, müridlerinden biriyle giderken, bir kaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görür.
Müridi :
- Güzel kardeşlik örneği der, keşke insanlarda bunlardan ibret alsa.
Mevlana tebessüm ederek karşılık verir :
- Aralarına bir kemik atıver de, gör kardeşliklerini.

KİLİSENİN ŞEHADETİ
Kafkas Kartalı Şeyh Şamil,esarette bulunduğu sırada Ruslardan namaz kılmak için yer göstermelerini istemiş. Sarayın kilisesine götürmüşler.
Şeyh Şamil, namaz hazırlığını yaparken, Ruslar da kilisedeki putu örtmeye çalışıyorlarmış.
Şeyh Şamil onlara müdahale ederek :
- Bırakın öyle kalsın, demiş. Şamil'in esarette ve burada da namaz kıldığına onlar da şehadet etsin.

 

İSABETLİ HATA
Meşhur hainlerden Abdullah Cevdet'in yazdığı makalenin bir satırı,
"Ben bu vatanın öksüzüyüm"
yerine yanlışlıkla "Ben bu vatanın öküzüyüm" diye basılmış.
Durumu Süleyman Nazife açarak "Bir mürettip hatası oldu" dediklerinde Nazif :
- Mürettip hatası ne demek kardeşim, diye cevap vermiş. Buna düpedüz mürettip sevabı (doğrusu) derler.

SÖZLÜKTE OLMAYAN KELİME
Almanya'da tren istasyonlarında yatıp kalkan alkoliklere "penna" denir.
Penna kelimesinin Türkçedeki karşılığını soran Alman öğretmene Türk öğrenci şu cevabı vermiştir:
- Türkiye'de penna olmadığı için, onun karşılığı olan bir kelime de yoktur.

BİLİNMEYEN LEVHALAR
İngiliz Büyükelçisi eski Türk evlerinin dış duvarlarına asılan "Ya Hafız" (Muhafaza eden Allah (c.c.) )levhalarını görünce dayanamamış ve Keçecizade Fuad Paşaya bunların ne olduğunu sormuş.
Fuad Paşa, İngilizin tam anlayacağı dille cevap vermiş :
- O gördükleriniz, Osmanlı Sigorta Şirketinin levhalarıdır.

ÇIKIYORUM
Şair Nef'i bir toplantıda konuşurken, düşmanlarından biri içeri girmiş, fakat herkese selam verdiği halde kendisine :
- Merhaba canım ! demiş.
Nef'i durur mu? Hemen cevabını yapıştırmış :
-Derhal çıkıyorum.

NADİREN
Ünlü karikatürist Cemal Nadir Güler'e, "Siz hiç gülmez misiniz?" diye sorarlar. Cemal Bey :
- İsmime dikkat edin, demiş, Görmüyor musunuz "Nadir Güler" deniyor.

BAZAN VE BAZEN
Üniversitede edebiyat dersinde öğrencilerden biri hocaya sorar :
- Hocam, bazan mı denir, bazen mi?
Hoca cevap vermeden öğrencilerden biri cevabı verir :
-Bazan bazan, bazen bazen.

DÜŞÜNÜYORUM
Bir sohbet sırasında Arif Nihat; "Düşünüyorum, o halde varım." sözünü biraz hatalı bulduğunu söylemiş.
Doğrusunu sormuşlar, şöyle cevap vermiş :
-Düşünülüyorum, o halde varım.
Not : "Düşünüyorum, o halde varım." sözünü bir başka düşünür "Varım, o halde düşünmeliyim." şeklinde düzeltmiştir.


Hatibin Cevabı

Güzel konuşması ile ünlü Çiçero nutuk veriyordu. Çiçeroyu çekemeyen bir avukat kalabalık arasından fırlayarak bağırdı.

-Hey, ne havlayıp duruyorsun orada?

Çiçero’nun cevabı bir hatibe yakışır cinsten:

-Ne yapayım, bir hırsız gördüm de...

    

Dalkavuk

Filozof ile dalkavuk konuşuyormuş. Filozof ne derse , dalkavuk onu tasdik ediyormuş. Nihayet sabrı tükenen filozof haykırmış :

-Hiç olmazsa bir defa olsun itiraz et de, iki kişi olduğumuzu anlayalım be birader!..

 

Ama derisini yüzmez.

 

Eski Roma’da eyalet valilerinden biri, Kayser Tiberius’a vergilerin artırılmasını teklif edince ondan şu cevabı almış:”İyi çoban koyunlarının yününü kırpar ;ama derisini yüzmez.

 

Veni,vidi,vici

 

M.Ö 49’da Sezar, Pompe’i takip ile Roma’ya geldi. Buradan Mısır’a geçen Sezar, Kleopatra ile tanıştıktan sonra tekrar Anadolu’ya dönüp, Partlar’la müthiş bir savaşa tutuştu. Uzun yıllar Doğu’da kalan Sezar, Roma’da dostlarından aldığı bir mektupta, kendisinin bu kadar zamandır neler yaptığı soruluyordu. Sezar, bu dostuna lakonik bir cevap verdi:

-“Veni,vidi,vici ”  (Geldim,gördüm,yendim )

 

Sende mi Brütüs

 

Sezar’a M.Ö. 44’te Senato içinde bir suikast hazırlanıp, 23 yerinden hançerlenerek ,feci bir şekilde öldürüldü. Bu sıralar 57 yaşında bulunan Sezar ilk hançer darbesinden sonra arkasına baktığında ,evlatlığı Brütüs’ün de hançerini kaldırıp saldırmakta olduğunu gördü. Sezar bunu beklemediğinden kendini tutamayıp:

-“Sende mi oğlum Brütüs?” diyerek, kendini hançerlere teslim etti.

 

Keşke İçinde Adam Otursaydı

 

Aristo yolda giderken oldukça yakışıklı bir adama rast gelir. Bir de konuşup ta söylediği sözlerin, verdiği cevapların cahilene ve ahmakane olduğunu görünce der ki:

-Güzel bir ev. Keşke içinde adam otursaydı!

 

 

NE HALT EDECEKSİN

Çelebi Sultan Mehmet.kardeşi Musa Çelebi'yi takip etmek için Edirne'ye gider.Bunu fırsat bile Karamanoğlu gelip Bursa'yı kuşatır.Bu sırada Musa Çelebi ölür.Cenazesi Edirne'den Bursa'ya getirilir.Karamanoğlu durumu ö|renir,bunun bir tuzak olduğunu sanarak hemen askerim çekip kaçmaya başlar.

Karamanoğlu'nun  "Harman tanesi" denilen iri,şişman bir nedimi vardır. Zavallı adamın koşmaya değil,yürümeye bile hali yoktur.Beş on adım gittikten sonra ayaklarının bağı çözülür ve efendisine der ki:

-Behey evi yıkılası ca! Osmanoğlu'nun ölüsünden böyle kaçıyorsun. Ya dirisini görsen ne halt edeceksin?

ŞEYH EDEBALİ'NİN OSMAN GAZİ'YA NASİHATİ

Ey oğul. artık Bey'sin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana Acizlik bize hoş görmek sana, anlaşmazlıklar bize, adalet sana, haksızlık bize, bağışlamak sana. Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma ve insanı yaşat ki devlet yaşasın. Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kula bağlı. Allah yardımcın olsun.

OSMAN GAZİ OĞLU ORHAN GAZİYE VASİYETİ

Ey oğul! Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira farizaya (farzlara) dikkat, din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerini; dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helalı harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma, devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme'.. Zira yaratandan korkmayan, yaratılandan hiç korkmaz. Büyük günah işleyen ve bunu devam ettiren kimsede sadakat olmaz. Böyle kişilerin sadakati olsa ümmeti olduğu Peygaraber-i Zişan'ın sadık tebligatı üzere hareket eder de şer'i şerifin dışına çıkmazdı. Zulümden, bidatten sakın. Zulme ve bid'ate teşvik edenleri devletinden uzaklaştır. Çünkü böyleleri seni zevale uğratmış olurlar

Daima cihad ile devletini genişletmeye çalış. Çünkü uzun zaman sefer olunmazsa askerin şecaatine; reislerin ve kumandanların bilgi, tedbir ve malumatına ağırlık ve noksanlık gelir. Böyle sefer işlerini bilenler ölür gider de yerine tecrübesiz kimseler gelir, bu yüzden de bir çok hatalar meydana gelir ki, bundan da devlet büyük zararlar görür. Beytü'1-mali koru! Devletin servetini çoğaltmaya çalış!., Şer'i şerifin ölçüsüne göre sana ait olana kanaatle, ihtiyaçlarından ve gerekli olanlardan başka lüzumsuz yere telef etme, israftan kaçın. Askerinle, malınla gururlanma. Zira onlar Allah yolunda cihad için milletin işlerinin yerli yerinde görülmesi ve cihana adalet ve fazileti yayman için vasıtadırlar.

Sadakatle Allah rızası için çalışan devlet erkanım koru!.. Vefatlarından sonra böyle kimselerin çoluk-çocuğuna bak, ihtiyaçlarım karşıla.!. .Halkından hiç kimsenin malına tecavüz etme!.. Hak edenlere yardım ile iltifat elini uzat, böylelerinin yakınlarına sıkıntıdan kurtar. Askeri erkanı iyi koru!.. Alimler, fazıllar, sanatkarlar, edipler; devletin bedeninin gücüdür. Bunlara iltifat ve ikramda bulun. Bir kemal sahibi işitince onunla yakınlık kur, dirlikler ver ve ihsan eyle!.. Hükümetinde ulema, fazıl kimseler, erbab-ı maarif çoğalsın, siyaset ve din işleri nizam bulsun!..

Benden ibret al ki, bu diyarlara zayıf bir bey olarak gelip hak etmediğin halde bunca inayet-i celile-i Rabbaniye'ye mazhar oldum. Sen de benim yolumdan git ve bu Din-i Muhammedi'yi ve ashabını, başka sana tabi olanları koru. Allah'ın (c.c) hakkını ve kulların hukukunu gözet!.. Ve senden sonrakilere böyle nasihat etmekten geri durma. Ve adalet ve insafa riayet ile zulmü kaldırmaya devam ile her bir işe teşebbüs de Allah'ın yardımına güven. Halkı düşman istilasından ve zulme uğratılmaktan koru!.. Haksız, yere hiç bir ferde layık olmayan muamelede bulunma!,. Halkı taltif et, hepsinin rızasını kazan".

 

 

         HAYDİ SİZ GİDİNİZ BİZ GELİRİZ

Trabzon Rum İmparatoru David Komnen,akrabası Uzun Hasan'a güvenerek Türklere verdiği vergiyi kestiği gibi,daha evvelce ver­diklerini de geri istemeye başladı,Fatih, David' in elçilerine şöyle dedi:

-"Haydi siz şimdi gidiniz, ben kendim gelir borcumu öderim."

BENİ BİR GÜN EVVEL ÖLDÜRT

Yavuz Sultan Selim şedid bir padişahtı. Bu yüzdendir ki,'Dilerim Allah'tan Yavuz'a vezir olasın" sözü bu asırda bir beddua idi.Yavuz iş-bilir kimseleri sevmezse bile takdir ederdi.Sadrazam Piri Paşa Yavuz'un hoşlanmadığı kişiler arasında idi.Ancak Pırı paşa bilir bir kimse olduğu ,için Yavuz Onu makamında tutuyordu. Ancak Piri Paşa günün birinde padişahın bir bahane bulup kendisini öldürteceğini bildiği için,devamlı huzursuzluk içinde bulunuyordu.Bir gün her şeyi göze alıp Yavuz'un huzuruna çıkarak:

-"Padişahım,dedi,bu sadık kulunuzu günün birinde öldürteceğinizi biliyorum.Bu işi bir gün evvel yapın da bende kurtulayım ,sizde kurtulun". Padişah bu sözlere çok gülmüş ve Şöyle demişti:

-"Doğru söylersin, seni öldürtmek i sterim, Ancak, senin gibi becerikli birini bulmak çok zordur. Yoksa seni muradına eriştirmek çok kolaydır."

