• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
    • Görsel Destekli Tarih Videoları Sesli Tarih Menüsünde
    • Özgün Tarih Materyalleri
    • Tarihi Fıkralar
    • Tarih Yazılısından İnciler
    • Tübitak Tarih Proje Örnekleri
    • Sınavlar Bölümünde Bilgilerinizi Test Edebilirsiniz
    • Peygamberimizin Hayatı ve Örnek Ahlakı
    • KPSS Sunuları Yenileniyor
    • Bulmacalarla Tarih Öğreniyorum
    • Tarih Sunuları için tıklayınız.
    • En güncel tarih sunuları burada.
Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü-F Harfi

FAĞFUR-Çinde yapılan her türlü porselen evani hakkında kullanılır bir tâbirdir.

FAHRİYE-Bir şairin kendini övmek için yerdiği manzume hakkında kullanılır bir tâbirdir.

FAKİH- Leh ve aleyhde olan hükümleri bilmek istidadını haiz olan kimse  mûctehid mânalarına gelir bir tâbirdir.

FALAKA-Eskiden mekteplerde talebenin, halktan da yolsuz ve kanunsuz harekette bulunanların cezalandırılması için kullanılan işkence aletlerinden birinin adıdır. Falaka, bir buçuk metre kadar uzunluk ve bileğe yakın kalınlıkta bir sırığın bir ucundan öbür ucuna  yaylarda olduğu gibi çift ip bağlamak suretiyle meydana getirilirdi.

FALAKACI- Sadrazamların kola çıktıktan zaman rastladıkları kabahatlileri dövdürme hizmetinde kollandıktan adamlara verilen addır. Falakaciyan suretinde cemilendirilir, başlarına «falakacı başı» denilirdi. Bunlar kabahatlileri falaka ile dövdükleri için bu adı almışlardı.

Yeniçeri ağasının teftiş sırasında kabahatlileri tedip için yanında bulundurduğu falakayı taşıyan acemi oğlanlarına da folakacı denilirdi.

FALYE - Ağızdan dolma toplarda hartucu ateşlemek üzere topların kuyruk kısımlarında hazne üstüne ağızlık ve yemleme otu konulmak için açılmış olan deliklerin adıdır. İtalyanca'dan alınmadır.

FANUS- Mum, kandil ve petrol lâmbası gibi alevle yanan şeylerin ışığını rüzgârın söndürmesinden muhafaza için etrafını kapatan camdan yapılma mahfazalar hakkında kullanılır bir tâbirdir.

FÂRÎSÂN- Osmanlı saltanatının teşekkülü sıralarında eyaletlerle hudutlardaki muhafız askerler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Süvari oldukları için bunlara «atlı ulûfeli» de denilirdi.

FARK - Kesrette vahdeti, vahdette kesreti birbirine hicap olmadan müşahede etmek mânasına kullanılır bir tâbirdir.

FECR-İ ÂTİ- 1908 Temmuz İnkılabı üzerine kurulan edebî cemiyetin adıdır. Değerli ebebiyat muallimi Agah Sırrı Levent (Edebiyat Tarihi Dereleri, İstanbul, 1938, sayfa 282 ve müteakip) doğuşuyla kurucuları ve tarihe intikali için şu tafsilatı veriyor: 1901 tarihinde Servet-i Fünun Mecmuası edebî faaliyetini tatil ettikten sonra edebiyat alemini derin bir sessizlik kaplamış, gazete ve mecmualarda artık edebiyata müteallik yazılar görülmez olmuştu. İzmir ve Selanik gibi mühim vilâyet merkezleri bu kabîl faaliyetler için daha müsait birer muhit halinde bulunuyordu. Bu cümleden olarak İzmir’de çıkan Muktebes gazetesi ile Selanik'te çıkan Çocuk Bahçesi mecmuasında bazı edebî hareketler görülmekte idi. Hususiyle Haşan Fehmi Paşa'nın valiliği zamanına rastlayan 1904-1905 yıllarında çıkan Çocuk Bahçesi mecmuası, Ömer Naci'nin idare ettiği bir nevi edebî faaliyete sahne olmuştu. Henüz tahsil hayatında bulunan veyahut tahsilden ayrılmış olan bazı gençler de bu faaliyete iştirak etmiş bulunuyorlardı. Bu gençler arasında Enis Avni «Aka Gündüz» Rasim Haşmet, Akil Koyuncu, Ali Canip ve Mehmet Behçet vardı. Mecmuanın bu faaliyeti bir buçuk yıl kadar sürdü.

