Osmanlı Hanedanı İçinde Saltanat Mücâdelesi ve Kardeş katli ![]() Osmanlı Hanedanı İçinde Saltanat Mücâdelesi ve Kardeş katli Dr. Ali AKTAN Osmanlılardan önceki Türk-İslâm devletlerinde belirli bir verâset-i saltanat kânunu bulunmadığı için saltanat iddiasıyla ortaya çıkan hânedan üyeleri arasında çatışmalar olmuş ve boş yere pek çok kan dökülmüştür. Meselâ Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in vefâtı üzerine, yerine kardeşi Çağrı Bey’in oğlu Alparslan Selçuklu Sultanı ilân edilmişti. Ancak, Gazneli Mahmud tarafından hapsedilip hapiste iken vefât eden Arslan Bey’in oğlu Kutalmış, devlet başkanlığının kendi hakkı olduğunu iddia ederek bunu tanımamış ve yeni hükümdâra karşı yaptığı bir muharebede hayâtını kaybetmiştir. Anadolu Selçuklularımda da hükümdâr olmak için bir kânun mevcut değildi. Bundan dolayı kardeşler arasında kanlı saltanat mücâdeleleri meydana gelmiştir. Esâsen Selçuklu devletlerinde hânedan azasından olmak şartıyla her prensin fırsatını bulduğu zaman Selçuklu hükümdârına karşı mücâdeleye girişmesine m8ni bir hal yoktu. Dolayısıyla Selçuklu sultanları, daha sağlıklarında iken meşru veliahdler tâyin etmek ve hattâ bu veliahdler için devlet adamları ve kumandanlarından yemin ile biat almak sûretiyle kendilerinden sonra çıkacağı kesin olan saltanat mücâdelelerinin önüne geçmek istemişlerdir Buna rağmen anlaşmazlıkların önü alınamamış ve bu durum Selçuklu imparatorluk ve devletlerini zaafa düşürmüştür. Denilebilir ki, saltanat kavgaları Selçuklu târihini dolduran hâdiselerin yarısını meydana getirecek ölçüdedir. Devleti hânedanın ortak malı sayan feodal devlet anlayışının yerine merkeziyetçi devlet nizâmını ikâme etmek için ilk Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’den itibâren gayret sarfedildiğini görmekteyiz. fakat sultanların bu gayretleri şiddetli mukâvemet ve isyânlara sebep olmuştur5. Beylikler devrinde de bu anlayış değişmemiş6 ve ancak Osmanlılarla birlikte devlet merkeziyetçi bir bünyeye kavuşmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun ömürlü olmasında da bu değişikliğin büyük rolü vardır. Şehzâde isyânları ve şehzâdeler arasında cereyân eden saltanat mücâdeleleri Osmanlı târihinde önemli bir yer işgâl etmektedir. Saltanat değişikliklerinde saltanatı ele geçiren yeni pâdişâh, kendisine rakip olabilecek başka şehzadeler varsa, saltanatının emniyetini temin edebilmek için ilk fırsatta bunları ortadan kaldırıyordu. Bâzan da şehzâdeler, daha babalarının sağlığında saltanat mücâdelesine girişiyorlardı. Bu hâdiselerin çeşitli sebepler dolayısıyla meydana geldiği aşılmaktadır. İç ve dış tahrik, can kaygısı ve saltanat hırsı başlıca sebepler arasındadır. Ertuğrul Bey vefât ettiğinde, idâresi altında aşiretlerin bir kısmı Ertuğrul’un küçük oğlu Osman’ın, bir kısmı da Ertuğrul’un kardeşi Dündar Bey’in kabile reisi olmasını istiyorlardı. Bu ikiden hangisinin kabile reisi olacağı hususunda aşiretler arasında ihtilâf ortaya çıktı. Dündar Bey’in yaşça büyük olmasına karşılık Osman Bey’in şecaati, kabiliyeti ve güzel huyu ile halkın kalbini kazanmıştı. Neticede Osman Bey’in reisliği üzerinde birlik sağlanınca, Dündar Bey’in yapabileceği bir şey kalmamıştı. Muhalefetten vaz geçerek Osman Bey’in reisliğini kabul etmek zorunda kaldı. Ne var ki, bir müddet sonra Osman Bey, bâzı önemli meselelerde, amcasının kendi düşüncesine karşı çıkarak engel olmaya kalkışmasını belki de saltanatına ortak olma arzusu olarak anlamış olacak ki- hazmedememiş ve onu öldürmüştür. Buna göre Osmanlılarda saltanat uğruna işlenmiş âile cinayetleri daha Osman Bey devrinde iken başlamış kabul edilebilir. Osman Bey’in aşiret reisi seçildiği sırada hayatta oldukları belirtilen kardeşleri Gündüz Alp ve Saru Yatı’nın kendisine karşı saltanat dâvasına kalkıştıklarına dâir kaynaklarda hiç bir kayda rastlamıyoruz. Bilâkis, bunlardan Saru Yatı’nın, Osman Bey’in İnegöl tekfuruna karşı yaptığı savaşa katıldığı ve şehit düştüğü rivâyet edilmektedir (M 1288) Osman Bey’in elde edilen yerleri kardeşi ve oğullarıyla silâh arkadaşlarına dirlik olarak verirken Gündüz Alp’a da Eskişehir’i vermiş olması (M. 1301), Osman’ın kardeşleriyle iyi geçindiğini göstermektedir. Aşiretin başına geçtiğinde Osman Bey’in iki ağabeyi ve bir amcasının bulunduğuna bakılırsa, saltanat değişikliği halinde kimin reis seçileceği hakkında henüz belli bir kaidenin bulunmadığı anlaşılıyor. Osman Bey hastalığı yüzünden sağlığında iken oğlu Orhan’ı devletin başına geçirmiş, babalarının vefâtından sonra da kardeşi Alaâddin Bey buna bir itirazda bulunmamıştır. Sâdece, kendisine mâlikâne yoluyla verilen Kite ovasında Futra çiftliğinin hâsılâtıyla iktifâ etmiştir. Târihlerimizde Alâaddin ile Orhan’ın hangisinin büyük olduğu hakkında çelişkili rivâyetler vardır. Fakat ilk devir târihlerinin verdiği bilgi tercih edilecek olursa Alâaddin Bey’in Orhan’ın küçük kardeşi olduğunu kabûl etmek gerekir. Alâaddin Bey’in küçük veyâ büyük kardeş olması bir yana, bu iki kardeş arasında saltanat mücâdelesi olduğuna dâir her hangi bir kayıt görmüyoruz. Orhan ve Alâaddin’in dışında, Osman Gazi’nin Pazarlu, Çoban, Melik ve Hamid isimlerinde dört oğlunun bulunduğunu bir vesikadan öğreniyoruz. Ancak, bunlar hakkında Osmanlı târihlerinde her hangi bir malûmat yoktur. Orhan Gazi 38 yıl süren uzun bir saltanattan sonra vefât edince (M. 1361) yerine oğlu Murad geçti. Orhan Gazi’nin Sultan, Süleyman, İbrahim, Murad, Halil ve Kâsım isimlerinde altı oğlu olmuştu. Ancak, babalarının vefâtında bunlardan, yaş sırasına göre sadece İbrahim, Murad ve Halil hayatta idiler. Ağabeyi Süleyman Paşa’nın vefâtından sonra, babası tarafından kendisine kumandanlık verilen Murad Bey, büyük birâderi İbrahim ve küçük kardeşi Halil’i ortadan kaldırarak saltanatı ele geçirdi. Böylece İbrahim ve Halil saltanat dâvâsına kalkıştıktan için hayatlarını kaybeden ilk iki şehzâde, I. Murad da bu uğurda kardeşini öldürten ilk Osmanlı sultanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Murad Bey’in saltanatı ele geçirmesinde devlet işlerinde nüfuzları olan ahilerin büyük rolü vardır. Sultan I. Murad'ın Bayezid, Yakup ve Savcı isimlerinde üç oğlu vardı. Bunlardan Savcı Bey, babasına isyân ederek saltanat iddiâsına kalkışmış (M. 1385), fakat bunda başarılı olamamış ve yakalandıktan sonra önce gözlerinden, daha sonra da hayâtından olmuştur. Osmanlı ve Bizans kaynaklan bu hâdiseyi farklı şekillerde izah etmektedirler. Öyle ki, hâdisenin cereyân ettiği söylenen zaman ve mekân dahi