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN'IN MORA VALİSİ BALİ BEY'E FERMANI

"Her iyiliğin kaynağı adalettir.Adil olmayan kişinin elinden çıkan iş,kötü iştir. Peygamberiınizs "Bir günün adaleti yetmiş yıllık ibadetten üstündür" buyurmuştur.Öyle insanlar var kimilerinde fırsat yok iken salih, abid ve zahit görünürler,ellerine fırsat geçince nemrut kesilirler, ..Hizmetinde kullandığın adamların dış hallerine aldanma!Mala muhabbet göstereni devlet hizmetinde kullanma! Zira o adamlar ki,Allah'ın bana emanet ettiği halkı ezerler,Kıyamet günü sorumlu benim!...

Ey Gazi Bali Bey ;  mansıbımın geliri masrafıma yetmez diye gam çekme.Ne dileğin varsa benden iste.Sana emanet ettiğim askerlerimin ve tebamın gençlerini evlat,ihtiyarlarını baba,yaşlılarım da kardeş bil...Bilhassa fukaraya şefkat ve muhabbetle ihsan kapılarım aç..."

 

 

 

ŞEMSÎ PAŞA'NIN HAZIR CEVABI

İran Şahı Sarı Selim'in padişahlığını tebrik etmek İçin Edirne'ye Şah Kulu adında bir elçi göndermişti. Şah

Kulu büyük bir hediye kervanı ile Edirne'ye yaklaşırken, Padişahın emri ile Şemsi Paşa da, tertipli ve güzel

giyinmiş küçük bir ordu ile onu uzak bir mesafeden karşılamaya çıkmıştı. Şah Kulu Osmanlı askerinin

ihtişamını çekememiş ve Şemsi Paşa'ya :

-"Uzaktan askerinizi gelin alayına benzettim" deyince Şemsi Paşa da ;

-"Evet,haklısınız. Çaldıran'da da gelin almaya gelen bu askerdi" diye cevap vermişti.

DÜNYADA SÖZÜ DOĞRU HAK TANIR BİR ADAM BULAMADIM

Sultan III.Mehmet bir gün yanında bulunan devlet büyüklerine:

-"Bu dünyada sözü doğru hak tanır bir adam bulamadım" deyince, etrafındakilerde sebebini sordular.Bunun üzerine III.Mehmet şöyle dedi:

-"Şeyhülislam Bostanzade Efendiye iltifat ettim, derhal cahil bîr kardeşini Rumeli kazaskeri yaptı.Gene cahil bir gence rica ile Selanik kadılığını verdirdi. Bundan sonra babamın hocası Saadettin’e iltifat ettim,doğru ve hak bilir dedim, o da oğlunu Anadolu kazaskerliğine ve bir diğer oğlunu da Edime kadılığına tayin ettirdi işte görüyorsunuz,ben artık kime güveneyim?"

HAYDİ  ÇIK   ORADAN

Sultan Murat devrinde ayyaş Bekri Mustafa, meyhaneden zilzurna sarhoş çıkmıştı. Devriyeler peşine takılıp

kendisini kovalamaya başladılar. Kurtulamayacağını anlayan ayyaş Bekri Mustafa, kendini kaldırıp havuza

attı. Devriyeler havuzun kenarına gelip:

-"Haydi çık oradan" dediklerinde Bekri Mustafa:

-"Ben karada değil, deryadayım. Bana Kaptan Paşa karışır" diye cevap verdi.

Delinin Biriyim

Zalim Haccac, Abdullah bin Zübeyr'i şehit ettikten sonra Medine'ye gelir.Bu olay üzerine gelişmeleri İzlemek için Haccac tebdili kıyafet eder,yaşlı bir bedevinin şehirden içeri girdiğini görür. Kendisine der ki:

-Ya Şeyh! Medine'de ne var yok?

-Ah sorma, halleri pek yaman!

-Ne oldu?

-Ne olacak Abdullah bin Zübeyr gibi bir zatı şehit ettiler.

-Kim etti?

-Haccac denilen o Allahın belası,o zalim herif!

-Ya Şeyh sen Haccac'ı görsen tanır mısın?

-Hayır.

-(Yüzünü açıp) İşte Haccac benim.

-Ey kardeş sen de beni tanıyor musun?

-Hayır.

-Beni Amir kabilesinden delinin biriyim. Ne söylediğimize yaptığımı bilmem. Haccac İhtiyarın tedbirinden hoşlanır ve kendisini affeder.

İşte Bende öyle Yaptım

Bilginlerden birine edepsiz adamın biri saldırır ve tekme atar. Bilgin karşılık vermez. Görenler "Niçin mukabele etmedin" diye sorarlar.Bilgin şu cevabı verir:

-Sizi bir hayvan tekmelese ne yapar sınız ? Hiç değil mi? İşte bende öyle yaptım.

Ne İnekler Feda Ettim

Oğlunun okuması için hayli masraf ettiği halde çocuğun hiçbir şey öğrenemediğini gören köylü,büyük Bir ümitsizlik içinde "Ah,şu bir tanecik öküz için ne inekler feda ettim " der.

HAYATI GÜZELLEŞTİRME KURALLARI

-İnsanlara beklediklerinden fazlasını verin ve bunu gönülden yapın

-Seni seviyorum dediğinizde, yüreğinizden gelsin.

-'Özür dilerim' dediğinizde karşınızdakinin gözünün içine bakın.

-Kimsenin  hayallerine gülmeyin.

-Tartışma her zaman olur, yeter ki işi küfürlü kavgaya çevirmeyin.

-Hızlı düşünüp yavaş konuşun.

-İnsanlar cevabım vermek istemediğiniz bir soru sorduklarında gülümseyin ve "Neden bilmek istiyorsun?" diye siz sorun.

-Annenizi ihmal etmeyin.

-Kayıpları kazanılmış derslere dönüştürün.

-Küçük kırgınlıkların büyük dostlukları bitirmesine izin vermeyin.

-Hatayı hissettiğiniz anda durmasını bilin ve hemen düzeltmek için çaba gösterin.

-Telefona cevap verirken gülümseyin, karşı taraf sesinizde mutluluğu duyacaktır.

-Ara sıra yalnız kalın ve kendinize vakit ayırın

-Değişime hep açık olun ancak değerlerinizi yitirmeyin.

-Bazen en iyi cevap, cevap vermemektir unutmayın.

-Daha çık kitap okuyup daha az televizyon seyredin.

-İyi ve dürüst bir hayat yaşayın. Yaşlanıp geriye baktığınızda keyfiniz kaçamasın.

-Allah'ın ipine sanlın ama arabayı da kilitlemeden bırakmayın.

-Satır arası mesajları algılamayı öğrenin,

-Dua edin muhteşem bir güç olduğunu göreceksiniz.

-Yılda en az bir defa daha önce gitmediğiniz bir yeri görün.

-Çok paranız varsa yoksullara yardım edin, zenginliğin en güzel tarafı budur.

-Bazen istediğinizin olmaması ihtimali vardır, unutmayın.

-Başarınızı ona ulaşmak için neler kaybettiğinizle ölçün.

ATLARIMIZIN DİZ KAPAKLARINA KADAR MÜSLÜMAN KANI İÇİNDE YÜRÜYORUZ,

1096 yılında I.Haçlılar Kudüs'e girerek,40 bin Müslümanı kılıçtan geçirdiler. Gödofroi dö Buyyon Papa II.Urban’a yazdığı bir mektupta şöyle diyordu.

-"Kudüs'te bulunan bütün Müslümanları katlettik.Malumunuz olsun ki, Süleyman mabedinde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslüman kanına batmış olarak yürüyoruz".

Rene G. Rousset adındaki tarihçi yukarıdaki fikri doğruladıktan başka,şunları da ilave ediyor.

-Haçlılar Kudüs'te o kadar çok Müslüman kestiler ki, atların ayaklan kan deryasına battıkça in­san etleri duvarlara sıçrıyordu".

GERÇEK FAKİRLİK

Günlerden bir gün zengin bir baba ailesi ve oğlunu köye götürdü.Bu yolculuğun tek bir amacı Vardı insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek.

Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler.Yolculuktan döndüklerinde oğluna Sordu:

-         İnsanların ne kadar fakir olabileceklerini gördün mü?

-         Evet!

-         Ne öğrendin peki?

Şunu gördüm:Bizim evde bir köpeğimiz var,onlarınsa dört.Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var,onlarınsa sonu olmayan bir dereleri,Bizim bahçemizde ithal lambalar var,onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar ,onlarsa bütün bir ufku görüyorlar.

Oğlu sözlerini bitirdiğinde,babası söyleyecek bir şey bulamadı.Oğlu ekledi:

-Teşekkürler baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için.

HAYATA DAİR

İmkanlannın altında yaşa

Bol bol gülümse, hem maliyeti sıfırdır hem de bedeline paha biçilmez.

İnsanların adlarını hatırla.

Asla birilerinin umudunu kırma.Belki de sahip oldukları tek şey odur,

Karının en iyi arkadaşı ol!

İlk izlenimlerine güvenme.

Arkadaşlarına borç verirken ihtiyatlı davran, ikisini de kaybedebilirsin.

Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış insanlardan uzak dur.

Köprüleri atma. Aynı nehri kaç kez daha geçmek zorunda kalacağına şaşıracaksın,

Büyük sözler vermekten korkmamama yerine de getir.

Hüküm vermeden önce her iki tarafı da dinle,

Zarif ol.Kimseyi bile bile kendinden soğutma.

Birisine seni seviyorum deme fırsatım asla kaçırma.

Kimse tek başına başaramaz;sana yardımcı olanlara minnet duy.

Zamanı ve sözleri dikkatsizce kullanma. İkisi de geri alınamaz,

İnsanlara değerlerini hissettirebileceğin fırsatları kolla.

Güzel giyinmek için çok uğraştığını bildiğin birine "Harika görünüyorsun" de.

Şükret.

Başladığın her işi bitir.

Hiç kimsenin sözünü kesme.

Seni ziyarete gelenleri ayakta karşıla,

Telefonu coşkulu ve dinamik bir sesle aç.

Anne ve babanın kahkahalarını banda kaydet.

Ölmeden önce kendine bir mezar yeri satın al ve süt sık oraya git.

Keşke sözcüğü yerine bir daha ki sefere demeyi dene.

Misafirlikte yemeği övmeyi unutma.

Karnın açken asla yiyecek-içecek alışverişine çıkma. Gereğinden fazlasını alırsın.

Unutma! Bir insanın en derin duygusal ihtiyacı, takdir edildiğini hissetmesidir.

Yaşlan7ama paslanma.

İyi bir avukat, muhasebeci ve tesisatçıya ahbab ol.

DÜŞMAN SAVMAYA GELMEDİK

Büyük Napolyon general rütbesi ve ordu komutanlığı ile İtalya'da bulunduğu sırada bir savaş meclisinde düşmanın sayısından, askerin çokluğundan söz edilir. Bunun üzerine Napolyon der ki: -Biz buraya düşman saymaya gelmedik.

BÖYLE BİR KÜSTAHLIKTA BULUNABİLİRDİM

İsviçre'de askerlerden biri sigarayı yakmak için yüzbaşıya yaklaşır ve der ki:

-Lütfen ateşinizi verir misiniz?

Subay büyük bir hiddetle şöyle der:

-Eğer Prusya'da bulunmuş olsaydık yüzbaşıdan böyle bir talepte bulunmaya cesaret edebilir miydin?

Asker kayıtsız bir şekilde cevap verir:

-Doğru.Fakat biz Prusya'da bulunsaydık ne siz yüzbaşı olurdunuz,, ne de ben böyle bir küstahlıkta bulunabilirdim.

PARMAKLA ALMAK MÜMKÜN OLSAYDI ÖYLE YAPARDIM

Hükümet adamlarından biri,Napolyon Bonapart'ı savaşta küçük düşürmeye çalışır.Haritanın üzerinde parmağım gezdirerek "Önce şuraları almalıydınız. Sonra şuradan geçerek buraları zabt etmeliydiniz" diye konuşur. Napolyon ise şu cevabı verir:

-Evet,gösterdiğiniz yerleri parmakla almak mümkün olsaydı öyle yapardım.