FAYTON- Körüklü arabalardan birinin adıdır. Lehçe-i Osmani’de «Fransızca dört adamlık körüklü bir nevi araba» suretinde târif olunan bu arabaya halk payton diyor. Erili samanlarda arabalara umumiyetle «kupa» denilirdi. Sonra «hinto», «talika», «katip odası», «kupa», «lando» isimlerini alan arabalar meydana gelmiştir.

FEDDAN- Yer ölçülerinde kullanılır bir tâbirdir. Mısır’da kullanıldığı için Mısır’la alâkalı vakfiyelerde geçer.

FECR-İ KÂZİP- Güneşin doğuşundan evvel ufuktan semt-i re’se doğru uzanan ve pek çabuk zail olan aydınlık hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ondan sonraki hakiki aydınlığa «fecr-i sadık» denilir.

FECR-l SADIK- Fecr-i kâzib’i mütaakip ufukta güneşin doğuşundan evvel boydan boya zuhûr eden müstârizi (genişliğine) aydınlık hakkında kullanılır bir tâbirdir. Buna « Beyaz-ı müstârizi» de denir. Oruçlu için yemek içmenin haram ve salât-ı fecir (sabah namazı)’nın farz olduğu zamanın başlangıcıdır.

FELEK- Müstedir hareketle müteharrik olan âlem küresi ve bunun mıntıkası; ay ve güneşle beraber seyyarelerden her birinin mahreki mânalarına gelir bir tâbirdir. Arapça; gök, zaman, dehr, ecel, dünya gibi muhtelif mânalara gelir.

FELEMENK DOLARI- Uzun zaman «esedî» adiyle tedavül etmiş olan ecnebi paralardan birinin adıdır. Özerinde arslan resmi olduğu için resmî makamlarca esedî adı verilen bu paraya halk Türkçesi olan «arslanlı» derdi. Eski vesikalarda bunun yerine daha ziyade «Felemenk kuruşu» geçer.

FELEMENK KURUŞU- Uzun zaman «esedî» namıyla tedavül etmiş olan ecnebi paralardan birinin adıdır. Vesikalarda «Felemenk doları» suretinde de geçer.

FELENK- Büyük taşlar ve sütunlar gribi çok ağır şeyleri hareket ettirmek için tekerlek hizmetini görmek üzere altlarına konulan kalın ve yuvarlak sırıklar hakkında katlanılır bir tâbirdir. Filenk de denir.

FENA FİŞŞEYH- Bütün mâneviyatını şeyhin mânevi şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir bir tâbirdir. Müride göre şeyh kendisi için en büyük örnektir. Onun yalnız sözlerini değil bütün hareketlerini de benimsemek ve en ufak bir muhalefet göstermemek lâzım gelir.

FENA FİL’AŞK- Aşk içinde yok olmak mânasını ifade eden bir tâbirdir. Sofiyeye göre vücud-ı mutlak, aynı zamanda kemal-i mutlak, cemal-i mutlak ve hayr-ı mutlaktır. Cemal, aşkı doğurur ve onsuz olmaz. Her güzellikte cemal-i mutlaktan bir zerre vardır. Bu sebeple güzelliği sevmek, cemal-i mutlakı sevmektir. Sofiye işte bu esasa dayanarak bir fena fil’aşk mertebesi tasavvur etmişlerdir.

FERACE- Çarşaftan evvel kadınların tesettür için giydikleri üstlüğün adıdır. Feraceler çuhadan, softan, sonraları aynı zamanda fantası kumaştan yapılırdı. Düz, süssüz ve sade olanlar olduğu gibi cepleri ve yakaları işlemelileri da olurdu. Arkası, yakası uzun olanları, modaya göre bol, darları vardı. Renkleri daha ziyade koyu idi. Bir aralık al moda olmuş, kibarlar hep o renkte ferace yapmışlardır.