telif edilemeyecek kadar faklıdır. Batı kaynaklarına göre Bizans İmparatoru V.Yuannis, vassallik görevlerini yerine getirme yolunda, Sultan Murad ile birlikte, bâzı âsî beylerin cezâlandırılması için M. 1373 ilkbaharında Anadolu’ya geçmiştir. İmparatorun İstanbul’da kalan oğlu Andronikos ile Edirne’de bulunan Savcı Bey bunu fırsat bilip anlaşmışlar ve müştereken babalarına karşı isyân etmişlerdir. Hemen Rumeli’ye geçen Sultan Murad, isyânı süratle bastırarak bu iki âsî prensi Dimetoka’da ele geçirmiştir. Murad, kendi oğlu Savcı’nın gözlerine mil çektirip, sonra da öldürttüğü gibi, babasına teslim edilen Andronikos’un da gözlerine mil çektirildi. İlk devir Osmanlı vekâyinâmeleri Savcı Bey hakkında ya hiç bilgi vermemekte (Aşıkpaşazâde Târihi, Oruç Bey Târihi, Neşrî Târihi gibi) veya çok kısa bilgi vermektedirler. Buna göre: Sultan Murad yeni bir sefer için Rumeli’ye hareket etmeden önce (M: 1385) Anadolu’nun emniyetini üç oğluna havâle etmiştir. Buna göre büyük oğlu Bayezid’i Kütahya’da, ortanca oğlu Yakup’u Karesi’de, Küçük oğlu Savcı’yı da Bursa’da bırakmıştır. Ne var ki bunlardan Savcı Bey gençlik heyecânı ile kendi adına hutbe okutarak istiklâl dâvâsına kalkışmış, bunu haber alan pâdişâh da derhal Anadolu’ya dönmüştür. Savcı Bey ise, Bursa’dan çıkıp savaş nizâmında olmak üzere babasını Kite ovasında karşıladı. Buna rağmen pişmanlık duyup af dilemeyince gözlerine mil çekilmek sûretiyle cezalandırıldı. Bu iki rivâyetten birincisinde, hâdisenin M. 1373’te cereyân ettiği söyleniyor. Halbuki Savcı’nın büyük ağabeyi Bayezid’in bile M. 1360’ta dünyaya geldiği ve sünnetlerinin birlikte M. 1366’da yapıldığı göz önüne alınırsa Savcı Bey’in 1373’te en fazla 10 yaşlarında olması gerekir. Bu durumda Andronikos’un ya tek başına isyân etmiş olduğunu veyâ birlikte isyân ettiklerini, bunun için yerli kaynaklarımızda gösterilen 1385 tarihini kabul etmek icbeder. Pâdişah’ın M. 1385’te Rumeli’ye hareketi sırasında oğlu Bayezid’e gönderdiği bir nâmede ise Sultan Murad’ın, oğlu Savcı’nın hareketlerinden esâsen kuşkulanmakta olduğunu, belki de Andronikos ile dostluk münâsebetlerinde bulunduğunu bilerek bir isyân hareketine kalkışabileceğini tahmin ettiğini anlamaktayız. Nitekim Bayezid de Savcı Bey’in ahvâli ile ilgili olarak Bursa kadısının yazdığı bir kâğıdı, cevabî mektubuyla birlikte babasına göndermiştir. Yine bu sıralarda, pâdişâhın bu vesileyle Karamanoğlu’na yazdığı bir mektupta ise, Savcı’nın isyân ederek Nilüfer ırmağı kenarında kendisine karşı savaştığı ve neticede gözlerinden mahrum bırakıldığından bahsedilir. Yerli kaynaklarda zikredilen ve bu nâmeler tarafından teyid edilen bilgiler tercih edilecek olursa, Savcı Bey’in M. 1385’te Anadolu'da giriştiği bir isyân hareketinde, önce gözünü sonra hayâtını kaybettiğini kabûl etmek gerekir. Savcı hâdisesiyle ilgili ayrıntıları bir yana bırakalım; üzerinde hiç bir tereddüdün bulunmadığı husus, bu bedbaht şehzâdenin saltanat uğruna babasına isyân ettiği ve bu yolda hayâtını kaybettiğidir. Yukarıda kardeşlerini saltanat uğrunda öldüren ilk Osmanlı sultanı olduğunu belirttiğimiz 1. Murad, bu defada saltanatının sonlarına doğru kendi öz oğlunu öldürtmek zorunda kalmıştır ki bu da benzeri hâdiselerin ilkidir. Sultan 1. Murad Kosova savaşına giderken (M. 1389) Anadolu’nun muhafazasını, güvendiği beş adamına bırakmış, o sırada Kütahya ve Hamidili sancakbeyi olan Şehzâde Bayezid ile Karesi sancakbeyi olan Şehzâde Yakup’u da sefere çağırarak Rumeli’ye geçmiştir. Türk ordusunun kahramanlığı ve harp planının mükemmel sûrette düzenlenmiş ve uygulanmış olması sâyesinde sekiz saatte Kosova zaferi gerçekleşmiştir. Ancak Sultan Murad’ın zafer şükrânesi olarak harp sahasını gezdiği sırada yaralı bir Sırp asilzâdesi tarafından hançerlenerek ağır yaralanması, sevinci bir anda üzüntüye dönüştürmüştür. Öleceğini anlayan I. Murad hemen, o sırada düşmanı kovalamakta olan büyük şehzâdesi Bayezid’i yanına çağırttı. Bu kederli haber Şehzâde Bayezid’e ulaşınca derhal döndü ve ümerânın ittifâkıyla hükümdârlığa getirildi. Olup bitenlerden habersiz bulunan Şehzâde Yakup, firar eden düşman askerlerini tâkip etmekle meşguldü. Halbuki ümerâ ve erkân, daha önce cereyân eden Savcı Bey hâdisesinden de ders almış olarak kendisini nasıl ortadan kaldıracaklarına karar vermekteydiler. Varılan karar gereğince Şehzâde Yakup’a “baban seni çağırıyor” diye haber gönderildi ve gelir gelmez, ileride saltanat iddiâsına kalkışmasın diye idam edildi. Bâzı ilk devir târih kitaplarımızda, saltanat uğruna kardeşini öldürten ilk Osmanlı sultanının Yıldırım Bayezid olduğu yazılıdır. Halbuki I. Muradın kardeşleri İbrahim ve Halil’i idam ettirdiği bilindiğine göre Yakup Çelebi bu uğurda, kardeşleri tarafından canlarına kıyılan şehzâdelerin üçüncüsüdür. Ayrıca İbrahim ve Halil’in isyâna kalkıştıktan sonra öldürülmesine karşılık Yakup Çelebi henüz böyle bir harekete kalkışma imkanı bile bulamadan öldürülmüştü. Ankara savaşının olduğu tarihte (M. 1402), Yıldırım Bayezid’in en büyükleri Süleyman olmak üzere, İsa, Mehmed, Musa, Mustafa ve Kâsım adlarında altı oğlu vardı. Bunlardan yalnız Kâsım Çelebi çok küçük olduğundan Bursa’da bırakılmış, diğerleri savaşta babalarının yanında yer almışlardı. Savaşın kaybedilmekte olduğunu gören Şehzâde Süleyman. Veziriâzâm Ali Paşa, Murad Paşa, Yeniçeriağası Haşan Ağa, Karesi (Balıkesir) Sübaşısı Eyne Bey gibi ileri gelenlerle birlikte Bursa’ya kaçıp, küçük kardeşleri Kâsım’ı da yanlarına aldıktan sonra Rumeli’yi geçmek için deniz kıyısına vardılarsa da denizden karşıya geçme husûsunda Bizans imparatorunun yardımına ihtiyâcı olduğundan bâzı yerleri geri vermek ve Şehzâde Kâsım’ı rehin bırakmak suretiyle karşıya geçebilmiş ve Edirne’de hükümdârlığını ilân etmiştir. Şehzâde Mehmed de emrindeki beyleriyle birlikte kendi sancağı olan Amasya’ya çekilmiştir. İsa Çelebi ise vâli bulunduğu Balıkesir bölgesine gidip Timur’un Anadolu’dan ayrılışına kadar oralarda gizlenmiştir. Mustafa ve Musa Çelebiler kaçmağa muvaffak olamamışlardır. Kaynakların hemen hepsi Mustafa Çelebi’nin savaş alanında kaybolduğundan bahsediyorlarsa da Düstûrnâme’nin verdiği bilgiden bu şehzâdenin de Timur’un eline esir düştüğünü öğrenmekteyiz. Musa Çelebi’nin esir düştüğünü ise bütün kaynaklar ifâde etmektedirler. Hattâ bir müddet sonra Timur onu, vefâtını müteakip geçici olarak Şeyh Mahmud-i Hayrânî türbesine defnedilen Yıldırım Bayezid’in cenâzesini teslim ederek serbest bırakmış ve kendisine Bursa şehrinin emirliğini tevcih etmiştir. Şehzâde Mehmed ve Şehzâde Süleyman ile de karşılıklı hediyeleşerek bunların Rumeli’de ve Amasya’da hüküm sürmelerini tasvip etmiştir. Öte yandan elçisini gönderip itaatini arzetmiş bulunan İsa Çelebi’ye de kemer, külâh ve hediyeler gönderilmiştir. Timur Anadolu’yu terkettiği sırada, Süleyman Çelebi Edirne’de, Mehmed Çelebi Amasya’da, İsa Çelebi Bursa civârında hüküm sürmekte olup, babasının cenâzesi ile birlikte Bursa’ya dönmüş bulunan Musa Çelebi ise kardeşi İsa Çelebi ile saltanat mücâdelesine girişmiş bulunuyordu. Böylece, muahhar Osmanlı kaynaklarında “Fetret Devri” ve “Fâsıla-i Saltanat” diye adlandırılan ve Çelebi Sultan Mehmed’in tek başına bütün Osmanlı memleketine sâhip olduğu M. 1413 yılına kadar devâm edecek olan 11 yıllık uzun bir anarşi devri başlamış bulunuyordu. Denilebilir ki bu devri, yalnız başına kardeşler arasındaki saltanat mücâdeleleri işgâl etmiştir. Şöyle ki:
Timur’un serbest bıraktığı Musa Çelebi, Bursa’ya gelerek, İsa Çelebi’yi kaçmaya mecbur bıraktıysa da, İsa Çelebi Bursa’yı tekrar ele geçirince, önce Germiyanoğlu’na sığındı, daha sonra da Karamanoğlu’nun yanına gitti. Bundan sonra Mehmed Çelebi ile İsa Çelebi arasında, İsa Çelebi’nin öldürülmesiyle nihâyetlenen saltanat mücâdeleleri başladı. İsa Çelebi saf dışı bırakılınca, Çelebi Mehmed’in Anadolu yakasını yalnız başına yönetmeye başladığını gören Emir Süleyman, bizzat Anadolu yakasına geçti. Zor durumda kalan Çelebi Mehmed Karamanoğlu’yla ittifak ederek onun yanında bulunan diğer kardeşi Musa Çelebi’yi kendisine sâdık kalmak şartıyla Rumeli’ye gönderdi. Bu sûretle Emir Süleyman’ın Rumeli’ye dönmesini sağlayacağına inanıyordu (M. 1406). Gerçekten, durumdan haberdar olan Emir Süleyman hemen Rumeli’ye dönmüştür. Fakat bu defâ da Musa Çelebi ile uğraşmak zorunda kalmış ve bu yolda hayâtını kaybetmiştir. Musa Çelebi ise kardeşi Süleyman’ı ortadan kaldırdıktan sonra, onun Bizanslılara terkettiği yerleri geri almış ve İstanbul’u abluka altına almıştır (M. 1411). Bu durum üzerine imparator, şehri muhasaradan kurtarmak için Emir Süleyman’ın oğlu olup İstanbul’da bulunan Şehzâde Orhan’ı salıverdiyse de bu şehzade amcası Musa Çelebi’ye karşı koyamayıp kaçmak zorunda kalmıştır. Öte yandan Musa Çelebi, kardeşi Çelebi Mehmed ile yaptıkları anlaşmaya uymayarak Edirne’de hükümdarlığını ilân etmiş ve adına sikke kestirmiştir (M. 1410). Böylece mücâdele sahnesinde Rumeli’ye sâhip olan Musa Çelebi ile Anadolu’ya sâhip olan Mehmed Çelebi kalmışlardır. Çok geçmeden bu iki kardeş arasında da savaşlar olmuş ve neticede mağlûp olarak kaçan Musa Çelebi, Sofya yakınındaki Çamurlu Derbend mevkiinde, Çelebi Mehmed'in adamları tarafından ele geçirilerek öldürülmüştür. Ancak, bu sırada ikinci defa Emir Süleyman’ın oğlu Orhan Çelebi hâdisesi ile karşılaşıyoruz. Şöyle ki: İmparator, Çelebi Sultan Mehmed ile anlaşınca, babasının sağlığından beri yanında rehin olarak bulunmakta olan Orhan’ı serbest bıraktı. O da Karinabad tarafına gelip, başına toplanan akıncıların teşvikiyle faaliyete başladı. Fakat çok geçmeden Çelebi Mehmed tarafından ele geçirildi ve gözlerine mil çekilerek Bursa’ya gönderildi. Böylece Mehmed Çelebi, bütün Osmanlı ülkesinin yegâne hâkimi olmuş ve yıllardan beri devam edegelmekte olan saltanat kavgaları şimdilik sona ermiştir. Ne var ki saltanat mücâdeleleri açısından temin edilen bu sükûn devri çok geçmeden Düzme Mustafa hâdisesi ile yeniden bozulacaktır. Düzme Mustafa aslında, Ankara savaşında Timur’un eline düştüğünü yazdığımız Mustafa Çelebi’dir. Timur’un ölümünden sonra, esirlerin serbest bırakıldığı sırada hürriyetine kavuştuğu anlaşılan Mustafa Çelebi bir müddet Karamanoğlu memleketinde kalmış, daha sonra Eflâk prensi Mirçe’nin de yardımlarıyla Rumeli’ye geçerek saltanatını ilân edebilmiştir. Bu sırada Niğbolu Sancakbeyi Aydınoğlu Cüneyd Bey de Çelebi Mustafa’ya iltihak etmiştir. Mustafa Çelebi süratle kendine tâbi kuvvetlerle birlikte Teselya’ya girdi. Vaziyetten haberdar olan Çelebi Mehmed hemen mukâbele ederek Selânik yakınında yapılan bir savaşta kardeşini hezimete uğrattı. Mustafa Çelebi ve Cüneyd Bey Selânik kalesine ilticâ ettiler. Çelebi Mehmed, Selânik vâlisinden mültecilerin teslim edilmesini istediyse de, Vâli Laskaris Leontarius imparatorun emri olmaksızın bir şey yapamayacağını beyân edince, bu defâ aynı isteğini imparatora tekrarladı. İmparator da Çelebi Mehmed’e bir nâme göndererek kendisinin isteğini red ile mültecileri teslim edemeyeceğini bildirdi. Buna karşılık, Sultan hayatta kaldığı müddetçe, Mustafa ve Cüneyd’in mahpus kalacaklannı “ekânim-i selâseye” yemin ile temin ve pâdişâhın vefâtından sonra duruma göre hareket edeceğini beyân ediyordu. Neticede imparatorun mültecileri salıvermemesi, buna mukabil bunların masrafları için Osmanlı devletince her sene 300.000 akça ödenmesi şartıyla anlaşma sağlandı. Gerçekten, Çelebi Mehmed vefât edinceye kadar mülteciler serbest bırakılmadıklarından II. Murad’ın cülusuna kadar böylesi bir hâdise artık yaşanmayacaktır. Çelebi Sultan Mehmed Edirne’de hastalandığı zaman (M. 1421) iyileşemeyeceğini anlayınca, Amasya sancakbeyi olan büyük oğlu Murad Çelebi’ye haber gönderdi. Ayrıca, vezirlerinden bâzılarını toplayarak onlara oğlu Murad gelmeden önce ölecek olursa, gelinceye kadar ölümünün gizli tutulmasını vasiyet etti. Çünkü Bizanslılar sultanın vefâtını haber alacak olurlarsa, o ölünceye kadar muhafaza etmek üzere söz verdikleri Düzme Mustafa’yı, isterlerse serbest bırakabilirlerdi. Bundan dolayı Çelebi Mehmed’in ölümü, Murad Çelebi gelinceye kadar 41 gün süre ile gizli tutuldu. Amasya’dan Bursa’ya gelen II. Murad erkân ve yeniçerilerin biatından sonra Osmanlı tahtına çıktı. II. Murad’ın Mustafa, Ahmed, Yusuf ve Mehmed adlarında dört erkek kardeşi vardı. Bunlardan Ahmed babalarının sağlığında iken ölmüştür. Mustafa Hamidili sancak beyliğinde bulunuyordu. Yusuf ve Mehmed ise henüz küçük birer çocuktular. Saltanat mücâdeleleri sırasında, gâlip gelen şehzâdenin diğer saltanat iddiâcılarını katlettirmesi artık yerleşmiş bir âdet olduğundan Çelebi Mehmed’in, küçük oğulları Yusuf ve Mahmud’un hayâtlarını kurtarmak için, sağlığında iken bâzı tedbirler aldığı rivâyet edilmektedir. Buna göre Yusuf ve Mahmud Bizans imparatoru Manuel’in yanma gönderilecek, imparator da Çelebi Sultan Mehmed’in kardeşi Mustafa Çelebi’yi salıvermeyecek, eskisi gibi muhafaza edecekti. Bizans imparatoru cülusu müteakiben Sultan Murad’a elçi göndererek Çelebi Mehmed’in vasiyetine