O AYAK BENİMDİR

Fransa Harbiye Nazırı Fransa'ya nakledilen yaralı askerlerin bulunduğu hastaneyi ziyaret eder.Bu sırada yaralılara şöyle hitap eder:''Kahramanlarım!Gösterdiğiniz cansiperane hizmetleriniz hiçbir zaman unutulmayacaktır.Zira ancak sizin fedakarlığınız saye­sinde bugün Fransa'nın bir ayağı Çin'de bulunmaktadır."

Bu konuşmaları dinleyen ve bir ayağını gülleye kaptıran bir asker şöyle seslenir:

-Aman nazır efendi! O ayak benimdir.

ARKADAŞLARIM İLERİ GİDİYOR

Bir subay talim sırasında bir askere dedi ki:"Niçin geri kalıp sırayı bozuyorsun?"Nefer şu cevabı verir: -Ben geri kalmıyorum, arkadaşlarım ileri gidiyor!

ACABA ARANIZDAKİ FARK NELERDİR

Bir gün Abdülaziz huzuruna giren Fuat Paşa'ya:

-"Söyle bakalım,dedi,Ali Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa ile aranızda ne gibi fark vardı?Bu soruya Fuat Paşa şöyle cevap verdi:

-"Ben, Ali Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa bir ırmak kenarına gelsek karşıya geçmek için bir köprü kurulduğunu görsek, üçümüzün yapacağı iş şudur. Ben hemen köprüye saldırırım, Ali Paşa köprüden sağlam olup olmadığım tetkike başlar ve bir ge­çit arar. Mütercim Rüştü Paşa ise bir alay asker köprüden geçmedikten sonra köprüye ayak basmaz."

ŞEYHÜLİSLAMA SORUN

II.Abdülhamit, 93 savaşının Kars cephesinde başarı gösterenlere madalyalar takmaya başlamıştı. Bir ara Şeyhülislam da bu madalyadan takmaya başlayınca, Fuat Paşa göğsündeki madalyayı derhal çıkardı.Bir gün padişah Fuat Paşa'nın göğsündeki madal­yasını göremeyince:

-"Fuat Paşa.siz Kars madalyasını niçin takmıyorsunuz?" diye sorunca Paşa da:

-"Efendim ben Kars savaşlarına iştirak etmedim ki, madalyasını takayım"

-"Bu nasıl olur paşam?"

-"Bana inanmazsanız, Şeyhülislama sorunuz. Acaba beni savaş alanında gördü mü?"

VAHDETTİN'İN FERYADI

Son Osmanlı padişahı olan Vahdettin, bilindiği gibi bir İngiliz gemisine binerek İstanbul'dan ayrılmıştı. Söğütte yaprağı açılan Osmanlı tarihi, San Remo'da Vahdettin ile son bulacaktı. Ancak Vahdettin, ayrılırken bile devlete ait tek bir kuruşu beraberinde götürmemiştir.Nitekim bir hatıratında şöyle diyor:

-"Bendenden evvelki padişahlar gibi kuş tüyü üzerinde padişah olmadım. Ateş yığını üzerinde padişah oldum. Benden daha iyi veliaht bulunsaydı, vallah billah tallah ben padişahlığı kabul etmezdim. Saltanat ile teneşir arasındaki mesafeyi bilirim"

MEVLANA'DAN YEDİ ÖĞÜT

-Cömertlikte,yardım etmede akar su gibi ol.

-Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

-Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol,

-Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

-Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol.

-Hoşgörülükte deniz gibi ol.

-Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol,

 

Svendai

Rus knezi Vladimir ile Peçenek başbuğ Svendal  988 yılında Trubej nehri kıyılarında karşılaştılar. Nehri bir ta­rafın da Ruslar,öteki tarafında da Peçenek Türkleri bulunuyordu.İki tarafında savaşabilmesi için,iki taraftan bi­rinin nehri geçmesi şarttı.Ancak iki tarafta nehri geçip savaşmaya cesaret edemiyorlardı.Uzun bir bekleyişten sonra Peçenek başbuğu Svendal5nehrin kıyısına gelip şöyle bağırdı:

"Sen kendi adamlarından birini seç,bende seçeyim.Onlar huzurumuzda vuruşsunlar.Eğer senin adamın galip gelirse,üç sene savaşmayacağız.Eğer benim adamım galip gelirse,üç sene savaşacağız."

Rus knezi teklifi kabul etti. Tarihi kaynaklara göre Rus pehlivanı,Peçenek pehlivanın pençeleri arasında can vermişti.

Bari su içsinler

Romalılar savaşa giderken kafes içinde kutsal saydıkları piliçleri de beraberinde götürürlerdi.Şayet piliçleri ka­fes içindeki yemleri yememiş iseler,bu hayra alamet sayılmazdı.Klodius zamanında Drepene savaşma giden Romalılar,piliçlerin yemlerini yemediklerini İmparatora bildirince,Klodius:

-"Mademki yem yemiyorlar,bari su içsinler" diyerek hayvanları denize attı.

En layık olana

Büyük İskender M.Ö.323'te Babil'de öldü. Ölüm döşeğinde iken,etrafında bulunan generaller "Devletin idare­sini kime bırakacağını" sorduklarında İskender şöyle dedi: -"En layık olana"

Böyle durmazdın

Aristo öğrencilerinden birine bir mesele tarif ettikten sonra der ki;

-Anladın mı?

-Evet.

-Ama senin anladığına delalet eden bir işaret göremiyorum.

-O işaret nedir?

-Güleryüz. Anlamış olsaydın, sevinirdin. Böyle durmazdın.

 

 

Timur Han, ölüm döşeğinde şunları söyledi:

"Oğullarım,

Milletin refahını, saadetini sağlamak için sizlere bıraktığım vasiyeti ve tüzükleri iyi okuyun, asla unutmayı ve tatbik edin. Milletin dertlerine derman bulmak vazifenizdir.

Zayıfları koruyun, yoksulları zenginlerin zulmüne bırakmayın. "Adalet ve iyilik etmek" düsturunuz, rehberiniz olsun.

Benim gibi uzun saltanat sürmek isterseniz, kılıcınızı iyice düşünerek çekiniz, bir defa çektikten sonra da onu ustalıkla kullanınız.

Aranıza nifak tohumları ekilmemesi için çok dikkatli olun. Bazı nedimleriniz ve düşmanlarınız nifak tohumları saçmaya, bundan faydalanmaya çalışacaklardır. Fakat vasiyetimde size idare şeklini, ana ilkelerini gösterdim. Bunlara sadık kalırsanız taç başınızdan düşmez.

Ölüm döşeğinde söylenen babanızın bu sözlerini unutmayın.

Benden sonra hakan, Pir Muhammed Cihangir olacaktır. Ona, bana itaat eder gibi itaat edeceksiniz. Kumandanlarım, şimdi itaat yemini ediniz!"

(Ve bütün kumandanlar, saray adamları, ağlayarak yemin ettiler.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR ZAMANLAR                  

                    Faziletliydik: Kimsenin malına, mülküne göz dikmezdik. Kimsenin namusuna yan bakmazdık. Hırsızlık nedir bilmez, dilenciliği meslek edinmez, kimseyi de küçümsemezdik.
                   Dürüsttük: Bir zamanlar Londra Ticaret Odası’nın en görünür yerinde şu mealde bir tavsiye levhası asılıydı: "Türklerle alışveriş et, yanılmazsın."
 İtibarlıydık: Bir zamanlar Hollanda Ticaret Odası’nın toplantılarında oylar eşit çıkınca Osmanlılarla alışverişi olan tüccarın oyu iki sayılır, onun dediği olurdu.
                  Temizdik: Yere bile tükürmezdik. Hatta, Osmanlı askeri teşkilatını Avrupa’ya tanıtmasıyla meşhur Comte de Marsigil, yere tükürmedikleri için atalarımızı şöyle eleştiriyor:
"Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler. Daima yutkunurlar. Bunun için de saçlarında, sakallarında bir hararet olur ve zamanla saçları, kaşları, sakalları dökülür."
                Çevreciydik: Kurak günlerde ücretle adamlar tutup sokaktaki ulu ağaçları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için saçak altlarına kuş sarayları yapardık.Bunlara öyle çok örnek var ki, saymakla bitmez.
                Harama el sürmezdik: Fransız muellif Motray, 1700’lerdeki halimizi şöyle anlatıyor:"Türk dükkanlarında hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkancılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu’ndaki ikametgahıma kadar gelmişlerdir."
                Medeni idik: İngiliz sefiri Sir James Porter ise, 1740’ların Türkiye’si için şunları söylüyor:"Gerek İstanbul’da, gerekse imparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkan bırakmayacak şekilde ispat etmektedir ki, Türkler çok medeni insanlardır."
                Dosdoğruyduk: Fransız generallerden Comte de Bonneval ise, şu hükmü veriyor: "Haksızlık, murabahacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür... Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır."
                Hırsızlık nedir bilmezdik: Fransız muellif Dr. Brayer, 1830’ların İstanbul’unu getiriyor önümüze:
"Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkanların çoğunlukla umumi ahlaka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da her sene azami beş-altı hırsızlık vakası görülür."
Ubicini, Dr. Brayer’i şöyle doğruluyor:
"Bu muazzam payitahtta dükkancılar, namaz saatlerinde dükkanlarını açık bırakıp camiye gittikleri ve geceleri evlerin kapısı basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede dört hırsızlık vakası bile olmaz.
Ahalisi sırf Hıristiyan olan Galata ile Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinayet vakaları olmadan gün geçmez."
                  Naziktik: Edmondo de Amicis isimli İtalyan gezgini, yine 1880’lerin "biz"ini anlatıyor bize:
"İstanbul Türk halkı Avrupa’nın en nazik ve en kibar insanlarıdır. Sokakta kavga enderdir. Kahkaha sesi nadirattan işitilir. O kadar müsamahakardırlar ki; ibadet saatlerinde bile camilerini gezebilir,bizim kiliselerde gördüğünüz kolaylığın çok fazlasını görürsünüz."
                  Cihana örnektik: Türkiye Seyahatnamesi’yle meşhur Du Loir’un 1650’lerdeki hükmü şöyle:
"Hiç şüphesiz ki, ahlak bakımından Türk siyasetiyle medeni hayati bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir."
Şefkatimiz yalnızca insana yönelik değildi, hayvanları, hatta bitkileri bile kapsıyordu.
                Hayata karşı saygılıydık: Bu konuda dilerseniz Elisee Recus’u dinleyelim, bize 1880’lerdeki halimizi anlatsın:
"Türklerdeki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır... Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa, bilin ki o ev bir Türk evidir."
                  Hayırseverdik: Comte de Marsigli’yi tekrar dinleyelim:
"Yazın İstanbul’dan Sofya’ya giderken dağlardan anayol üzerine inmiş köylülerin yolculara bedava ayran dağıttıklarına şahit oldum."
Aynı müellif, ceddimizin hayırseverlikte fazla ileri gittikleri kanaatindedir. Şöyle diyor:
" İyiliklerini yalnız insan cinsine hasretmekle kalmayıp, hayvanlara ve hatta bitkilere bile teşmil ederler."
Bu tespiti, İslam ve Türk düşmanı avukat Guer, misallendiriyor:
"Türk şefkati hayvanlara bile şamildir" dedikten sonra şu örneği zikrediyor:
"Hayvanları beslemek için vakıflar ve ücretli adamları vardır. Bu adamlar sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar... Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür..." Ve devam ediyor:
"Birçokları da sırf azad etmek için kuşbazlardan kuş satın alırlar. “

Timur ve Karınca

Meşhur Türk Hükümdarı Timurlenk'e:
-Seni erlikten başbuğluğa yükselten nedir?..diye sordular.
Timurlenk şu cevabı verdi :
-Asla ümitsizliğe düşmedim... O kadar zorlukla karşılaştığım halde hiç birisinden yılmadım ve bir maksadıma erişmek için bir karınca bana örnek oldu: Bir gün düşmanlarımdan kaçmış bir harabeye sığınmıştım. Her yerden ümidi kesmek üzere olduğum bir anda gözüm bir karıncaya ilişti. Karınca kendinden büyük bir buğday danesini almış bir yıkıntının üzerinden aşırmak için uğraşıyor; fakat taşıdığı şey kendisinden büyük olduğu için sonuna kadar götüremiyor, düşürüyordu. Dane yuvarlanarak duvarın dibine düşüyor, karınca tekrar inip rızkını alıp götürmeye uğraşıyordu. Bu hal elliden fazla oldu; ama karınca da nihayet maksadına erişti. Karıncanın bu azmini gördükten sonra bende bir ümit peyda oldu. Kendi kendime:”Ben bu karınca kadar da mı olamayacağım.” dedim ve maksadıma erinceye kadar hiç bir zorluktan yılmadım.