FERAİZ- Mirasa ait hükümleri yani terekenin istihkak sahiplerine taksim keyfiyetini bildiren ilmin adidir. Farizanın cem’idir. Farz olan Allah’ın emirleri, lâzım, vacip, vazife, borç mânalarına gelen fariza, mirasta tâyin olunan sehim demektir. Bu cihetle mirastan muayyen hisseleri olanlara «Eshab-ı feraiz» denir.

FERİK- Büyük askerî rütbelerden birinin adıdır. Ferik kelimesi için «Kamus-ı Osmani» de «bir bölük, bir kısım nas mânasına olan (fırka) dan mânaca farklıdır. Bu kelime fırkadan ekser olan cemaat-i beşeriyeye ıtlak olunur. Fırka kumandanlığı payesi rütbe-i ûlâya muadildir: (Ferik paşa), (ferikayn) = İki takım cemaat insanı, iki fırka-i askeriyye: «Tekabül-i ferikayn» izahatı vardır. Osmanlı ordu teşkilâtında bu kelime, bir kolorduyu teşkil eden yedi birlikten birinin ismi idi.

FER’lYYE DAİRELERİ- Beşiktaş’la Ortaköy arasında üç kısımdan mürekkep saraylara verilen addır. Bunlara «Fer'iyye sarayları», «Sultan sarayları» da denilirdi. Arapça, fer' ağacın kolu, dalı gibi bir atıldan ayrılan şey, fer’iyye de aslı olmayıp fer’a mensup ve mütaallik bulunan demektir. Bu saraylar asıl padişah sarayının fer'i sayıldığı için bu adı almışlardı. Paşa dairesi adı verilen ayrı üç daire bulunduğu gibi arkalarında ve cadde üzerinde ayrıca bir daire de vardı. Bu saraylarda kışlık yerleri bulunmayan ve padişah tarafından münasip görülen hanedan azası oturtulurdu. Arka taraftaki dairede son zamanlarda şehzade Abdülhalim Efendi oturmakta idi. Hal'inden sonra Topkapı sarayına nakledilen Sultan Aziz orada birkaç gün kaldıktan sonra Beşinci Murat’a vaki müracaatı üzerine Fer’iyye sarayına nakledilmiş ve 3 haziran 1876’ da burada intihar etmiştir.

FER’İYYE SARAYLARI- Beşiktaş'la Ortaköy arasındaki saraylara verilen addır. «Sultan sarayları» adı da verilir idi ise de daha maruf adları «Fer’iyye daireleri» idi. Fer’iyye denilmesinin sebebi padişahların oturdukları sarayın asıl, bunların ise fer’ sayılmasından ileri gelmiştir. Fer’; Arapça ağacın kolu, dalı gibi bir asıldan ayrılan şey demektir. Üç kısımdan ve ayrıca üç de paşa dairesinden terekküp eden ve arka taraflarında bir kısım da bulunan bu saraylarda kışlık ikametgahları bulunmayan hanedan mensupları otururlardı. Sultan Aziz 3 haziran 1876 da burada intihar etmiştir. Şimdi mektep olarak kullanılmaktadırlar.

FERKAT- Şimal kutbuna yakın iki yıldızdan her biri hakkında kullanılır bir tabirdir. İkisine birden ferkadan denilir.

FERMAN-Bir iş veya maslahat siparişini mutazamman padişah tarafından verilen yazılı emir mânasına gelir bir tâbirdir. Ferman; Farsça emir, irade, buyruk demektir. Ferman kelimesi, İslâmiyyet’i kabul etmele rinden sonra, İlhaniler tarafından kullanılmış, daha sonra Osmanlılara geçmiştir. Büyük Selçukiler ile Anadolu Selçukları ve Memlûkler de bunun yerine tevki kullanıldığı gibi İlhaniler, Timuriler, Karakoyunlu ile Akkoyunlu Devletleri, Altınordu ve Kırım Hanlıklarında yarlıg tâbiri de kullanılmıştır. Ferman kelimesini tamamıyla benimseyen Osmanlılar da, bu kelimenin resmî mânası herhangi bir iş hakkında padişahın alâmet-i şerife denilen tuğralı emri demektir. Bu emre, hükümdardan sâdır olduğu için, ferman-ı hümayun ferman-ı şerif denilirdi.