istinâden iki şehzâdenin kendisine gönderilmesini istedi. Fakat, şehzâdelerin başka bir dinden olan kimselerin terbiyesine verilemeyeceği ileri sürülerek imparatorun bu isteği reddedildi. İmparator Manuel, isteğinin reddedilmesi üzerine Limni adasında muhafaza altında bulunan Mustafa ile anlaşarak, kendisini Sultan Murad’ın karşısına çıkardı. Yapılan anlaşma gereğince Mustafa Çelebi şâyet muvaffak olursa Gelibolu’yu, İstanbul’un kuzeyinde Boğdan hudûduna kadar Karadeniz sâhilindeki bütün yerleri ve güneydeki Erysos ve Aynaroz’a kadar olan Teselya havâlisini imparatora terkedecekti . Gelibolu’dan Cüneyd Bey ile birlikte karaya çıkan Şehzâde Mustafa Edirne’ye giderek saltanatını ilân etti (M. 1421). Bunu duyan Sultan II. Murad, İbrahim ve Hacı İvaz Paşaların teşvikiyle Rumeli Beylerbeyi Bayezid Paşa’yı ona karşı gönderdi. Fakat bütün Rumeli’nin Muştafa’ya tâbi olduğunu gören bu zat Şehzade'ye ilticâ etmek zorunda kaldı. Mustafa, Bayezid Paşayı önce kendisine vezir edinmişse de daha sonra bağlılığından şüphe ederek Sazlıdere’de idam ettirmiştir. Mustafa, Bayezid Paşa’yı öldürttükten sonra Gelibolu boğazından Anadolu yakasına geçerek Ulubat nehrinin karşı yakasında konakladı. Bu sırada Sultan Murad da nehrin beri yakasını tutmuş ve bir tedbir olarak, fetret devrindeki şehzadeler mücâdelesi sırasında Musa Çelebi tarafında yer aldığı için babası tarafından hapsedilen ve 8 yıldan beri Tokat’ta hapis yatmakta olan Mihaloğlu Mehmed Bey’i yanına getirtmiştir. Zirâ Mihaloğlu, Rumeli’nin ünlü eski beylerbeyi olduğundan Mustafa’nın emrindeki Rumeli beylerini Sultan Murad tarafına çevirebilirdi. Gerçekten Mihaloğlu Mehmed Bey, nehrin kenarına gelerek Mustafa’nın emrindeki Rumeli beylerine haberler göndermek ve bizzat kendisi de bu beylere isimleriyle seslenip, şâyet Sultan Murad'a itaat ederlerse suçlarının bağışlanacağına söz vermek suretiyle bunda muvaffak olmuştur. Öte yandan Hacı İvaz Paşa da Mustafa’ya güyâ samimî bir mektup göndererek, adamlarının ihânetle bir gece kendisini yakalayıp Sultan Murad’a teslim edeceklerine inandırmaya çalıştı. Cüneyd Bey’e de buna benzer bir mektup gönderildi. Hacı İvaz Paşa tâyin edilen gecede Sultan Murad’ın askerleriyle nehri geçerek hücum edince, Mustafa daha önce kendisine yazılanların doğruluğuna hükmederek bir kaç adamıyla birlikte kaçmağa başladı. Biga kadısının yardımıyla Gelibolu yakasına geçebildi. Fakat, yanında kimse kalmadığından ümidini ve mücâdele gücünü yitirmişti. Nihayet Kızılağaç Yenicesi’nde ele geçirilerek Sultan Murad’ın huzuruna getirildi. Edirne surlarının üzerinde asılarak idam edildi (M. 1421) Osmanlı kaynaklarında kendisinden Düzme Mustafa diye bahsedilen Mustafa Çelebi’nin gerçekte Yıldırım Bayezid’in oğlu Şehzâde Mustafa olduğu anlaşılmaktadır. Zirâ türedi bir kimsenin ortaya çıkarak yetişkin ve bilinen bir şehzadenin adını kullanıp, Rumeli beylerinin ve askerlerinin büyük çoğunluğunu peşinden sürükleyebilmesi imkânsız görünüyordu. Mustafa Çelebi’nin sahtecilikle ithâm edilmiş olması, herkesi Sultan Murad’ın haklı olduğuna inandırma gayretinin bir neticesi olarak kabul edilebilir. II. Murad, Bizans imparatorunun tedbir İve teşvikiyle saltanat iddiasına kalkışan amcası Mustafa Çelebi’yi ortadan kaldırdıktan sonra İstanbul’u muhasara etti. Fakat bu defa da yine imparatorun tertibiyle, aynı iddia ile Anadolu’da kardeşi Mustafa Çelebi ayaklandı. Küçük Mustafa, babası Çelebi Mehmed vefât edince, ağabeyi tarafından öldürtüleceği korkusuyla Karamanoğlu’nun yanına kaçmıştı. Karamanoğlu ve Germiyanoğlu’ndan yardım gören, henüz 13 yaşındaki Mustafa Çelebi, lalası Şarabdar İlyas’m önderliğinde taht kenti Bursa üzerine yürüdü. Bursa ahâlisi Mustafa’ya ayandan iki temsilci ile hediyeler gönderip, Sultan Murad’a sadakat yemini ettikleri cihetle şehrin anahtarlarını teslim edemeyeceklerini özür dileyerek bildirdiler. Bunun üzerinde Mustafa Çelebi İznik’e yürüyerek burayı muhasara etti. Bu sırada İstanbul’u muhasara eden Sultan Murad, kale kumandanı Ali Bey’e, görünüşte barış yolunu tercih ederek kaleyi teslim etmesini emreden, onlar kaleyi zaptetmekle meşgul iken ordusunun gelip yetişeceğini belirten bir fermân yazdı. Öte yandan Şarabdar İlyas’a Anadolu beylerbeyliğini vaad eden gönül alıcı bir mektup gönderildi. Ali Bey, aldığı fermân gereğince kaleyi teslim etti. Şarabdar İlyas da beylerbeyilik müjdesi aldığı için, pâdişâh gelinceye kadar küçük şehzâdeyi oyalamaya çalıştı. Karaman ve Germiyan askerleri, Şarabdar’ın davranışlarından bir şeyler planladığını sezerek şehzâdeyi alıp götürmek istedilerse de zavallı şehzâde lalasına itimât ettiği için bunu kabul etmedi. Bir müddet sonra İznik önlerine ulaşan 11. Murad’a bağlı Mihaloğlu Mehmed Bey ile şehzâdeye bağlı Tâceddinoğlu kuvvetleri arasında çıkan çarpışmalar devam ederken, Şarabdar İlyas Küçük Mustafa’yı yanına alarak huzura getirdi. Fitne ateşinin söndürülebilmesi için bu mâsum şehzâde İznik dışında öldürülerek cenâzesi babasının yanına defnedilmek üzere Bursa’ya gönderildi (M. 1422) Böylece Sultan Murad, tahta çıktığından beri saltanat dâvâsına kalkışarak kendisini uğraştırmakta olan ilki amcası, ikincisi kardeşi olan iki Mustafa’yı ortadan kaldırmak suretiyle bütün ülkenin yegâne ve tartışmasız hâkimi oldu. Zirâ, geride iki küçük kardeşi Mahmud ve Yusuf’tan başka kimse kalmamıştı. Bunlar da gözlerine mil çekilmek suretiyle kör edilip Bursa’da oturmaya memur edildikleri için her hangi bir tehlike teşkil etmiyorlardı. Zâten bir müddet sonra bu iki şehzâde M. 1429’da vebâya yakalanarak vefât etmişlerdir. Ölümüne sebep olan hastalık hakkında çeşitli rivâyetler bulunan Sultan Murad Edirne'de M. 1451’de vefât etti. Vezirler, sultanın ölümünü askerlerden gizleyip Manisa sancakbeyi olan Şehzâde Mehmed’e acele gelmesi için haber gönderdiler. Ancak, iki hafta sonra Edirne’ye gelebilen II. Mehmed cülûs ettikten sonra babasının cenâzesini Bursa’ya gönderdi. Bu arada İsfendiyaroğlu'nun kızından dünyaya gelme ve bu sırada sarayda bulunan henüz bir süt çocuğu olan kardeşi Şehzâde Ahmed’i boğdurdu ve babasının cenâzesi ile birlikte Bursa’da defnettirdi. II. Murad’ın altı oğlu vardı. Bunlardan en büyüğü olan Ahmed ile Alâaddin Amasya’da Hasan ve Orhan da Edirne’de vefât etmişlerdi, istikbâlde saltanat dâvâsına kalkışması muhtemel diye küçük Ahmed de ortadan kaldırıldığına göre II. Mehmed, saltanat mücâdelesi vermeksizin devletin başına geçmiş demektir. Ancak İstanbul’da mülteci olarak bulunan Orhan adındaki bir Osmanlı