Osmanlı Korkusu

1534 yılında Viyana'daki St. Stephen Katedrali'nde Osmanlı Akıncılarını gözlemesi ve Akıncıları görünce çan çalarak haber vermesi için bir memuriyet kuruldu.
Bu memuriyet Viyana Belediye Meclisi'nce:
"Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından böyle bir memuriyete gerek yoktur."
denilerek ancak 1956 yılında (tam 422 yıl sonra) iptal edilmiştir.

Arkadaş


Eski Türklerde askerler savaşırken arkadan gelecek herhangi bir saldırıyı kontrol edebilmek için sırtlarını bir ağaca, kaya veya taşa vererek ok atarlarmış.
Atalarımız genelde bozkır hayatı yaşadıkları için bu sırt dayanan nesne genelde bir taş veya kaya olurmuş yıllar sonra bu sırt dayanan taşın ismi ARKA-TAŞ’dan ARKADAŞ şeklinde dilimize yerleşmiş ve bugün bile güvenebileceğimiz bizi arkadan vurmayacak olan samimiyetine güvendiğimiz kişilere verdiğimiz isimdir.

Kanuni ve Ferdinand


1532 yılında Kanuni büyük bir ordu ile Almanya üzerine yürüdü. Aylarca Almanya'da gezdiği halde, ne Ferdinand ve ne de kardeşi Şarlken, Kanuni ile savaşmaya cesaret edemediler. Bunun üzerine Kanuni Şarlken'i savaş alanına çekebilmek için, aşağıdaki mektubu yazdı:

- "Bu kadar zamandır erlik davası yapıp durursun. Ne senden ne kardeşinden nam ve nişan yok. Sizlere saltanat ve erlik davası haramdır. Belki karından dahi utanmazsın. Belki kadında gayret var sizde yok. Er isen meydana gelesin, takdir ne ise yerine gele. Gel seninle saltanatı Beç (Viyana) sahrasında paylaşalım. Bu kere dahi meydana çıkmazsan avratlar gibi çıkrık alıp padişahlık tacını takmayasın."

 

Tarihi Bir Pazarlık

Abdülaziz’in 1867’deki Paris seyahatinde III.Napolyon, Hariciye nazırı (Dışişleri bakanı) Keçecizade Fuad Paşa ile sohbet ederken, Girit meselesine bir çare bulmak için paşaya,Girit’in Yunanistan’a satılmasını teklif etmiş ve adaya karşılık ne kadar para isteyebileceğini sormuş! Hazır cevaplığı ile ünlü olan Paşa, şu zarif cevabı vermiş:
-Aldığımız fiyata veririz haşmetmeab !

                                               OSMANLI PADİŞAHLARI

Osmanlı padişahları 14 isim kullanmışlardır. 1 tane Orhan, İbrahim, Abdülmecid, Abdülaziz; 2 tane Bayezid, Süleyman, Mahmut, Abdülhamit; 3 tane Osman, Selim, Ahmet; 4 tane Mustafa; 5 tane Murat ve nihayet 6 tane Mehmet ismi kullanılmıştır.

İstanbul'un geleceği

Süheyl Ünver'in İstanbul Risaleleri kitabından ilginç bir hikaye..

''Fatih İstanbul'u alıp da alayla Ayasofya önüne geldiği zaman derinden derine bir inilti işitti. Sesin geldiği tarafa bir adam gönderdi.
Sakalları uzamış, hali perişan bir keşiş bulup getirdiler. Huzura çıkardılar. Korktu, teskin ettiler.
Niçin hapsedildin diye sordular? Keşiş fala baktığını ve kuşatma hazırlıkları sırasında Konstantin'in kendisini çağırıp İstanbul'u Türklerin alıp almayacağını bildirmek için remil atmasını söylediğini, remilde İstanbul'un Türklerin eline geçeceğini söylemesi üzerinde de Konstantin'in kızarak onu zindana attırdığını hikaye etti. Ve şimdi karşınızda bulunuyorum, demek ki falım doğru imiş.
Bunun üzerine Fatih de İstanbul'un kendi elinden çıkıp çıkmayacağına dair remil atmasını ve doğruyu söylerse ödüllendirileceğini bildirdi.
Keşiş remil attı ve şöyle dedi:
-İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak, lakin öyle bir zaman gelecek ki emlak ve arazileriniz satılacak, bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak.

Bu falın bildirdiği sonuçtan büyük üzüntü duyan Fatih ellerini kaldırarak 'İstanbul'da edindiğim yerleri ecnebilere satanlar, Allah'ın gazabına uğrasınlar!' diye beddua etti.''

Ağaca Asılan Zekat Parası


Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslüman günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamadı. Bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp, üzerine de:
-Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al, diye yazdı.
Bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığı rivayet edilir...

*Ne diyelim: Hey gidi günler , demek buraya uygun düşse gerek...

Bal Şerbeti


Bir Ramazan’da Medineli bir Müslüman halife Hz. Ömer’i iftara davet etti. Yemek sırasında yalnız Hz. Ömer’e bir kap içerisinde bir içecek sunuldu. Hz.Ömer:
-Bu nedir? Diye sordu.
Ev sahibi:
-Bal şerbetidir efendim, sizin için ayırmıştık da, diye cevap verdi.
Hz.Ömer kabı eli ile iterek şöyle dedi:
-Benim yönetimini üstlendiğim halkın çoğu içmek için kuyu suyunu bile bulamazken ben burada bal şerbeti içemem.

Devasız Dert

İbn-i Sina’ya bir gün şöyle bir soru sorulmuş:
-Her derdin bir devası vardır derler. Dünyada devası olmayan dert yok mudur?
Büyük alim şöyle cevap vermiş:
-Derdin devasızı, iyinin kötüye muhtaç olmasıdır!

 

Güzel Bir Mektup

Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem, bir gün babasından şu unutulmaz mektubu aldı:
-Ekremciğim, ne yapacağım bilemediğim için sana mektup yazıyorum. Ama ne yazacağımı da bilemediğim için sözüme son veriyorum; gözlerinden öperim.!

Nedim'in En Çok Sevdiği Millet

            Lale devrinin meşhur sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın huzurunda bir gün çeşitli milletlerin özelliklerinden söz ediliyormuş. Bir çok görüşler öne sürülmüş, yalnız şair Nedim hiçbir şey söylemiyor, arasıra gülümsüyormuş. Onun bu hali paşanın dikkatini çekmiş ve aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
-Nedim Efendi, neden hep susuyorsun? Sen de söylesene, en fazla hangi milleti seversin? Nedim:
-Kendi milletimi paşam! diye cevap verince, paşa:
-O başka, biz kendi milletimizden değil, öteki milletlerden söz ediyoruz, sen onların hangisini niçin seversin, söyle demiş.
Nedim:
-Kulunuz en çok gül kavimini sever efendim, çünkü o kavm-i latif bize hiçbir zaman düşmanlık göstermez.

Halkın Silahı

18.yüzyıl Lehistan krallarından Stanislas Leczinsky vilayetlerden birine yapmak istediği vergi zammı için o vilayet temsilcileri ile görüşüyormuş. Stanislas, itirazlar karşısında dayanamamış ve birdenbire şöyle bağırmış:
-Siz benim irademe nasıl karşı gelebilirsiniz, elinizdeki kuvvet nedir?
Halk temsilcilerinden biri de hemen şu cevabı vermiş:
-İtaat ve nefret...

Valilik Sınavı

Hz. Ömer halifeliği sırasında önemli bir adamı vilayetlerinden birine vali olarak atamış. Vali adayı atamasını almak için Hz.Ömer’in odasına gelmiş.Hz.Ömer o sırada bir çocuğu sevip okşuyormuş. Atama kağıdını bekleyen vali, çocuğun kim olduğunu sormuş ve kimsesiz bir yetim olduğunu öğrenince, halifeye hayretle bakıp:
-Aman efendim, benim birkaç çocuğum var. Hiç birini okşamam, benden öyle korkarlar ki gözlerini kaldırıp yüzüme bakmaya bile cesaret edemezler! demiş.
Hz.Ömer ise o sırada memurun getirdiği atama emrini hemen yırtıp atmış ve:
-Kendi evladına şefkati olmayan adamın halka merhameti olamaz, diye taş yürekli babayı valilikten almış...

Devletlerin Can Çekişmesi

Namık Kemal’in Osmanlı İmparatorluğu’nu devamlı tehlikede gösteren yazılarına karşı bir gün dostlarından biri şöyle bir itirazda bulunur:
-Siz yıllardan beri devleti can çekişir durumda gösteriyorsunuz. Halbuki devletimiz hamdolsun yerinde duruyor.
Namık Kemal hemen şu cevabı vermiş:
-Ben Bekçi Hasan Ağa’nın can çekişmesinden bahsetmedim, Osmanlı Devleti’nden bahsettim. Altı yüz yıllık büyük bir imparatorluğun can çekişmesi hiç olmazsa kırk elli yıl sürer.

Merzifonlu Paşa'nın Tehdidi

1677 yılında Osmanlılar aleyhine Rusya ile Lehistan gizli bir anlaşma yapmışlarsa da, Merzifonlu Paşa’nın bundan haberi olmuştu. Derhal hem Rusya’ya, ve hem de Lehistan’a aşağıdaki mektubu yazıp, kendilerini tehdit etti:
-Lehistan ile Rusya devletlerinin aleyhimizde birleşmekte olduğunu biliyoruz. Ancak bu birleşme bizi ürkütmemiştir. Allah’a hamdolsun ki, Osmanlı Devleti’nin kuvveti o kadar çoktur ki, değil Rusya ve Lehistan’ın birleşmesi 7 ve 9 kral birleştikleri halde, sakalımızdan bir tek kıl dahi koparmamışlardır.

 

III. Mustafa'nın Üzüntüsü

Osmanlı tarihinde Rus düşmanı diye anılan III.Mustafa sadrazamı Koca Ragıp Paşa ile devamlı münakaşa ederdi. Bu münakaşaya sebep padişahın Ruslar ile savaş istemesi, Ragıp Paşa’nın ise buna mani olmasıydı. Bir gün gene huzuruna Ragıp Paşa’yı çağıran III.Mustafa kendisine:
-Neden vezirim, daima savaştan kaçarsın. Şayet kastın akçe ise Edirnekapısı’ndan Rusçuk’a kadar iki keçeli akçe dizerim, dediğinde,
Ragıp Paşa şu tarihi konuşmayı yaptı:
-Padişahım ben savaştan kaçmıyorum. Osmanlı Devleti uzaktan kükremiş bir aslana benzemektedir. Bu heybeti ile bir çok Avrupa devletini korkutmaktadır. Şayet savaşa girecek olursak düşmanlarımız kükremiş aslanın ağzında dişi, pençelerinde tırnaklarının olmadığını göreceklerdir. Dişi ve tırnağı olmayan bir aslanın parçalama gücü var mıdır?

 

İnsanlığın En Muhteşem Harikası

Osmanlı sosyal yapısı üzerine uzman olan Erlanyen Üniversitesi profesörlerinden Hutterroht’a :
-Osmanlı Devleti, geniş topraklarını ve üzerindeki çeşitli kavimleri, Topkapı Sarayı'ndan mükemmel bir şekilde idare ediyordu. O saray da batıdaki en mütevazı bir derebeyinin sarayı kadar bile büyük değildi. Bu nasıl oluyordu? diye sorulduğunda, Profesör Hutterroht, şu anlamı cevabı vermiştir:
-Sırrını çözebilmiş değilim. 16. asırda Filistin'in sosyal yapısı üzerinde çalışırken öyle kayıtlar gördüm ki hayretler içinde kaldım. Osmanlı, üç yıl sonra bir köyden geçecek askeri birliğin öğle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün nereden geleceğini planlamıştı. Herhalde Osmanlı, devlet olarak insanlığın en muhteşem harikasıdır.