FERSAH- Yol ölçülerinden birinin adıdır. Farsça fersenk kelimesinden Arapçaya fersah suretinde geçen bu kelime «Kamus-ı Osmani » de «üç mil tûlünde mesafeye ıtlak olunur» (Üsküdar’dan Kadıköy bir fersahtır). Maddiyat ve maneviyatta kullanılır. Maneviyatta ekseriya mükerrer istimal olunur. Meselâ «filân tersim hakkında üstadını fersah fersah geçmiştir» suretinde izah olunmuştur.

FES- İnsanların başlarını havanın tesirinden korumak için kullandıkları yünden yapılma serpuşlardan (başlık) birinin adıdır. Osmanlılar tarafından yeniçeri ocağının ortadan kaldırılmasından sonra resmî serpuş ittihaz edilen fesin ta Bizans zamanına çıkarılarak buradan Adalara, Yunanistan’a, Tunus’a ve hattâ Fas’a nakleden tarihî rivayetler vardır. Clement Huart (İslâm Ansiklopedisi, fes maddesi) fes adının ilk yayıldığı Fas şehrinden alındığını Dr. Karl Lokosch ( Etymologisches Wörterbuch ) fesin Fas’dan geldiğini söyledikleri gibi Encyclopaedia Britanica, «Oxford sözlüğü, Encyclopaedia İtalyana e daha birtakım Avrupa ansiklopedileri de fesi hep Fas şehrine nispet ederler.

FESAHAT- Sözün açık, düzgün ve yanlışsız olması, sarf tenafürü ve garabet bulunmaması yerinde kullanılır bir tabirdir. Bu turlu söz söyleyen ve yazanlara fasih denilir.

FESAT KUMKUMASI- Mecaz yoluyla daima fesat çıkaran, fesattan başka bir şey düşünmeyen, fitneci, karıştırıcı, dedikoducu yerinde kullanılır bir tabirdir.

FETİHNAME- Elde edilen zafer neticesinde zaptolunan memleketler münasebetiyle komşu hükümdarlarla, hanlara, prenslere, şehzade ve valilere gönderilen namelere verilen addır.       Fetihnameler, muharebenin bir tarihçesi olduklarından tarih nokta-i nazarından ehemmiyetleri büyüktür.

FETTAH- Allah’ın isimlerinden birine delâlet eden bir tâbirdir, Açıcı, açan mânasına gelen bu tâbir Arapça fetih’ten üremedir. Fetih; açmak, açılmak demektir.

FETVA- Fıkhî bir meselenin şer’î hükmünün beyanı yerinde kullanılır bir ıstılahtır.

FETVA EMİNİ- Şeyhülislâm kapısındaki Fetvahanenin başında bulunan zata verilen unvandır. Şeyhülislâm’a sorulan Şer’î meselelerin fetvalarını hazırlamak, istida ile vukubulan suallere cevap vermek ve şer’iyye mahkemelerinden verilen ilâmları tetkik eylemek vazifeleriyle mükellefti. Maiyyetinde Fetvaemini muavini, İlâmat müdür ve mümeyyizi, başmüsevvit, müsevvit gibi ulema ve fukahadan mütaaddit memurlar vardı.

FEY- Zekat ve ganaim (ganimetler) dışında kalan emval bakında kullanılır bir tâbirdir. Şeriat bütçesinde fey'in tarifi şöyledir: «Muharebe icra etmeksizin ve arkasından koşulmaksızın müşriklerden kendi kendine gelen mal.» İslamın müstahak olduğu emval üçtür: Fey, ganimet, sadaka.

FEZLEKE- Hulâsa, netice mânasına gelir bir tâbirdir. Hesabın hulâsasına, sorgu, sualin neticesine bu ad verilir. Bunların birincisine «hesap fezlekesi», İkincisine de «İstintak fezlekesi» denilir. Raporların şimdiki «netice» kısmına eskiden fezleke denilirdi.

FIŞKA- Demiri kaldırıp tırnağını pabuca oturtmak için kullanılan sâbit veya mütaharrik bir ağacın adıdır. Buna fışka metaforası» adı da verilir.

FIŞKA ETMEK- Demiri fışka palangasıyla kaldırmak yerinde kullanılır bir tâbirdir.