şehzâdesi için imparatora senede 300.000 akça vermeyi taahhüt ederek Bizans’la uzlaşma yoluna gitmiştir. Daha önce, II. Mehmed’in birinci hükümdârlığı zamanında (M. 1444) Bizans imparatorunun saltanat iddiâsına kalkışması için salıverdiği bu Orhan’ı, II. Mehmed’in mutemet adamlarından Şehabettin Paşa İstanbul’a geri kaçmak zorunda bırakmıştı. Osmanlı târihlerinde, kendisinin hânedana mensup olduğunu iddia eden basit bir kişi gibi gösterilen bu şehzâde İstanbul’un fethi sırasında yakalanarak öldürülmüştür. Böylece Yıldırım Bayezid’den bu yana çok zaman gündeme gelen şehzâdeler meselesi, bu şehzâdenin de ortadan kaldırılmasıyla nihâyete ermiştir. Osmanlılarda Fatih Sultan Mehmed’den önce de bilhassa saltanat değişiklikleri sırasında taht için rakip olabilecek kişilerin ortadan kaldırıldığı görülmektedir. Osman Bey, tahta çıktığı zaman, her ne kadar rakibi durumunda olan amcası Dündar Bey’e dokunmamışsa da, bilâhire kendisine itaatsizlik ettiği gerekçesiyle öldürmüştür. Kezâ I. Murad, kardeşleri Halil ve İbrahim'i kendisine karşı saltanat dâvâsına kalkıştıkları için idam ettirmiştir. Aynı şekilde, saltanatının sonuna doğru kendisine isyân eden oğlu Savcı’yı da önce gözlerinden sonra hayatından mahrum bırakmıştır. Buna karşılık Osmanlılar’da, sırf ileride saltanat dâvâsına kalkışması ihtimâl dahilinde olduğu için kardeş katli hadisesiyle ilk olarak, I. Murad’ın Kosova savaşında şehit olmasından sonra karşılaşıyoruz. Zîrâ Yıldırım Bayezid’in, düşmanı kovalamakta iken geri çağırtıp öldürttüğü kardeşi Yakup Çelebi’nin öncekiler gibi bir isyân hareketi görülmemişti. Bâzı Osmanlı târihleri her halde bundan dolayı ilk kardeş katlinin Yıldırım Bayezid tarafından işlenmiş olduğunu yazmışlardır. Fetret devrindeki şehzâdeler mücâdelesinde ise İsa, Süleyman ve Musa Çelebiler hayatlarını kaybetmişlerdi. II. Murad saltanatının ilk yıllarında isyân eden amcası Mustafa Çelebi ile kardeşi Şehzâde Mustafa’yı ele geçirerek öldürmüş, henüz küçük kardeşleri Mahmud ve Yusuf un gözlerine mil çektirmek suretiyle ileride çıkması muhtemel fitnelerin önüne geçmek istemiştir. II. Mehmed tahta çıkar çıkmaz henüz çok küçük yaşta olan kardeşini boğdurduğu için normal şartlar altında kardeşini idam ettiren ilk Osmanlı pâdişâhı olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim yine aynı pâdişâh, daha sonra hazırlattığı kanunnâmeye“ ve her kimesneye|evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem için katletmek münâsibtir, ekser-i ulemâ dahi tecvîz etmiştir, anınla âmil olalar” hükmünü koydurmuştur. Buna göre tahtı ele geçiren şehzâde, bundan böyle kânunen kardeşlerini öldürtme hakkına sâhip olacaktır. Fatih Sultan Mehmed, çok zâlimâne olan bu maddeyi kanunnâmesine koydururken her halde, önceki devirlerde yaşanan isyanların ve şehzâde mücâdelelerinin devlete ne kadar pahalıya mal olduğunu hesâba katmış olsa gerektir. Fatih Sultan Mehmed öldüğü zaman, büyüğü Bayezid ve küçüğü Cem olmak üzere iki oğlu vardı. Bunlardan Bayezid Amasya’da, Cem Karaman’da sancakbeyi idiler. Fatih’in Mustafa adında bir oğlu daha vardı. Bu şehzâde babasının sağlığında Karaman vâlisi iken ölmüş ve yerine kardeşi Kastamonu sancakbeyi Cem tâyin edilmişti. Fatih, kendisinin tedvin ettirdiği kânun-nâmeye uygun olarak iki şehzâdesinden hangisinin hükümdâr olacağına dâir her hangi bir vasiyette bulunmamış, bu işi takdîr-i İlâhîye bırakmıştır. Fakat aynı kânunnâmede şehzâdelere yazılacak elkâb formülü gösterilirken, veziriâzâm Karamânî Mehmed Paşa’nm gayretkeşliği ile Cem’in adının zikredilmiş olmasına pâdişâhın da ses çıkarmaması, Fatih’in oğlu Cem’e mütemâyil olduğunu düşündürmektedir. II. Mehmed’in ölümünden sonra, çoğunluğun Bayezid’i istemeleri üzerine Veziriâzâm Mehmed Paşa bir taraftan Bayezid’e haberci gönderirken, öbür yandan da kendisinin tercih ettiği Cem’e haberci göndermekten geri durmadı. Ancak Cem’e giden haberci mektupla birlikte Bayezid’in damadı Sinan Paşa tarafından yakalanınca, Bayezid taraftarı olan yeniçeriler bunu bahane edip ayaklanmışlar ve veziriâzâmı ortadan kaldırmışlardır. Bayezid’in oğullarından İstanbul’da bulunan Korkut, babası gelinceye kadar vekâleten tahta geçirildi. Öte yandan Bayezid, dâvet mektubunu aldıktan dört gün sonra yola çıkarak İstanbul’a dokuz günde varmış ve hükümdâr ilân edilmiştir. Saltanatı ağabeyine kaptıran Şehzâde Cem, derhal Bursa üzerine yürüdü. Bursalılar tarafından iyi karşılanan şehzâde, şehri teslim aldıktan sonra saltanatını ilân etti. Büyük halaları Selçuk Sultanı, Bayezid’e gönderip, ülkenin ikiye bölünerek kendisine Anadolu’nun bırakılmasını teklif etti. Tabiî Bayezid bu teklifi kabul etmediği gibi zaman kaybetmeden Cem’in üzerine yürüdü. İki taraf arasında Yenişehir ovasında yapılan savaşı kaybeden Şehzâde Cem, Eskişehir üzerinden Konya’ya kaçtı. Burada da tutunamayacağını anlayınca Suriye yoluyla Kahire’ye giderek Memlûk sultanına ilticâ etti. Böylece Şehzâde Cem’in 18 günlük kısa saltanatı sona ermiş oldu. Hac mevsiminde Hicaz’a giderek haccettikten sonra Kahire’ye dönen Cem, Karamanoğlu Kasım Bey ile Trabzonlu Mehmed’in teşvik ve dâvetlerine kapılarak 9 ay sonra Anadolu’ya geri geldi68. Ancak yine mağlûp olunca, bu defâ Rumeli’ye geçip orada faaliyet göstermek düşüncesiyle Rodos şövalyelerine ilticâ etti (M. 1482). Ne var ki Cem Sultan Rumeli’ye geçmeyi düşlerken, şövalyelerin elinde Bayezid’den para sızdırmak için önemli bir gelir vâsıtası hâline geliverdi70. Şövalyeler tarafından Fransa’ya götürülen Cem, burada şatodan şatoya nakledilerek 7 sene esir hayâtı yaşadı. Hayâtının geri kalan 6 yıllık bölümünü de yine esir olarak Roma’da Papanın yanında geçirdi. Nihâyet, Papa tarafından bâzı şartlarla Fransız kralına teslim edildiyse de, rivâyete göre teslim edilmezden az önce kendisine zehir verildiği için çok geçmeden vefât etti (M. 1495). Cem’in üç oğlu vardı. Bunlardan Oğuz Han büyük babasının yanında rehin olarak İstanbul’da bulunuyordu. Bayezid’in cülûsundan sonra, Gedik Ahmed Paşa’nın himâyesi ile bu çocuğun hayâtına dokunulmamış ise de bir müddet sonra pâdişâhın emri ile ortadan kaldırılmıştır. Cem’in diğer oğlu Murad, Mısır’da âilesinden ayrılarak Rodos’a gelmiş ve burada Hıristiyan olmuştur. Rodos, Kanunî zamanında zaptedilince (M. 1522) ele geçirilen Murad, iki oğlu ile birlikte öldürülmüştür. Ali adındaki üçüncü oğlu hakkında ise bir bilgimiz yoktur. Ali Aktan, Osmanlı Hanedanı İçinde Saltanat Mücâdelesi ve Kardeş katli, Türk Dünyası Tarih Dergisi, sayı 10 Ekim 1987-s. 7-17.