İbretli Bir Not

Altı asır gibi uzun bir süre üç kıtada hükmünü yürüten ecdadımızın medeniyet mirasını inceleyip araştırmadan içte ve dıştaki bazı gafil ve hainlerin ona, "emperyalist" yaftasını yapıştırarak mahkum etmeye çalışmalarına karşın, Macaristan İlimler Akademisi tarafından ortaya çıkartılıp yayınlanan bir belgede belirtildiğine göre, Osmanlı Devleti'nin Macaristan'da hakim olduğu devirlerde, Macar halkından yılda 7 milyon akçe 21 milyon vergi toplayıp, buna karşılık aynı yıl Macaristan'a 21 milyon akçe yatırım yapıyordu.

Körfez Savaşı'ndan Bilgiler

1991 yılında meydana gelen Körfez Savaşı'nın bir günlük maliyeti ile 3 milyon çocuğun 2,7 yıllık süt ihtiyacı karşılanabilirdi... Bu savaşın otuz günlük savaş gideri ile 50 milyon insanın 4 yıllık ekmek ihtiyacını giderilebilirdi... 1 adet Stealth avcı uçağının bedeli ile 13 milyon kitap alına bilirdi...Ve 1 adet Patroit füzesi ile 74 milyon adet fidan dikilebilirdi...

HAZIR CEVAP

Fransa Kralı III Napolyon'un, Paris'te Osmanlı Devleti Büyükelçisi olarak bulunan Ahmet Vefik Paşa ile konuşması esnasında bir ara alaylı bir şekilde:
-Sen kendini Yavuz Sultan Selim'in elçisi mi zannediyorsun?" demesi üzerine Ahmet Vefik Paşa da büyük bir hazır cevaplıkla:
-Öyle olsaydım, siz  de Fransa'da imparator olarak bulunamazdınız, cevabını vermiştir.

NİÇİN SAVAŞIRIZ.

Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi'nden başarılı dönmüştü. Bütün halk toplanmış onu şehre girerken alkışlamak için sabırsızlanıyordu. Ama Padişah, gece olmadan şehre girmek istemiyordu. Bunun sebebini herkes merak ettiği halde hiç kimse sormaya cesaret edemiyordu.
Sonunda büyük alimlerden olan İbni Kemal:
"Padişahım, bir maruzatım var," dedi.
Padişahın:
"Efendi, ne istediğin varsa hiç çekinmeden söyle," demesi üzerine İbni Kemal cevabı merak edilen soruyu şöyle sordu:
"Askerler merakta, bütün halk sokağa dökülmüş, sizi alkışlamayı beklerken siz hala şehre girmezsiniz. Bunun sebebi hikmeti nedir?"
Yavuz şu şahane cevabı verdi:
“Efendi, sen bizi hala tanıyamadın mı? Biz; şan, şöhret ve alkış toplamak için değil,
Allah rızasını kazanmak için savaşırız."

 

 

 

Onu Allah sorar
Koca Ragıp Paşa'nın konağında bir Ramazan orucundan konuşuyorlardı.
Paşa Haşmet’e sordu:
- Haşmet! Senin de borcun var mı?
- Var efendim!
- Ne kadar?
- Mahalle bakkalına bin kuruş borcum var!
Ragıp Paşa;
- Be adam! Onu sormuyorum. Oruç borcunu soruyorum deyince Haşmet şöyle der:
- Oruç borcunu Allah sorar, sizin soracağınız borç bu borçtur.!

Münasebetsiz Mehmet Efendi
İkinci Sultan Mahmud’a “Münasebetsiz Mehmet Efendi” isminde birinden bahsetmişler. Merak edip, huzuruna getirtmiş. Biraz konuşmuş, aklı başında bir adam bulunca :
- Sizin için münasebetsiz diyorlardı. Halbuki pek makul konuşuyorsunuz.
Mehmet Efendi dereden tepeden bahsettikten sonra birdenbire Padişah'a sordu:
- Efendim, zurna çalmasını bilir misiniz?
Sultan Mahmut gayet tabii bir surette cevap verdi:
- Hayır, bilmem.
- Bendeniz de bilmem.
- Ya?
- Evet... Benim Bursa’da halamın damadının ihtiyar bir teyzezadesi vardı.
- Evet...
- O da zurna çalmasını bilmezdi.
Sultan Mahmut mabeyinciye işaret etti.
- Herifi çıkartın, şimdi bayılacağım!..

Davetiyede yazmıyor
İkinci Abdülhamid son devirlerinde Edirne valiliğe ve kumandanlığında bulunan Müşir Arif Paşa Ramazan'da vilayet ve ordu erkanına çok zengin bir iftar düzenlerdi. Yine böyle bir Ramazan akşamı iftar edildikten sonra Paşa davetlilere:
-Hadi efendiler, dedi namaz kılalım.
Davetliler arasında bulunan Bektaşi canlardan biri ceketinin cebinden iftar davetiyesini çıkarıp baktıktan ve tekrar cebine soktuktan sonra Paşa'ya sokuldu:
-Velinimetim, dedi, davetiyede yalnız iftar yazılı; namaza dair bir kayıt yok!.

Değirmen taşı
Hasırcızade Mehmet ağa bir gün, Keçeci Zade Fuat Paşa'nın parmağındaki yüzüğe dikkatli dikkatli bakıyordu. Paşa sordu:

- Taşıma mı bakıyorsun?
- Evet Paşam, ne taşı diye bakıyorum.
- Elmas!
- Affedesiniz ama, bir şey soracağım: Sana kaç para getiriyor?
- Hiç!
Hasırcızade gülümseyerek:
- Benim de dedi, dede yadigarı bir çift taşım var ama, her sene bana elli altın getirir!
- Ne taşı bu?
- Değirmen taşı, Paşam!

Sen hakiki dalkavuk musun?
Mirasyedinin biri içinin sıkıldığından bahsederek bir dalkavuk aramaya koyuldu. Bir dostu kendisine birini tavsiye etti. Dalkavuk gelip hizmete başladı. Aradan üç beş gün geçtikten sonra mirasyedi:
-"Sen dalkavuk değilmişsin, hiç dalkavuğa benzemiyorsun" diye söylendi. Dalkavuk telaşa düştü: "Efendim dedi dalkavuğum, her tarafım da dalkavuğa benzer." dedi.
Mirasyedi, onun halinden ve bu sözünden hoşlanmadı kendisine yol verdi.
Dostu ikinci bir dalkavuk gönderdi. Mirasyedi onu da beğenmedi. Nihayet dostu üçüncüsünü gönderdi. Mirasyedi ile dalkavuk arasında şu konuşma geçti:
- Sen hiç dalkavuğa benzemiyorsun.
- Benzemem efendim.
- Yok yok benziyorsun.
- Benzerim efendim. Tıpkı tıpkısına dalkavuğumdur ben.
- Amma da dalkavukmuşsun.
- Evet efendim... Tam dalkavuğumdur.
- Mirasyedi bundan hoşlandı. Dostuna teşekkür etti, tam dalkavuğu buldum dedi.

Para vermeyenler var mı?
Abdülhamid zamanında Ayasofya Camii'nde vazeden Of’lu Tavilzade İbrahim Hoca çok şöhret kazanmıştı. Fakat bir huyu vardı ki fena tesir bırakıyordu: Va’zın sonunda mendil açıyor: Dinleyenlere : "Sökülün bakalım" diyordu.

Hocanın bu hali sarayın kulağına gitti. Abdülhamid mabeyincilerden birine emir vererek camiye yolladı. Mabeyinci va’zı dinledi. Hoca mendili açıp parayı topladıktan sonra yanına giderek konuştu: Padişahın selamlarını ve iradelerini tebliğ edeceğim.

- Buyurun efendim!
- Her mendil açışta ne kadar para topluyorsunuz?
- Nihayet elli kuruş. Çoğu metelik atıyor.
- Demek ki ayda on beş lira. İşte bunun iki misli olarak otuz lira veriyorum. İradei seniye gereğince bir daha mendil açmayın.
Ertesi günden sonra hoca bir daha mendil açmaz. Kimse de çıkarıp kendiliğinden on para vermez. Nihayet kadir gecesi gelir. Hoca duayı yapar. Halk kalkıp gideceği sırada hoca bağırır. "Durunuz ey cemaat, sizden bir sualim var. Bana yüksek bir yerden mendil açmayayım diye irade tebliğ edildi. Fakat görüyorum ki sizin hiç birinizde hocaya bir kuruş verelim diye davranmıyorsunuz. Merak ettim, acaba size de “Sakın hocaya bir şey vermeyin!” diye bir emir verildi mi?

Kahve getirin
Kazasker Mollacık zade Ataullah efendi çok tiryaki idi. Bir gün Babıali’de arz odasında toplanan mecliste kestirdiği hafif bir şekerlemeden uyanınca kendisini tiryakilerle dolu olan konağında sanarak “Kahve getirin” diye el çırptı. Meclistekiler hayretle birbirlerine bakarken Kaymakam Şakir Ahmet Efendi paşa. “ Artık konuşmaktan yorulduk, bir kahve içecek kadar teneffüs edelim” diyerek mollayı utancından kurtarmaya çalıştı.

Kardeş payı
Fatih Sultan Mehmet bir gün saraydan çıkıp ata bineceği sırada bir kalender bir kase uzatıp para istedi. Padişah, bir altın verdi. Derviş, “Padişahım ben senin kardeşin olayımda bir altın veresin. İnsaf uyar mı?” dedi. Fatih “Neden benim kardeşim oluyorsun?” diye sordu. Kalender “Adem evladı değil miyiz?” deyince Padişah “Hele şu altını al git. Eğer öteki kardeşlerimiz duyacak olursa hissene bu kadar da düşmez“ cevabını verdi.

Üçüncü kadeh
Bir gün sandalcı Bekir Mustafa ile tebdil gezen Dördüncü Murat ve veziri aynı kayıkla Üsküdar’a geçiyorlardı. Havanın güzelliği, denizin safası Bekri'yi keyiflendirdi. Daima beraberinde taşıdığı şişeyi çıkarıp bir maşrapa dolusu içti. Sonra bir maşrapa da yanındakine ikram etmek istedi. Onlar reddedecek olmuşlarsa da Bekri’nin ısrarına dayanamayarak içtiler. Bir ikinci maşrapa bir üçüncü maşrapa gelince vezir kendini tutamayarak:
- Karşında kim var biliyor musun? dedi.
Bekir Mustafa sakince cevap verdi.
-Kim olacak benim gibi bir Allah’ın kulu.
Vezirin sesinin perdesi yükseldi:
-Karşındaki Sultan Murat ben de veziriyim.
Bu sözler Bekir Mustafa’yı telaşa düşürmedi. Bir kahkaha attıktan sonra sakince
-Olur şey değil yahu dedi. Herifler iki maşrapa içince biri Padişah öteki vezir oldu. Üçüncü maşrabayı dikselerdi biri Allahlığı, öteki Peygamberliğini iddia edecek.

Uğursuz kim?
Osmanlı padişahlarından “Avcı” lakabıyle meşhur Dördüncü Mehmet Edirne’de bir gün, çıktığı geyik avında bir şey vuramamasını uğursuz bir adam görmesine bağladı. Düşünüp taşındı. Bu uğrusuzluğun saraydan çıkarken gördüğü, derviş kıyafetli bir damdan geldiğine karar verdi. Kısa boylu, uzun saçlı aksak yürüyüşlü üstü dökülen bu dervişin bulunmasını emretti. Adamcağız bulunup Padişah'ın karşısına getirildi. Padişah hiddetle bağırdı:
-"Seni uğursuz herif seni, bu sabah erkenden çıkınca ilk defa seni gördüm. Senin yüzünden bir keklik bile vuramadım Gel cellat başı bu mihnetsiz adamı al, as."
Kellesinin gideceğini gören derviş:
"Uğursuzluğum yüzünden" dedi, "Asılıyorum. Yalnız ölüme giden bir adamın son sözünü dinlemek lazımdır, benim de iki şey söylememe izin verir misiniz?"
Hala hiddeti üstünde olan Padişah
-Peki ne söyleyeceksen çabuk söyle.
Derviş:
- Zatı şahanenizde bu sabah ilk defa bu kulunuzu gördüğünüz için benim uğursuzluğum yüzünden bir keklik kaybettiniz. Ama bu kulunuz da bu sabah ilk defa zatı şahanenizi gördüm, ben de bu yüzden kellemi kaybediyorum. İnsaf ile düşününüz hangimiz daha uğursuz?