FİDYE- Bir kimsenin esirlikten veya başına gelen bir belâdan kurtulmak için kendisi veya kendi namına başkası tarafından verilen para hakkında kullanılır bir tâbirdir. Can kurtarma akçası demektir. Arapça kurtulmak mânasına gelen necatla birleştirilerek «fidye-i necat» suretinde de kullanılır.

FİDYE-1 NECAT- Bir kimsenin esirlikten veya başına gelen bir belâdan kurtulmak için kendisi veya kendi namına başkası tarafından mecburen verilen para ve saire hakkında kullanılır bir tâbirdir. Yalnız «fidye» suretinde de kullanılır. Tâbirin karşılığı can kurtarma akçası demektir.

FİHRİST- Bir kitabın ihtiva ettiği fasıl ve bapları kısaca ve ekseriya alfabe sırasıyla gösteren cetvel mânasına gelir bir tâbirdir.

FİLİKA- Harb gemilerinde kürek veya yelkenle yürütülen güvertesiz ufak gemilere verilen addır. Bunların muhtelif tipte yapılmışları ve müteaddit kürekle işletilenleri vardır.

FİLİKACI- Harb gemilerindeki kürek veya yelkenle yürütülen ve filika adı verilen ufak gemilere bakmak ve baktıkları filikalarda kürek çekmek üzere ayrılmış mürettebata verilen addır.

FİLİNTA- Kısa namlulu, çakmaklı tüfekler hakkında kullanılır bir tâbirdir. İngilizce çakmak demek olan filint’ten alınmıştır.

FİLO ETMEK- Rüzgârı arkaya alıp yelkenleri boşaltmak, işletmemek yerinde kullanılır bir tâbirdir.

FİLORİ- Flöri yahut flörin; Milâdî on birinci asırdan evvel (Floransa şehrinde darp ve üzerinde bir zambak çiçeği resmedilen altınlara verilen addır Bu isim mahall-i darptan ve üzerlerindeki çiçekten dolayı verilmiştir. Bilâhara bu da, Avrupa memleketlerine yayılmış ve altın meskukâta florin isminin verilmesi taammüm eylemiştir. Osmanlılara da aynı suretle intikal ettiğinden altın paralar hakkında bu ad kullanılmıştır. Adını çiçek mânasına gelen flor'den almış olmak dolayısıyla doğrusu flori olması icabeden bu para Türk fonetiğine uydurularak filori suretinde telâffuz olunurdu. Osmanlı padişahlarından ilk altın para bastıran Fâtih'tir. Hicrî 883 (1478) senesinde İstanbul'da basılmıştır. Bununla beraber ikinci Sultan Mehmed in sikkelerine ayrı bir ad verildiğine dair Osmanlı tarihlerinde malûmat mevcut değildir. Zâhir halden bunun için bidayeten yalnız altın lâfzının istimaliyle iktifa olunduğu anlaşılıyor. Araplar altın meskûkâta (dinar) adını verdikleri halde Osmanlılarda bu isim (dirhem) gibi terkolunarak yerine altın tâbiri kaim olmuştur.

FİRKATE- Buharlı gemilerin icadından evvel Osmanlı donanmasında harb gemisi olarak kullanılan teknelerden birinin ismidir Osmanlılar denizde ilk defa (Kara Mürsel) adını verdikleri şimdiki Marmara tipindeki gemilerle görünmüşler ve bilâhara Venedik harb gemilerini takliden sefinelerin cesametlerini tezyit ve şekillerini tebdil etmişlerdir. İşte bunlardan 10—17 oturağa kadar olanlarına (firkate) ve küçüklerine de (Kırlangıç) denilirdi. Bunlar zamanımızın sürat vapurları makamında gayet lüzumlu ve faideliydiler. Daima donanma maiyetinde bulunarak karakol hizmetini ifa ederler ve muhaberat hususunda istihdam kılınırlardı. Bu sınıfa mensup gemilere Şimalî Afrika denizcileri tarafından “Yefan” ve “Selose” namı verilmiştir. Firkate namını alan gemiler Osmanlılar tarafından icad olunmamış olup ilkçağdan beri kullanılagelmekte idiler. İtalyanların (Frigata), İngilizlerin (Frigate), Fransızların da (Fregat) tesmiye ettikleri (isimlendirdikleri) gemilerin dahi bu sınıf sefainden ibaret oldukları isimlerinin benzerlikleri delaletiyle anşaılmaktadır.