II. Bayezid'in Abdullah, Şehinşah, Alemşah, Mahmud, Mehmed, Ahmed, Korkut ve Selim isimlerinde sekiz oğlu vardı. Bunlardan Ahmed, Korkut ve Selim’in dışındakiler babalarının sağlığında iken ölmüşlerdi. Saltanatının ilk yıllarında kardeşi Cem ile uğraşmak zorunda kalan II. Bayezid saltanatının son yıllarında da kendi şehzâdeleriyle uğraşmak zorunda kaldı. Hânedan içinde bir verâset-i saltanat usûlü bulunmadığından şehzadelerden her biri, ileride pâdişâh olabilmek için tedbirler alıyordu. Zirâ Fatih Kânunnâmesi mucibince, hükümdar olan şehzade diğer kardeşlerini öldürecekti. Şehzâde Ahmed, babasının sevgisini ve devlet erkânının desteğini kazanmış olduğu için kardeşlerine nazaran daha şanslı gözüküyordu. Zamanın kendi aleyhine işlediğine inanan Şehzade Selim ise İstanbul'a daha yakın olabilmek için Kefe üzerinden Rumeli'ye geçmiş ve Edime yakınındaki Çukurçayır'da ordugâhını kurmuştu. Babasının ordusu da buraya gelerek karşısına geçmiş; fakat savaş yapılmaksızın anlaşma sağlanabilmiştir. Buna göre padişah, sağlığında oğullarından hiç birini veîiahd tâyin etmeyeceğini taahhüt ediyor ayrıca Şehzade Selim’e Rumeli'de Semendre sancağı tevcih ediliyordu. Bu sıralarda Karaman sancakbeyi bulunan Şehzade Şehinşah'ın öldüğü ve Şahkulu isyanını bastırmakta görevli Veziriâzâm Ali Paşa kumandasındaki ordunun bozguna uğrayıp Vezirâzâm'ın şehit düştüğü haberi geldi. Bu kederli haberler yaşlı padişahı tam anlamıyla sarstı. Bunun için Divân-ı Hümâyûn'da Şehzâde Ahmed'i veliahd tâyin ettiğini ve onun lehine olarak tahttan feragat edeceğini açıkladı. Hattâ bu hususta bir de davet mektubu yazılarak Şehzade Ahmed'e gönderildi. Ancak bu durum. II. Bavezid'in hayatta oldukça saltanatta kalacağına ve şehzadelerden hiç birini veliahd tâyin etmeyeceğine dâir Şehzade Selim’e verdiği ahidnâmeye aykırı idi. Bu sebeple Selim 40.000 kişilik ordusuyla hemen harekete geçtiyse de Çorlu yakınındaki Uğraş köyü civârında babası ile yaptığı savaşı kaybettiği için (Ağustos 1511) Kefe ye kaçmak zorunda kaldı. Artık Şehzade Ahmed'in hükümdarlığı için hiç bir ciddî engel kalmamıştı. Bir müddet sonra Ahmed, aldığı dâvete icabetle Üsküdar'a gelmişti. Tam bu sırada Selim taraftarı olan yeniçeriler ayaklanarak (Eylül 1511) Ahmed’i Anadolu’ya dönmek zorunda bıraktılar. Fakat Ahmed Anadolu'da faaliyetlerine devam ederek Şehinşah'ın ölümünden sonra Karaman'a sancakbeyi tâyin edilen Şehzâde Mehmed’in elinden Konya'yı aldı. Bu gelişmeler üzerine Manisa sancakbeyi Şehzâde Korkut, güyâ Ahmed’den çekindiği için, fakat aslında Ahmed'in hükümdarlığından ümidini kesen, buna karşılık Selim’in hükümdarlığını da istemeyenlerin dâvet mektuplarını aldığı için İstanbul'a geldi. Yeniçerilerin gönlünü kazanmak için onlara misâfir oldu. Yeniçeriler de kendisine hürmette kusur etmediler. Ancak pâdişâhlık hususunda Selim’e bağlı olduklarını beyân ederek, Selim’in pâdişahlığı tahakkuk ettiği zaman kendisine bir zarar verilmeyeceğine dâir söz vermek sûretiyle kırılan gönlünü almaya çalıştılar. Bu vaziyetler karşısında çâresiz kalan II. Bayezid, yapılan dâvet üzerine İstanbul’a gelen Selim’e tahtı bıraktıktan sonra, oğlundan Dimetoka’da oturmasına izin verilmesini istedi. İsteği yerine getirildiği gibi kendisine yıllık 2 milyon akça maaş tâyin edildi. Ancak Dimetoka'ya varamadan Çorlu civârında hastalanarak vefât etti. Bir rivâyete göre Sultan II. Bayezid eceliyle değil, oğlu Selim tarafından zehirletildiği için ölmüştür. Yeni hükümdârın karşısında en önemli engel Anadolu'da istiklâl hareketine kalkışan ağabeyi Şehzâde Ahmed idi. Şehzâde Korkut ise Selim’in cülûsu sırasında İstanbul’da bulunduğu için kendisine biat etmiş, isyân yoluna sapmayacağına dâir and içtikten sonra, önceki sancağı Manisa’ya gönderilmişti. Bu sırada, Şehzâde Ahmed’in oğlu Alâaddin’in Bursa'yı ele geçirdiği haberi geldi. Bunun üzerine Sultan Selim, oğlu Süleyman’ı İstanbul’da yerine vekil bırakıp derhal Anadolu'ya geçti. Alâaddin geri çekilerek kaçmak zorunda kaldı. Babası da yardım istemek üzere iki oğlunu Şah İsmail'e gönderdikten sonra kendisi Malatya'ya giderek Memlûklere iltica etti. Oğullarından Alâaddin ve Süleyman’ı da bir heyetle Kahire'ye elçi olarak gönderdi. Bu iki şehzâde Kahire'de çıkan bir vebâ salgınında hayatlarını kaybetmişlerdir. Yavuz Sultan Selim Şehzâde Ahmed’in sancağını Davud Paşa oğlu Mustafa Bey’e vererek, kendisi kışı geçirmek üzere Bursa'ya döndü ve kapı halkının dışında olan herkese, ilkbaharda yeniden toplanmak üzere izin verdi. Şehzâde Ahmed bunu fırsat bilerek Amasya'ya yürüdü. Şehri ele geçirerek muhafızı Mustafa Bey’i esir aldı. Ancak serbest bırakarak kendisine vezir edinmek sûretiyle bu Mustafa Bey'in gönlünü aldı, öte yanda önde gelen bâzı askerleri, ihsânlarda bulunarak kendi tarafına çekmeye muvaffak oldu. Bu olumsuz gelişmeler üzerine Sultan Selim, dedesi Fatih'in çıkardığı saltanat kânunu mûcibince, kardeşlerini ortadan kaldırmaya karar verdi. Ancak, meseleyi kökten halletmek amacıyla, daha önce Anadolu’da amcaları Şehzâde Ahmed’den çekindikleri için kendisine sığınmış bulunan beş yeğenini ortadan kaldırmakla işe başladı. Bunlar: Şehinşah'ın oğlu eski Niğde sancakbeyi Mehmed, Alemşah’ın oğlu eski Çankırı sancakbeyi Osman ile Mahmud'un oğulları Musa. Orhan ve Emir idiler88. Bu arada, bâzı devlet erkânına düzmece mektuplar yazdırarak kardeşi Korkut’u saltanata dâvet ettirdi. Şehzâde Korkut, bu mektupları gerçek sanıp müsbet cevaplar gönderince, hâlâ pâdişâhtık hevesinde olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine derhal Manisa’ya yürüyerek kardeşinin sarayını muhasara etti. Ancak, Şehzâde Korkut'un kaçmış olduğu anlaşılınca, arkasından adamlarından bir kısmını göndererek kendisi Bursa’ya döndü. Çok geçmeden Korkut, Rodos'a ilticâ etme hazırlığı içinde iken Antalya civârında ele geçirildi. Bursa'ya getirilirken pâdişâhın emri ile yolda boğulmak sûretiyle öldürüldü (Kasım 1512). İ. Hakkı Uzunçarşılı Korkut’un bir oğlunun bulunduğundan ve bunun Yavuz Selim'e rehin olarak bırakıldığından bahseder. Bu şehzâdenin, babasının saltanat dâvâsına kalkışmasından sonra pâdişâh tarafından boğdurulduğu anlaşılıyor. Hammer ise Korkut'un erkek evlâdının olmadığını söylemektedir. Artık sıra Şehzâde Ahmed'e gelmişti. Pâdişah ilk önce Şehzâde Ahmed ile haberleştiği ve hattâ onu Amasya’ya geri dönme husûsunda teşvik ettiği anlaşılan Veziriâzâm Koca Mustafa Paşa’yı ortadan kaldırdı, öte yandan Ahmed’e, eski dostları sayılan ümerânın ağızlarından güyâ Selim’in günahsız