Her şeyin başı sağlık
Üçüncü Sultan Ahmet kendisine hediye edilen çok kıymetli bir zümrüt yüzüğü, bir gün, divan toplantısında vezirlerine göstererek:
"Acaba bundan, daha kıymetli yüzük var mıdır?" diye sordu.
-Hayır efendim, sıhhat ve afiyetle takınız. Bundan daha değerli bir şey olamaz, cevabını verdikleri halde yalnız sadrazam Nevşehirli İbrahim paşa itiraz etti:
- Bundan daha kıymetli bir şey vardır padişahım!
- Nedir?
- O yüzüğün takıldığı parmak!

Kuru havlu
Bir gün, birkaç saat devam eden yağmurdan sonra, beraberinde kahyası ve nedimi şair Haşmet Efendi olduğu halde Ragıp Paşa bahçeye çıktı. Yağmurun her şeyi sırılsıklam hale soktuğunu gören vezir:
- Acaba, dedi bu yağmurdan sonra kuru bir şey kaldı mı?
Kahya hemen cevap verdi:
- Kulunuzun abdest havlusu. Çünkü hiç ıslandığı görülmemiştir.

Tok açın halinden anlar mı?
Eski İstanbul efendilerinden Osman Bey, hilekar esnafa karşı pek amansız davranırdı. Çarşıya çıktığı zaman, dükkan dükkan dolaşır, tavukların kursaklarına kadar her şeyi inceden inceye muayeneye girişirdi. Eğer tavukların kursaklarında yem bulamazsa, tavukçuyu falakaya yatırır döverdi. Bir gün yolda rastladığı seyyar bir tavukçuyu, yine böyle yere yıktı. Fakat tam sopa faslına başlayacağı sırada, tavukçu eline sarıldı:

- Tavuğun, dedi, kursağında yem var mı, diye baktın. Bir de sahibinin kursağını yoklasan, a benim sultanım.

Terlemek için ne yapmalı?
Zamanında ünlü doktorlardan Aziz Paşa mektepten diploma alacağı sene imtihanda sorulan: Bir hastayı terletmek için ne yaparsın sorusuna:

- Şu ilacı veririm cevabını verdi.
- Sonra sınav yapan öğretmenlerle arasında şu konuşmalar geçti:
- Terlemezse?
- Bu ilacı veririm.
- Terlemezse?
- Şunu yaparım.
- Terlemezse?
- Bunu yaparım
- Yine terlemezse?..
- Terlemezse getirir, huzurunuzda imtihan ederim.

Hiddet ve şaka
Sultan Mahmut pek hiddetli olduğu bir sırada, onu güldürmek için musahip Sait Efendi odaya girdi:
- Efendim! Yemek hazır.
- Padişah hiddetle bağırdı:
- Ananın bilmem neresine sok!
Sait Efendi:
- Başüstüne efendim! Fakat kapaklarıyla mı sokayım.
- Sultan Mahmut gülmeye başladı. Gülünce de hiddeti geçti.

Sirkeli altın kap
Babası gibi nüktedanlık ve hazır cevaplıkla tanınmış olan Keçeci Zade Fuat Paşa, harikulade güzel , fakat alabildiğine cahil bir Rus prensesi ile bir müddet konuştu.

Sohbetin bitiminde Rus diplomatlarından biri kendisine:
-Prensesimizi nasıl buldunuz?
Sualini sordu. Keçeci Zade şu cevabı verdi:
-Sirke dolu bir altın kap.

Gölge etme başka ihsan istemem
Rusya sefiri meşhur İgnatiyef mezun olup memleketine giderken, veda için geldiği Yusuf Kamil Paşaya: “Efendimize Rusya’dan ne getireyim?” demesiyle paşa:
- Bir mesele getirme de dedi, ben hiç bir şey istemem!

Cehennemin dibi
Pinti denecek kadar hasis olan Erzincanlı İzzet Paşa'nın,bir gün pek sevdiği av köpeği kayboldu. Paşa kahyasını çağırıp sordu:

-Bizim köpek acaba nereye kaçmış olabilir?
Ne zamandan beri aylığını almamış olan kahya, suratını asarak cevap verdi:
-Vallahi paşam dedi, cehennemin dibine kaçmış olsa buradan daha iyi karnı doyar!

Dinlediğini anlamak
Ahmet Vefik Paşa Bursa alisi iken Mudanya kaymakamına falan yere kadar Bursa yolunun iki tarafına ağaç diktir diye emretti. Elde mevcut olan fidanlar fazla geldiğinden kaymakam gösterilen yeri geçirtti. Ahmet Vefik Paşa tayin ettiği noktadan ileriye dikilen ağaçların hepsini söktürdü. Hikmetin soranlara şu cevabı verdi: “Mudanya kaymakamı verdiğim emri bu kere fazla icra etti, yarın da eksik yapabilir, tamamını yapmaya alışmalıdır.”

Menfaat dünyası
Süleyman Nazif’in yanında, Abdullah Cevdet'in para hırsından bahsolunurken biri: “ Meteliğe kurşun atar” dedi.

Nazif şu cevabı verdi:
- Hayır kurşun atmaz, göbek atar!

Cimriliğin sonu
Kazaskerliğe kadar yükselen hasisliği ile meşhur Edirne Müftüsü Fevzi Efendi, şeyhülislamlığa pek özenirdi. Bir gün, Fatih Camii'nden çıkarken ihtiyar ve fakir bir adam yanına sokularak. “İnşallah şeyhülislam olursun!” diye dua etti. Fevzi Efendi çıkarıp on para verdi, Fakir, efendinin yüzüne hiddetli hiddetli baktıktan sonra.
-Sende, bu cimrilik varken ‘nah’ şeyhülislam olursun.

Eline veren kolunu kaptırıyor
Şair Kevseri, bir gün odasında çorba pişiyordu. Gelen dostlarından biri tencerenin altındaki ateşin az olduğunu görerek bir odun koymak suretiyle Kevseri’ye yardım etti. Şair yeni konan odunu hemen çekti. "Birader ! Pişirme işine karışma sonra yemeğe ortak olman lazım gelir” dedi.

Yalan dünya
Saz Şairi Seyrani , gözü ama olmuş eski bir dostuna rast geldi.
-Ne var ne yok?
Diye hatının sorunca, ama olan dostu.
-Ne bileyim, dedi, bende artık dünyayı görecek göz kalmadı ki!
Şair, eski dostuna şu zarif cevabı verdi:
-Esef etme, onda da bakılacak yüz kalmadı!


Delidir ne yapsa yeridir
Şair deli Nüzhet, Bursa’da iken, deliliği ile tanınmış bir zat valiliğe tayin olundu. Gene deli diye anılan bir başkası da kadı idi.
Bir gün sokakta zaptiyelerin bir damı sürükleyip götürdüklerini gören Nüzhet sordu:
-Bunu nereye götürüyorsunuz?
Zaptiyelerden biri:
Delidir, tımarhaneye götürüyoruz.
Deyince şair gülmeye başlayarak.
-Ayol, dedi, delinin tımarhanede ne işi var. Devlet işlerinde hiç mi münhal kadro kalmadı?

Ben de gelmedim
Recai Zade Ekrem Bey, nezaket ve terbiyesi ile beraber kibir ve azametiyle de meşhurdu. Şurayı devlette genç bir muavin iken , bir gün Cevdet Paşayı ziyarete gitti. Günlerden Cuma, vakit de erkendi. Paşanın evde bulunduğu muhakkaktı. Arabasının da orada oluşu da buna delildi. Böyle olduğu halde kapıyı açan uşak, içeriye gidip geldikten sonra:
-Paşa evde yok!
Cevabını getirince, bu yalana canı sıkılan Recai Zade, uşağa:
-Öyleyse, dedi, paşaya benim gelmediğimi söylersin.

Milletvekilleri suskunluğu
Merhum Adalı Avni bir akşam Belediye Daimi Encümeninden çıkmış iki arkadaşıyla beraber otomobile binerek Ada iskelesine gitmişti. Arkadaşları uğraştıkları halde otomobilin kapısını bir türlü açamayınca Avni yağız dayanamadı, şoföre seslendi: "Oğlum, mebus ağzı mı bu, neden açılmıyor.?"

“BİZ SENİ UYANIK BİLİRDİK…”

İstanbul’da kenar semtlerden birinde oturan yaşlı bir kadın, padişahın huzuruna çıkmak istediğini saraydaki görevlilere bildirmiş. Bunun üzerine sultanın karşısına çıkarılmıştı. Yaşlı kadın:
Evinin soyulduğunu ve bu olaydan padişahın sorumlu olduğunu söyleyerek, şikayette bulunur. Bunun üzerine hiddetlenen Kanuni:
-Bana bak kadın, sen niçin bu kadar derin uyku uyudun da evinin soyulduğunu duymadın? deyince, yaşlı kadın :
Padişahım! Kusura bakma, biz seni uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk der. Bu cevap üzerine Kanuni utanarak :
-Haklısınız diyerek, kadının çalınan mallarının bedelini kendi malından öder

Mevlânâ Hazretleri, talebelerinden biriyle yürürken, yol kenarında birkaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görürler.
    Yanındaki talebesi:
    - Güzel bir kardeşlik örneği, der. Keşke insanlar da bunlardan ibret alsa.
    Mevlânâ, tebessüm ederek karşılık verir.
    - Aralarında bir kemik atıver de, gör kardeşliklerini.

    KALEMİN İŞİ ZOR
   
Ünlü gazeteci ve yazarlardan Velid Ebüzziya, İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanıp beraat ettikten sonra, genç meslektaşlarına nasihat etmiş:
    - Şu sıralarda sakın fincancı katırlarını ürkütmeyin…
    Yusuf Ziya Ortaç, başını sallayarak:
    - Bu söylediğin imkansız üstadım, demiş. Zira ortalıkta o kadar çok katır var ki!..

    DÜNYANIN YÜZÜ
   
Hastalıktan ötürü gözleri kapanmış olan bir adam, halk şairi Seyrani’ye:
    - Bende dünyayı görecek göz mü kaldı? diye şikayette bulununca, söz eri Seyrani:
    - Hiç üzülme dostum demiş. Zaten dünyada da bakılacak surat kalmadı.

    ATLIYA CEVAP
   
Efendimiz (s.a.v.) sahabelerine bir ikram sırasında hizmette bulunurken, uzaklardan gelen bir atlı yanlarına yaklaşarak,
    - Bu kavmin efendisi kim? diye sordu O’nu arıyorum.
    Efendimiz (s.a.v.) bu soruya, gurur olur endişesiyle “benim” diye cevap vermedi. Ve o anda sahabelerine hizmet etmekte olduğundan, asırlar boyunca yankılanan ve aynı zamanda atlı adama cevap niteliği taşıyan şu sözlerle mukabele etti:
    - Bir kavmin efendisi, ona hizmet edendir.

    SAĞLAM İŞ
   
Mehmed Âkif, Berlin’den döndüğünde sormuşlar:
    - Berlin’de ne var ne yok üstad!
    Şöyle cevap vermiş:
    - Gördüğüm kadarıyla işleri dinimiz gibi sağlam; dinleri ise işlerimiz kadar çürük.

    MUTLULUK
   
Tolstoy’a “nasıl mutlu oluyorsunuz?” diye sorduklarında şu cevabı vermiş:
    - Sahip olduğum şeylere sevinerek, sahip olmadıklarımı ise hiç düşünmeyerek.

    İMTİHANSIZ GEÇMEK YOK
   
Öğretmen, öğrencilerin aklını karıştırmak için:
    - Çocuklar demiş. Allah hepimizin cennete gitmesini istediği halde, neden bizi dünyaya göndermiş?
    Çocuklardan biri, soruya karşılık vererek:
    - Öğretmenim demiş. Şüphesiz ki siz bizim sınıf geçmemizi istiyorsunuz. O halde neden hepimize geçerli not vermeyip imtihan ediyor sunuz?