FİRKATEYN- Buharın icadından evvel kullanılan harb gemilerinden birinin adıdır. Bu gemiler güvertelerinin altında bir batarya topu havi ve sürati seyre maliktir. Otuz ikiden elli topa kadar olanlar bulunduğu gibi güverte ve top ambarlarında birer sıradan cem’an yetmiş dört topa kadar olan büyükleri dahi mevcuttu. Firkateynlerin üç direği vardı. Üçü de kaba sorta olurdu. Mürettebatı bin beş yüzü bulanlar vardı. Bataryasında topları mükemmel olup da güvertesinde top bulunmayan firkateynlere «meze firkateyn» denilirdi. Aynı tâbir tavlonu olmayan firkateynler hakkında da kullanılırdı. Bir firkateynin güvertesine fazla top konarak güverte bordası bir kapağın palavra bataryası gibi beyaza boyanırsa «meze kapak» ismini alırdı.

FİROĞRA CUVARA- Pek eski tarihlerde ateş gemilerine verilen addır.

FİRUZE- Yeşilimtrak mavi renkli ziynet taşının adıdır.

FİSTAN- Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbisenin adıdır. Arnavutlarla Rumların dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu ad verilir. Direklerin güverte ıskaçalarını sudan muhafaza için üzerine kalın brandadan çevrilen kılıflara veya ağaçtan yapılan çerçevelere verilen addır.

FİŞEK- Kurşun yerinde kullanılır bir tâbirdir. Eski yazıda fişenk suretinde yazılırdı.

FİŞEKHANE- Fişek imalathanelerine verilen addır. Fişekhane-i âmire suretinde de kullanılırdı.

FİŞEKLİ ÇARŞAF- Çarşaf nevilerinden birine verilen addır. Çubuklu olması bu adın verilmesine sebep olmuştu.

FİŞEKLİK- Silâhlı efradın üzerinde bulundurulması icabeden ihtiyat fişekleri kovmak üzere meşinden yapılmış gözlü kemerler hakkında kullanılır bir tabirdir.

FİTİL- Eskiden ağırlık ölçüsü olarak kullanılan dirhemin kesirlerinden birinin adıdır. Dirhemin dörtte birine «Denk», dengin dörtte birine «Kırat», kıratın dörtte birine “Fitil” denilir. Fitil ikiye ayrılarak her birine «nakir» ikiye tefrik olunan nakir'in her bir kısmına «Kıtmir», kezalik ikiye ayrılan Kıtmir’in her birine «Zerre» denilirdi. Bir buçuk dirheme «Miskal», kırk dört okkaya «Kantar», dört kantara «Çeki» adı verilir.

  Eski fitilli tüfeklerin namlusundaki baruta ateş vermek için kullanılan kükürtlü ip veya kaytan parçasının adı idi.

FLÂNDRA- Harb gemilerinin ve bilumum beylik gemilerin (muavin sefineler) grandi direklerine çekilen ensiz ve uzun şerit sancakların adıdır. Gemi kumandanlarına «süvarilerine» mahsus olan bu fors yalnız sancak gemilerine çekilmez. Pek eskiden kaptan paşalara mahsus dört köşe sancaklar altına ayrıca iki çatal flândra çekilirdi. «Lehçe-i Osmani» de İtalyancadan alınmış olan bu tâbirin Türkçesi «Alav» olarak gösteriliyor.

FODLA- Yassı pide şeklinde yapılan bir nevi ekmeğin adı idi. Özlü undan yapılmazdı. Çünkü özlü un yumuşak olur ve çabuk parçalanırdı. Fodla saraylılar için yeni sarayda harcı furunda, yeniçeriler için ocağa bağlı furunlar da yapıldığı gibi hayır müesseseleri olan imaretlerin ilgasına kadar oralarda da yapılırdı. Ocak furunlarında yapılan fodlalar ocaktaki muayyen şahıslarla av köpeklerine, imaretlerde yapılanlar da vakıf şartları mucibince müstahaklarına verilirdi.