şehzadeleri ve Koca Mustafa Paşa'yı nasıl haksız yere öldürttüğünden bahisle cezâların ağırlığından ve yönetimin sertliğinden şikâyet eden ve aralarında bir çarpışma olursa, kendisinin ordusuna katılmakta söz birliği ettiklerini bildiren mektuplar yazdırarak gönderdi. Beylerin bu aldatıcı vaadlerine kanan şehzâde Konya yoluyla Bursa'ya doğru hareket etti. Kardeşinin gelmekte olduğunu öğrenen Padişah da Bursa'dan çıkarak onu Yenişehir ovasında karşıladı. Şehzâde aldığı mektuplarda belirlilen vaadlerden bir eser göremeyince, aldatılmış olduğunu anladı. Fakat, artık geriye dönüş olamazdı. İki taraf arasında başlayan savaşta Ahmed’in askeri bozuldu. Kendisi de yakalanarak idâm edildi. Oğullarından Murad Şah İsmail'e sığındı ve bir kaç yıl sonra da orada vefât etti. Bu sırada Amasya'da babasına vekâlet etmekte olan Şehzâde Osman mukavemet edemeyeceğini anlayınca kardeşi Murad’ın oğlu Şehzâde Mustafa ile birlikte Amasya'yı terketi. Ancak her ikisi de yakalanarak padişahın emri üzerine katledildiler Şehzâde Murad’ın diğer oğlu Mehmed Çelebi de muhtemelen Yavuz'un ilk kurbanları arasındadır. Şehzâde Ahmed'in bir başka oğlu Kasım’a gelince, Mısır'ın fethini müteakip ele geçirilerek boğulmuştur (Ocak 1518). Böylece Yavuz Sultan Selim bütün şehzâdeleri ortadan kaldırmak suretiyle bu gâileye tama men son vermiştir. Yavuz Sultan Selim in vefatından sonra, yegâne erkek evlâdı olan Manisa sancakbeyi Şehzâde Süleyman İstanbul'a gelerek tahta çıktı. Bu saltanat değişikliğinde Orhan Gâzi'den bu yana ilk defâ olarak saltanat mücâdeleleri veya kardeş katli gibi memleket çapında huzursuzluklara sebep olan üzücü olaylar cereyan etmemiştir. Ancak kan dökmeden saltanata gelen padişahın mutluluğu saltanatın sonuna doğru evlat katli ve şehzadeler mücadelesi ile gölgelenmiştir. Kanunî Sultan Süleyman'ın sekiz oğlu dünyaya gelmişti. Bunlardan Murad, Mahmud ve Abdullah adlarındaki üç şehzâdesi henüz birer çocuk iken ölmüşlerdi. İleriki yıllarda diğer yetişkin beş oğlundan ilk önce Şehzâde Mehmed Manisa valiliği yaptığı sırada 1543’te vefât etmiştir. Bundan tam on yıl sonra Kanunî Sultan Süleyman'ı evlât katili durumuna düşüren Şehzâde Mustafa meselesi ortaya çıkmıştır. Şehzâde Selim, Bayezid ve Cihangir’in öz, Şehzâde Mustafa’nın ise üvey annesi Hürrem Sultan yaş: ve vaziyeti itibarıyla saltanata en lâyık olan üvey oğlunu ortadan kaldırmak suretiyle kendi oğullarına saltanatın yolunu açmak istiyordu. Çünkü Hürrem Sultan Mustafa’nın tahta çıkması hâlinde kendi oğullarının hayâtının tehlikeye gireceğini biliyordu. Bu sebeple Mustafa'yı, görünürde hiç bir sebep yok iken Manisa sancağından aldırıp Amasya'ya tâyin ettirmişti (M 1541). Boşalan Manisa'ya Hürrem Sultan’ın oğullarından önce Mehmed, bunun ölümü üzerine de Selim in getirilmesi Mustafa'nın üvey annesine karşı olan husûmetini kuvvetlendirdi. Nihayet Hürrem Sultan kızı Mihrimâh'ın kocası Rüstem Paşa’yı veziriâzâmlığa tâyin ettirince Şehzâde Mustafa, babası nezdinde bu üçlü şebekeye karşı tamamen savunmasız durumda kaldı. Bu sıralarda pâdişâh yorgunluktan dolayı artık kendisi sefere çıkamadığından, doğu vilâyetlerine taarruz eden Şah Tahmasb'a karşı Veziriazam Rüstem Paşa'yı göndermişti. Rüstem Paşa Aksaray'a vardığında pâdişâh bir nâme gönderdi. Bu nâmede bâzı askerlerin, pâdişâhın ihtiyarlığı sebebiyle artık sefere çıkmadığından bahsederek kendisini tahtından indirmek ve Şehzâde Mustafa'yı hükümdar ilân etmek istedikleri şayiasının yayılmakta olduğunu bildiriyor ve pâdişâhın bizzat askerin başında sefere çıkmasını arzediyordu. Bunun üzerine pâdişâh, Rüstem Paşa’yı geri çağırarak M.1553 Ağustosu’nda bizzat kendisi Nahçıvan seferine çıktı. Yenişehir yakınlarında kendisini karşılayan Şehzade Bayezid’i Rumeli’yi koruma göreviyle Edirne’ye gönderdi. Bolvadin’e varıldığında Şehzâde Selim Saruhan sancağı askeriyle gelip babasına katıldı. Şehzâde Mustafa da, aynı şekilde, fakat kaderin kendisi için ördüğü ağdan habersiz olarak Ereğli civârında babasına iltihâk etti. Ertesi günü babasının elini öpmek üzere Dîvânhâne çadırına girdiğinde içeride babası yerine kendisini idama memur edilen dilsizlerle karşılaşınca her şeyin bittiğini anlamıştı. Bîçâre şehzâde bu dilsizler tarafından içeride boğulurken dışarıda da emîr-i ahûru ile bir ağasının başı vuruluyordu (M. 1553). Şehzâde Mustafa’nın henüz pek küçük olan İbrahim adındaki bir oğlu da babasından sonra, pâdişâhın emri ile boğulmuştur. Kanunî Sultan Süleyman, çok sevdiği en küçük şehzâdesi Cihangir’i yanından hiç ayırmadığı için bu sefere giderken de yanında götürmüştü. Ordu Halep’e vardıktan bir kaç gün sonra hastalanan şehzâde kurtarılamayarak vefât edince (Kasım 1553), Kanuninin geriye sadece iki şehzâdesi kalmıştır. Bunlar da Hürrem Sultan’dan olma Şehzâde Bayezid ve Şehzâde Selim’dir. Tahta verâset hususunda rakip olarak kalan bu iki şehzâde annelerinin ölümüne kadar (M. 1558) görünüşte iyi geçinmişlerse de bilâhire saltanat hırsıyla birbirlerine düşmüşlerdir. Kanunî, şehzâdeler arasında baş gösteren bu geçimsizlikten dolayı, Selim’i Manisa’dan Konya’ya, Bayezid’i de Kütahya’dan Amasya’ya nakletmeye karar vermiştir. Selim, derhal fermana uyduğu halde, Bayezid saltanat merkezinden daha uzak bir sancağa nakledildiği için önce gitmek istemedi fakat sonra mecbûren yeni sancağına gitmek zorunda kaldı. Târihlerimizde bu iki şehzâde arasındaki gizli rekâbetin su yüzüne çıkması Lala Mustafa Paşa’nın hîle ve tahriklerinin bir sonucu olarak gösterilmektedir. Peçevî ve Solakzâde, Alî’den naklen bu hadiseyi şöyle açıklamaktadırlar: “Her şey Ahmed Paşa’nın idamından sonra tekrar sadârete getirilen Rüstem Paşa’nın, kendisine aleyhtar olduğunu bildiği Mustafa Paşa’yı Şehzâde Selim’e lala tâyin etmesiyle başlar (M. 1556). Mustafa Paşa önceden Şehzâde Bayezid’in maiyyetinde bulunduğu için bu tâyin onun sonu demekti. Fakat lala yeni görevine dört elle sarılıp, eski efendisine ihânet etmek sûretiyle beklenenin aksine Selim’in itimâdını kazanmaya muvaffak oldu. Selim’den tam yetki aldıktan sonra Bayezid’i âsî durumuna düşürebilmek için, kendisiyle olan eski münâsebetlerinden yararlanmaya karar verdi. İlk olarak Bayezid’e bağlılık sözleriyle dolu mektuplar gönderip onu Selim aleyhine tahrik etmeye başladı. Bayezid, bu mektuplara kanarak verdiği cevaplarda, sadâkatine güvendiği Mustafa Paşa’dan ne yapmak gerekiyorsa onu yapmasını istiyor, öte yandan kardeşi Selim’e de hâkaret dolu mektuplar göndererek meydan okuyordu. Selim de bu mektupları