A. Geylanî Hazretlerinin üzerine hiç sinek konmazdı. Onun bu haline vakıf olanlardan biri sordu.
    - Üzerinize sinek konduğunu hiç görmüyoruz? Sebebi nedir?
    Şu cevabı verdi:
    - Niçin konsun ki? Üzerimde ne dünyanın pekmezi var, ne de ahiretin balı…

    ALIŞVERİŞE GELDİK…
   
İbn-i Muhayrız isimli din alimi, elbise almak için bir mağazaya girdiğinde, içerdekilerden birisi onu tanıdı ve dükkan sahibine:
    - Bu zât, İbn-i Muhayrız’dır, dedi.
    İbn-i Muhayrız kendisine özel bir muamele yapılmaması için hemen dışarı çıkarken:
    - Biz paramızla birşeyler almaya geldik, dedi. Dinimizle değil.

    İHLASLI OLMAK
   
Yahya bin Muaz’a:
    - Kul ne vakit ihlaslı sayılır? diye sormuşlar. Cevaben şöyle buyurmuş:
    - Kendisini öven insanla, tenkid eden insanı bir gördüğü vakit…

    SİZ DE ORTAKSINIZ
   
Süfyan-ı Sevrî, evinin kapısı önünde bir dostuyla sohbet ederken, önlerinden son derece süslü giyinmiş bir adam geçti. Dostu bu adama hayranlıkla bakarken, Süfyan-ı Sevrî ona şöyle buyurdu:
    - Eğer sizler gıpta ile bakmamış olsaydınız, bu adam böyle süslenip israfa girmezdi. Hayranlığınızı ifade eden tavrınızla bu adamın ‘israf’ günahına siz de ortak oluyorsunuz.

    REHBER BÖCEK
   
Ebü’l-Haccac Aksurî’ye:
    - Maneviyatta rehberin kim? diye sorduklarında:
    - Bir böcek, dedi.
    Alay ediyor sandılar. İzah etti:
    - Dışarıda gezerken, fener direğine çıkmak isteyen küçük bir böcek gördüm. Kaygan olduğu için yarı yoldan düşüyor, fakat hiç yılmıyordu. Yüzlerce defa aynı hareketi tekrarladı. Onu o halde bırakıp mescide gittim. Çıktığımda bir de ne göreyim, direği tırmanmış, fenerin yanında duruyor. O hayvan engellerden yılmama ve sebat etme konusunda rehberim oldu.

    BİR ÖKÜZ UĞRUNA
   
Oğlunun okuması için çiftliğindeki bütün inekleri satan bir köylü, onun birşey öğrenemediğini görünce:
    - Ne bahtsız adammışım, diye söylenmiş. Bir öküz uğruna ne inekler feda ettim.

    MALIN NEREDE?
   
Hasan el-Basrî, “Ben ölümden korkuyor ve onu sevmiyorum” diyen birine şu cevabı vermiştir:
    - Malını geride bıraktığın için ölümü sevmiyorsun. Eğer malını ileriye (ahirete) gönderseydin, peşinden gitmek isteyecektin.

Behlül Dânâ’ya biri sorar:
    - Oğlum öldü. Mezar taşına ne yazdırayım?
    Behlül Dânâ şu cevabı verir:
    - Şunu yazdır: “Dün altında olan çimenler bugün üstünde yeşerdi. Ey yolcu anla ki, şu toprak günahtan gayri her şeyi örter.”

    ÖLÜLER ÇİÇEK KOKLAMAZ
   
Amerika’lı iş adamı, bir Çinli’yle alay ederek sormuş:
    - Ölüleriniz, mezarlarına koyduğunuz pirinçleri ne zaman yiyecek?
    Çinli, başını kaldırmadan cevap vermiş:
    - Sizin ölüleriniz, koyduğunuz çiçekleri kokladığı zaman.

    HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR?
   
- Hayat kırkından sonra başlar, diyen bir kişiye Said Turhan şu karşılığı vermiş:
    - Eğer otuz beşinde ölmezsen!..

    ÖLÜM NEDİR?
   
Talebelerinden biri, Konfüçyüs’e:
    - “Ölüm nedir?” diye sorduğunda, Konfüçyüz’ün cevabı şu olmuş:
    - Hayat hakkında ne biliyorsun ki, sana ölümden bahsedeyim.

    HER KOYUN
   
Harun Reşit, kendisini sık sık ikaz eden Behlül Dânâ Hazretlerine:
    - Sen kendi işine bak, dermiş. Her koyun kendi bacağından asılır.
    Bir gün sarayı pis bir koku kaplamış. Sebebini araştırdıklarında, üst kattaki bir odada bacağından asılı bir koyun bulmuşlar. Bu işi yapanı da keşfetmişler tabi ki: Behlül.
    Halife, kendisini sıkıştırdığında:
    - Gördüğünüz gibi, her koyun kendi bacağından asılır efendim, demiş. Fakat etrafı kokuttuğu için, herkesi rahatsız eder.

    ORUÇ NASIL ŞİŞMANLATIR?
   
Hekimoğlu İsmail’e, “Ramazan olmasına rağmen biraz kilo almışsınız?” dediklerinde:
    - Maalesef öyle oldu, demiş. Çünkü iki kişilik yemek yiyor, bir kişilik oruç tutuyorum.

    RİYAKÂRA CEVAP
   
Adamın biri, Hz. Ali’yi gıyabında yani ardından kötülediği halde yüzüne karşı övmeye başlayınca, ondan şu karşılığı almıştır:
    - Söylediklerinden daha aşağı, fakat içinden geçirdiklerinden daha üstünüm.

Bir Rus generali, Şeyh Şâmil’in iştahını abartarak “Beni yemenizden korkuyorum” deyince, Şeyh Şâmil:
    - Boşuna korkmayın efendi, demiş. Bizim dinimizde domuz eti yemek haramdır.

    TAKVA NE DEMEK?
   
Ebu Hureyre “takva“nın ne olduğunu soranlara:
    - “Siz hiç dikenli yoldan geçtiniz mi?” dedi. Onlar da “Evet geçtik” dediler.
    Bunun üzerine: “O halde oradan geçerken ne yaptınız?” diye sordu. Onlar:
    - Dikenlerden sakındık, dediler.
    - İşte takva da, günah ve hatalardan sakınmaktır, cevabını verdi.

    İNSANIN MAHARETİ
    Bir sohbet sırasında, Ârif Nihat Asya’ya:
    -Eğilir, bükülür, katlanır ve istenilen şekle kolayca sokulur bir cam keşfedilmiş, derler.
    Ârif Nihat Asya, şöyle cevap verir:
    - Desenize, eninde sonunda camı da kendimize benzettik!

    GÖNDERİLEN, GÖNDERENDEN HABERCİDİR
   
Dahi kumandan Halid Bin Velid Hazretlerinden, Efendimizi (s.a.v.) anlatmasını istemişler.
    - Bu hususta son derece acizim demiş.
    Israr etmişler.
    - Gönderilen, gönderenin şanına lâyık olur, buyurmuş. Onu gönderen Allah (c.c.) olduğuna göre, gerisini anlayın artık.

    GÜNLÜK
   
Bir Hristiyan, Ahmed Vefik Paşa’ya:
    - Camilerinizde niçin günlük (bir çeşit koku) yakmıyor sunuz? diye sorduğunda, ondan şu cevabı almış:
    - Bizimkiler abdestlidirler. Yellenmezler. Onun için günlük yakmıyoruz.

    HAKLI TENKİT
   
Eflâtun, bir grup arkadaşı arasında oturan Sokrat’a:
    - Geçen gün bir arkadaşını herkesin arasında azarladın, diye çıkışmış. O sözleri başbaşa kaldığın zaman söyleyemez miydin?
    Sokrat, soruya soruyla karşılık vermiş:
    - Beni böyle azarlamak için, başbaşa kalmamızı bekleyemez miydin?

    OLMADIĞI YERİ GÖSTERİN
   
Materyalist öğretmen, öğrencisine:
    - Söyle bakalım, demiş. Allah nerede? Eğer bilirsen portakal vereceğim.
    Öğrencinin cevabı şu olmuş:
    - Siz bana O’nun olmadığı yeri gösterin, ben size bahçe dolusu portakal vereyim.

Hz. Lokman’a:
    - “Edebi kimden öğrendin?” diye sormuşlar. Şu cevabı vermiş:
    - Edepsizlerden.

    EŞSİZ CÖMERTLİK
   
Hz. Ebû Bekir’in cömertlikte de bir eşi yoktu. Bir defasında cihad için yardım istendi… Bütün sahabiler koşuştular. Kimi malının yarısını, kimi dörtte birini getirmişti. Hz. Ebu Bekir’in getirdiği ise, malının tamamıydı.
    Resulûllah (a.s.v.) kendisine sordu:
    - Ailene ne bıraktın?
    Hz. Ebubekir, cevap verdi.
    - Allah ve Resûlü’nün muhabbetini!..

    KANAAT
   
Bir talebe, hikmet sahibi bir zât ile sohbet ederken:
    - Cennet’te küçük bir yerim olsa bana yeter deyince, o zât şu cevabı verdi:
    - Âhiret için ettiğin kanaati, keşke dünya için de etseydin.

    GÜZEL İNSANLAR
   
Sahabelerden biri, Hz. Ebûbekir’in yanına gelerek:
    - Çok günahkarım, der. Benim için dua eder misiniz?
    Hz. Ebûbekir:
    - Yâ Rabbi, der. Bir günahkar, bir diğerinden dua istiyor. İkisini de affeyle.

    BİLİNMEYEN LEVHALAR
   
İngiliz Büyükelçisi, eski Osmanlı evlerinin dış duvarlarına asılan “Yâ Hafîz” (Muhafaza eden Allah (c.c.) ) levhalarını  görünce dayanamamış ve Keçecizade Fuad Paşa’ya bunların ne olduğunu sormuş.
    Fuad Paşa, İngilizin anlayacağı dille cevap vermiş:
    - O gördükleriniz, Osmanlı Sigorta Şirketinin levhalarıdır.

    ÇOK YÜZLÜLER
   
Mehmed Âkif, iki yüzlü insanlara çok kızardı. Bir gün bir arkadaşına şöyle dedi:
    - İki yüzlüleri artık sever hale geldim. Çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım.

  Hazret-i Şems’i, konuşup nasihat etmesi için bir meclise davet etmişler. Hazret, meclise girer girmez, kapı eşiğine oturmuş. Kendisini baş köşeye davet edenlere de şu cevabı vermiş:
    - Adam adamsa oturduğu her yer köşe olur ona! Adam adam değilse, köşe bile eşik olur ona!

    İÇİMİZDEKİ HOROZ
   
Çocuk:
    - Babacığım, demiş. Bana bir horoz alsan da, sabahları ötüp beni namaza kaldırsa.
    Adam:
    - Canım oğul, diye cevap vermiş. Senin içindeki horoz ötmedikten sonra, dışarıdaki horozun fayda vereceğini mi sanıyorsun?

    YEMEĞE YENİLMEK
   
Sasani hükümdarlarından Ardşir Babegân, doktoruna, “Bir günde ne kadar yemek yemeli?” diye sordu. Doktoru:
    - Üçyüz gram kadar yeter, dedi.
    Babegân
    - Bu kadarcık şey insana ne kuvvet verir ki? diye bunu az bulunca, doktor şu karşılığı verdi:
    - Bu kadarı seni taşır. Bundan fazla olursa sen onu taşırsın.

    Hz. Ali’ye:
    - Allah, bu kadar insanı nasıl hesaba çeker? diye sorulduğunda, şöyle cevap vermiştir:
    - Nasıl rızıklandırıyorsa öyle.

    CİMRİ
   
Meşhur Cimri Paşa, atlarının arpa yemesi gerektiğini söyleyen seyislerine kızar ve her seferinde “Lâ havle” çekermiş.
    Bir gün atları dermansızlıktan yığılıp kalınca, hiddetle sormuş.
    - Atlarıma ne oldu?
    Seyis, cevabı yapıştırmış:
    - Ne olacak efendim, “Lâ havle” yiye yiye “Ve lâ kuvvete” oldular.