FODUL- Haddinden fazla görünen, başından büyük iş yapan yerinde kullanılır bir tâbirdir. Arapça boşboğaz, malâyani ile uğraşan mânasına gelen fuzuli’den bozmadır. Hem kel, hem fodul darb ı meseli bu gibiler hakkında kullanılır

FOLKON- Ağaç gemilerin teknelerini kuvvetlendirmek için postaların iç ve dışlarına; birbirine aykırı surette vurulan çelik, demir veya ağaçtan yapılmış enli kuşaklara verilen addır. Bunların aykırı olmayıp omurgaya muvazi olanlarına «İstirilya» veya “forma” denir.

FORSA- Buharlı gemilerin icadından evvel yelkenli gemilerde kürek çekmeğe mahkum harb esirlerine verilen isimdir. Kaçmamak için birer ayakları güvertelere çakılı bulunurdu. Ayaklarından bağlı olmaları münasebetiyle bunlara (Payzen) namı da verilirdi. Bununla beraber payzen tâbiri daha ziyade cürüm ve cinayet erbabından küreğe mahkûm olanlar hakkında kullanılırdı. Esir sınıfına «Forsa» denildiği gibi ikisine birden payzen de ıtlak olunurdu. Küreğe mahkûm mücrim manası ifade eden forsa «Forza» tâbiri İtalyancadan alınmadır. Osmanlı bahriyesi ıstılahında kürekte kullanılan Hıristiyan harb esirlerine alem olmuştu. Harb esirlerinin gençleri ve çocukları saraylara ve acemi oğlanları kışlalarına verilir, yirmi yaşından yukarı olanları da küreğe konulmak üzere tersaneye gönderilirdi.

Gemilerde harb esirlerine kürek çektirmek âdeti milâdî 15 inci ve 16 ncı asırlarda pek ziyade revaç bulmuştu. Venedik, Ceneviz, Barselona, Malta, Cezayir ve Osmanlı kaptanları harb esirlerine hattâ mensub oldukları milletlere karşı vuku bulan muharebelerde

FRENK- Şarkta Avrupalı yerinde kullanılır bir tâbirdir. Fransızca Franc’tan bozmadır. «Lehçe i Osmani» de «Efrenç, Garbî Avrupalu» suretinde izah edilmiştir.

FRENK ALTINI- Avrupa devletlerinin altınları hakkında kullanılır bir tâbirdir. Avrupalılara eskiden frenk denildiği için altınlarına da bu ad verilmişti.

FUSUL-I ERBAA- Dört mevsim yerinde kullanılır bir tâbirdir. Dört mevsim şunlardır: İlkbahar, yaz, sonbahar, kış.

FUTA- Önlük mânasına gelir bir tâbirdir. Alelekser koyu al renkte dokunun ipekten olanları da vardır. İş görüldüğü zaman üstlerinin kirlenmemesi için belden aşağı bağlanır.

FÜRÛ- Evlâtlar, torunlar ve onların çocukları mânasına gelir bir tâbirdir. Arapça bir kelime olan fer ağacın kolu, dalı gibi bir asıldan ayrılan şey demektir. Bu sebeple bir adamın fürûu oğlu, kızı ve bunların oğlu ve onların da kızları ve oğulları çocuklarıdır.

FÜRÛ'-Î ESMA- Esma-i ilâhiye’nin bir kısmı hakkında kullanılır bir tâbirdir.

FÜTÜVVET- Vücutlarını hakkın menfaat ve istirahatına hasreyleyen zahitler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Arapça bir kelime olan fütüvvetin mânası kerem, seha, cömertliktir. Fütüvvet, hassaten «Ahi» lik suluk makamlarından birini teşkil ederdi.

FÜTÜVVETNAME- Esnaf teşkilâtı ile bunların riayet etmeleri lâzımgelen usul ve kaidelerden bahseden eserlere verilen addır. Arapça ve Türkçe fütüvvetnameler yazılmıştır. Millet Kütüphanesinin Şer’î ilimler kısmında 505, 506 numaralarda kayıtlı iki fütüvvetname ile üstad Tahir Olgun’un tercüme ettiği Ayasofya Kütüphanesinin 2873 numarasında yazılı fütüvvetname o kabildendir.

Kaynak: Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Meb Yayınları, İstanbul, 1993.

 

  
319 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam138
Toplam Ziyaret618203
Saat