    NE OLUYOR!
   
Mehmet Kırkıncı: “Hocam, ben namaz kılmakla Allah’a ne faydam oluyor?” diye soran birine şu cevabı vermiş:
    - Senin namaz kılmamakla kendine ne faydan oluyor?

    NASIL GEÇİRİR?
   
Necip Fazıl’a, “Allah, deveyi iğnenin deliğinden geçirebilir mi?” diye sormuşlar. “Evet geçirir” demiş. Bunun üzerine “deveyi mi küçültür, yoksa iğneyi mi büyültür?” demişler. Necip Fazıl, İlahi kudretin sonsuzluğunu ifade babında, şu cevabı vermiş:
    - Ne deveyi küçültür, ne iğneyi büyültür. Gökteki yıldızları senin gözbebeğine sığdırdığı gibi, vızır vızır geçirir.

    Kenân Rıfâi’ye sormuşlar:
    - Madem ki neticede kaderin dediği oluyor. O halde niçin çalışıyoruz?
    Şu cevabı vermiş:
    - Çalışmak da kaderin icabı olduğu için!

    İFTİHAR
   
Şeyh Şâmil, çarlık idaresi tarafından yakalanıp esir edildiğinde, Çar II. Aleksandır:
    - Sizin gibi büyük bir insanı misafir etmekle iftihar ederim deyince, Şeyh Şâmil’in cevabı şu olmuş:
    - Siz benim misafirim olsaydınız, ben daha çok iftihar ederdim.

    İNSAN ve TANSİYON
    - “İnsan, kâinata hakim bir varlıktır”
diyen felsefe öğretmenine, öğrencilerden biri, şu cevabı vermiş:
    - Tansiyonuna bile hakim olamayan insan, kâinata nasıl hakim olur?

Tarih biyografisi ve monografi sahalarında erişilmesi çok güç bilgisiyle, dünya çapında bir şahsiyet olan İbnülemin Mahmud Kemâl (İnal)’a sormuşlar:
    - “Sizdeki bilginin çok azına sahib olmalarına rağmen sizden çok daha fazla tanınanlar var. Bunun sebebi nedir?”
    Şöyle cevap vermiş:
    - Ben bilmek için öğrendim, onlarsa bilinmek için!

    HERKES YANINDAKİNİ VERİR!
   
Kendisine hakaret edilen Hz. İsa’ya (a.s.):
    - “Niçin karşılık vermediniz?” diye sorduklarında:
    - Herkes yanındakini verir, demiş. Onda olan, benim yanımda yoktu.

    KAZA ETMEK
   
Yolculardan biri, otobüs şoförünün yanına gider ve namaz vakti geçmeden bir mola vermesini rica eder.
    Şoför sinirlenerek:
    - Kaza edin efendim, der. Ne olur yani?
    Adam, sakin sakin cevap verir:
    - Ben kaza etmeden, ya sen kaza edersen?

    RUHLAR NEREYE GİDER?
   
İbn-i Abbas hazretlerine “Ruhlar cesetlerinden ayrılınca nereye giderler?” diye sorduklarında, o yüce insandan şu cevabı almışlar:
    - Yağı biten kandillerin ışığı nereye gidiyorsa, oraya…

Cüneyd-i Bağdâdî’ye: “Sabır nedir?” diye sorduklarında şu cevabı vermiş:
    - Yüzünü ekşitmeden, acıyı yudumlamaktır.

    YETMEZ Mİ?
    Asr-ı saadetteki muhteşem hadiselerden duygulanan bir genç:
    - “Keşke Peygamberimiz’in (sav) devesi olsaydım” deyince, Ali Suad atılmış:
    - Ümmeti olman yetmiyor mu?

    PEYGAMBER HÂNESİ
   
Hz. Mevlânâ, evlerinde yiyecek olarak hiçbir şey kalmadığını söyleyen hanımına tekrar tekrar sormuş:
    - Gerçekten hiçbir şey kalmadı mı?
    - Evet, demiş eşi. Hiç yiyeceğimiz kalmadı.
    O yoklukta tükenmez hazinelerin sahibini bulan Mevlânâ, ellerini kaldırıp:
    - Allah’ım sana hamd-ü senâlar olsun, diye şükretmiş. Evim, Peygamber hanesine benzedi.

    DERDİN DEVASIZI…
   
İbn-i Sinâ’ya:
    - Dünyada devâsı olmayan bir dert var mıdır? diye sorduklarında:
    - Derdin devâsızı, iyinin kötüye muhtaç olmasıdır, cevabını vermiş.


   
Adamın biri, Muhammed Bin Vâsi’nin bacağındaki yarayı görüp, “Sana acıyorum” dediğinde, ondan şu cevabı almış:
    - Ben, aynı yaranın gözümde çıkmadığına şükrediyorum.

    SUSTURUCU TEDAVİ
   
Zamane gençlerinden biri, bir toplantıda Mehmed Âkif’i küçük düşürmeye çalışıp:
    - “Affedersiniz, demiş. Siz baytar mısınız?
    Mehmed Âkif, hiç istifini bozmadan şu cevabı vermiş:
    - Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?

    MÜJDE
   
Harun Reşid’in vezirlerinden biri, Behlül Dânâ’ya latife yollu takılarak:
    - “Müjde sana ey Behlül, Sultanımız seni, domuzlarla maymunlara çoban tayin etti” dediğinde, Behlül şu cevabı vermiş:
    - Öyle ise kulaklarını aç da emirlerimi yerine getirmeye hazırlan.

Zeynel Âbidin Hazretleri abdest alırken sapsarı kesilirdi. Sebebini sorduklarında şu cevabı verdi.
    - Kimin huzurunda durduğumu düşünürseniz, sebebini anlarsınız…

    KABRİSTAN
   
Hz. Ali, mezarlığa neden sık gittiğini soranlara şu cevabı vermiş:
    - İki sebebi var. Anlattıklarıma itiraz etmiyorlar ve arkamdan gıybetimi yapmıyorlar.

    ÇINAR AĞACI MAYDANOZUN NESİ OLUR?
   
Selim Gündüzalp, sosyoloji hocaları olan rahmetli Seyid Ahmet Arvasi’ye:
    - Hocam demiş, “insan maymunun gelişmiş şeklidir” diyorlar. Ne dersiniz?
    Seyid Ahmed Arvasi şu cevabı vermiş:
    - O mantığa göre, çınar ağacı da maydanozun gelişmiş şeklidir.

Kadıköy Camiinde vaaz vermekte olan Osman Demirci Hoca’ya:
    - Hocam, diye sormuşlar. At nalını evimizin kapısına asarsak uğur getirir mi?
    - Demirci Hoca:
    - Zannetmiyorum, diye cevap vermiş. O nallardan her atta dört tane var ama, bütün gün kamçı yiyip duruyorlar.

    HAYATI SEYRETMEK
   
Yazar Kazancakis, bir ihtiyara “neye bakıyorsun?” diye sorduğunda, ihtiyar adam gözlerini akan sudan ayırmadan şu cevabı verir:
    - Hayatıma oğlum, akıp giden hayatıma.

    SELÂMDAKİ İNCELİK
   
Muzaffer Ozak Hoca’nın sahaflar çarşısındaki dükkanına giren bir genç:
    - Selâmunaleyküm babalık… diye selâm verince, hazret selâmı alır:
    - Aleykümselâm kurukalabalık…

    ÖRTÜNMEK İÇİN GİYİNMEK!
   
İngiltere Kralı George ile görüştüğü sırada, Gandi’nin üzerinde her zamanki gibi beyaz örtüsü varmış.
    Davetten çıkınca, bir gazeteci sormuş:
    - Kıyafetiniz, bir kralla buluşmak için yeterli miydi?
    Gandi, hiç aldırmadan cevap vermiş:
    - Kral, ikimize de yetecek kadar giyimliydi.

 

 

 

Timurlenk’in Nasrettin Hoca ile ahbaplık ettiği devirlerde, Timurlenk’e bir ayna hediye etmiştir. Timurlenk aynayı alıp yüzüne bakmış ve ağlamaya başlamış. Hoca hayretle sormuş:
- Hayrola kumandanım, ne oldu size, neden ağlıyorsunuz? Timur:
- Ben yüzümün bu kadar berbat bir şey olduğunu bilmezdim, nasıl ağlamam? Deyince, Hoca da iki gözü iki çeşme ağlamaya başlamış.
Bu sefer Timur sormuş:
- Peki Hoca, sana ne oldu, sen neden ağlıyorsun?
- Ah efendim, ben nasıl ağlamayayım? Siz şu mübarek (!) yüzünüzü bir saniye görür görmez fenalıklar geçirip, ağlamaya başladınız. Ya kulunuz, bu yüzü her gün görüyor ya!

Üçlü Filtre Testi

Bir gün bir tandık büyük filozofa rastladı ve dedi ki, "Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun ?"
Bir dakika bekle diye cevap verdi Sokrat. Bana bir şey söylemeden evvel senin küçük bir testten geçmeni istiyorum Buna Üçlü Filtre Testi deniyor.
"Üçlü Filtre?"
"Doğru, " diye devam etti Sokrat. Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir. Bu ona 3 filtre testi dememin sebebi.
Birinci filtre "Gerçek Filtresi" Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan emin misin?"
"Hayır," dedi adam " Aslında bunu sadece duydum ve ....
"Tamam," dedi Sokrat Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun. Simdi ikinci filtreyi deneyelim, " İyilik Filtresini."
Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi bir şey mi ?
"Hayır, tam tersi..."
"Öyleyse, "diye devam etti Sokrat. Onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin.Fakat yinede testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı. " İşe yararlılık filtresi."
Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim isime yarar mi ?
"Hayır", gerçekten değil.
"İyi" diye tamamladı Sokrat; Eğer ,bana söyleyeceğin şey doğru değilse,iyi değilse ve ise yarar, faydalı değilse bana niye söyleyesin ki ?
Bu Sokrat’ın iyi bir filozof olmasının ve büyük itibar, saygı görmesinin sebebiydi.

 

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam66
Toplam Ziyaret235933
Saat
Kanuni'den Mora Valisi Bali Bey'e
"Her iyiliğin kaynağı adalettir.Adil olmayan kişinin elinden çıkan iş,kötü iştir. Peygamberimiz "Bir günün adaleti yetmiş yıllık ibadetten üstündür" buyurmuştur.Öyle insanlar var ki ellerinde fırsat yok iken salih, abid ve zahit görünürler,ellerine fırsat geçince nemrut kesilirler, ..Hizmetinde kullandığın adamların dış hallerine aldanma!Mala muhabbet göstereni devlet hizmetinde kullanma! Zira o adamlar ki,Allah'ın bana emanet ettiği halkı ezerler,Kıyamet günü sorumlu benim!...

Ey Gazi Bali Bey ;  mansıbımın geliri masrafıma yetmez diye gam çekme.Ne dileğin varsa benden iste.Sana emanet ettiğim askerlerimin ve tebamın gençlerini evlat,ihtiyarlarını baba, yaşlılarını da kardeş bil...Bilhassa fukaraya şefkat ve muhabbetle ihsan kapılarını aç..."

 DÜNYADA SÖZÜ DOĞRU HAK TANIR BİR ADAM BULAMADIM

Sultan III.Mehmet bir gün yanında bulunan devlet büyüklerine:

-"Bu dünyada sözü doğru hak tanır bir adam bulamadım" deyince, etrafındakilerde sebebini sordular.Bunun üzerine III.Mehmet şöyle dedi:

-"Şeyhülislam Bostanzade Efendiye iltifat ettim, derhal cahil bîr kardeşini Rumeli kazaskeri yaptı.Gene cahil bir gence rica ile Selanik kadılığını verdirdi. Bundan sonra babamın hocası Saadettin’e iltifat ettim,doğru ve hak bilir dedim, o da oğlunu Anadolu kazaskerliğine ve bir diğer oğlunu da Edirne kadılığına tayin ettirdi işte görüyorsunuz,ben artık kime güveneyim?"

eyoreselpazar.com