pâdişâha göndererek kardeşinden şikâyetçi oluyordu. Kanunî, Bayezid’e nasihat dolu mektuplar göndererek ağabeyi ile iyi geçinmesini istiyordu. Fakat, lalanın kurduğu tuzağın bir parçası olarak bu mektuplar ele geçirilerek imhâ ediliyordu; taşıyanlar da ortadan kaldırılıyordu. Ancak, hâdise pâdişâha “Bayezid mektubunuzu yakmış, götüren kapıcılarınızı da katletmiş şeklinde” bildiriliyordu. Nihâyet bu hîleli hareketlerin neticesinde dönüşü olmayan bir noktaya varan Bayezid, asker toplayıp kardeşi Selim’in üzerine yürüyünce âsî ilân edildi. Kanunî iki oğlu arasındaki kavgada artık kesinlikle Selim’in yanında yer alarak Sokullu Mehmed Paşa kumandasıyla ona yardım gönderdi. Kendisi de Üsküdar’a geçerek ordugâha kondu. İki şehzâde arasında 30 Mayıs 1559’da Konya ovasında cereyân eden savaşta Bayezid mağlûp olarak Amasya’ya doğru kaçtı. Lala Mustafa Paşa’nın tuzağına düştüğünü anlayan şehzâde babasına pişmanlık dolu bir mektup göndererek affını istedi. Fakat bu mektup da lalanın eline geçerek imhâ edildi. Dolayısıyla babasından boşuna cevap bekleyen Bayezid, Anadolu’da daha fazla kalamayacağını anlayınca dört oğlu ve bin kadar adamıyla İran’a ilticâ etti. Halbuki pâdişâh Bayezid’i mutlaka ele geçirmek ve meseleyi kökten halletmek istiyordu. Bunun için Kanunî tarafından İran Şahı’na yazılan nâmede Bayezid’in diri veya ölü olarak teslimi ısrarla istenmiş ve üç defa heyet gidip gelmişti. Nihâyet Şah, Bayezid’i babasına teslim etmeyeceğine dâir önceden etmiş olduğu yemine güyâ sâdık kalmış olmak için, üçüncü defâ heyet gelmesinden sonra Şehzâde Bayezid ile dört oğlunu Selim’in adamlarına testim etti. Boğularak öldürülen bu şehzadelerin (6 Ekim 1561) cesetleri Anadolu'ya getirildi Sivas'ta defnedildi. Böylece tahtın rakipsiz vârisi olarak kalan Şehzâde Selim’e padişah olabilmek için babasının ölümünü beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. II. Selim’e kadar yetişkin Osmanlı şehzâdeleri çeşitli sancak merkezlerine vâli olarak gönderiliyordu. Bu şehzadeler vâlilik yaptıkları yerleri idare ederlerken devlet yönetimine alışmış oluyorlar, dolayısıyla tahta çıktıkları zaman pek zorluk çekmiyorlardı. Meselâ: Yıldırım Bayezid ile II. Selim Kütahya sancağından, Çelebi Mehmed, II. Murad ve II. Bayezid Amasya sancağından, Fatih Sultan Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman, III. Murad ve III. Mehmed Manisa sancağından gelerek padişah oldukları için devlet idaresinde tecrübeli idiler. Ancak bu usûlün, belirttiğimiz faydası yanında, bir isyân hareketine veya şehzadeler arası mücâdeleye müsait olması bakımından sakıncası da vardı Bundan dolayı bütün yetişkin şehzadelerin sancaklara çıkarılmaları usûlü terk olunarak, sâdece hükümdarlığa namzet olan en büyük şehzadenin sancağa gönderilmesi usulü benimsendi. Bunun ilk örneğini II. Selim zamanında görüyoruz. II. Selim’in şehzadelerinin en büyüğü olan Murad’ın l562’den ben sancakbeyi olarak bulunduğu Manisa, veliahd şehzâde sancağı haline getirilmiş, diğer şehzadeler ise sancağa çıkarılmamıştır. Babalarının vefatından sonra, İstanbul’daki devlet erkânı sarayda bulunan bu şehzadelere rağmen büyük kardeş olmasından dolayı Manisa'da valilik yapan Murat’a davetname gönderdiler. Burun üzerine İstanbul'a gelen III. Murad'ın cülus ettikten sonra yapağı ilk icraatı yeni başlayan saltanatına ileride rakip olmasından korktuğu beş erkek kardeşini öldürtmek oldu. III. Murad'm çok sayıda oğlu ve kızı olmuştur. Ancak, yeni usule göre, şehzâdelerinden yaşça en büyük olan Mehmed Manisa sancakbeyi alarak gönderilmiş, diğerleri sarayda bırakılmıştır. Babalarının vefatından sora (M. 1595) kendisine haber gönderilen Şehzade Mehmed 11 gün içinde İstanbul’a gelerek tahta geçmiştir. III. Mehmed tahta geçinceye kadar bir tedbir alarak babasının ölüm haberi gizli tutulmuştur. Çelebi Sultan Mehmed’den beri baş vurulan bu tedbir son defa olarak III. Murad’ın vefâtında alınıyordu. Zira III. Mehmed şehzade olarak sancağa çıkarılan ve sancaktan gelerek cülus eden son Osmanlı padişahıdır. III. Mehmet’den itibaren II.Selim zamanında tesis edilmiş olan büyük şehzadenin sancağa çıkarılması usûlü de terk edilmiştir. Dolayısıyla padişahın ölümü halinde, hepsi de sarayda yaşayan şehzâdelerin yaşça büyük olanı derhasl saltanata geçirildiği için ölüm haberini gizlemenin bir anlamı kalmamıştır. III. Mehmed’in 19 tane erkek kardeşi vardı. Kânun gereğince bu on dokuz günahsız şehzadenin tamâmı ağabeylerinin emriyle ortadan kaldırıldılar. III. Mehmed devlet ve saltanatının emniyeti için kardeş katli meselesinde, atalarına nazaran en ileri bir dereceye varmıştır. Kardeşlerinin hayâtına son vemekle işe başlayan III. Mehmed. saltanatını son yılında bir de oğlu Mahmud’u boğdurttuğu için evlât kâtili durumuna düşmüştür. Rivâyete göre 16 yaşındaki bu şehzadenin suçu bir şeyhin telkiniyle, babası aleyhine dışarıyla mektuplaşmasıdır. Kızlar Ağasının bu mektupları elde ederek padişaha arzetmesi üzerine şehzade ile birlikte annesi, şeyh ve aracılık yapmış olanlar da ortadan kaldırılmışlardır. Bu hâdiseden sonra pâdişah da fazla yaşamamış ve aynı yıl içerisinde vefat etmiştir. III. Mehmed’in Mahmud, Selim, Cihangir, Ahmet ve Mustafa adlarında beş oğlu vardı. Şehzâde Mahmud’un akıbeti yukarıda geçti. Selim ve Cihangir de babalarının sağlığında ecelleriyle ölmüş olduklarından geriye yalnız Ahmed ve Mustafa kalmıştı. III. Mehmed’in ölümünden sonra bu iki şehzâdenin büyük olanı yâni Ahmed tahta çıkarılmıştır. Bu saltanat değişikliğinin konumuz açısından en dikkat çekici yanı kardeş katli geleneğinin uygulanmamış olmasıdır. Bu değişiklik,14 yaşında tahta çıkan Sultan I. Ahmed’in henüz bir saltanat vârisinin bulunmamasıyla izah edilebilir. Nitekim kendi oğlu olunca, kardeşi Mustafa’yı bir ara öldürtmek istemişse de “şuuru yerinde değildir, zararı dokunmaz” diye devlet adamları engel olmuşlardır. Bu değişiklikte ayrıca, son iki cülus faciasında bir sürü günahsız ve savunmasız şehzâdenin öldürülmüş olmasının millî vicdânda uyandırdığı derin acının rolünü de hesâba katmak yerinde olur. Şehzâde Mustafa’nın hayâtının bağışlanması bir yana, ağabeyinin ölümünden sonra tahta çıkarılmış olması daha esaslı bir yenilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı târihinde saltanat, bu zamana kadar istisnâsız olarak babadan oğula geçmiştir. Zâten, ölen hükümdârın yerine geçen oğlu, erkek kardeşlerini ortadan kaldırdığı için başka türlü olmasına imkân yoktu. Fakat I. Ahmed vefât ettiğinde (M. 1617) geride, kendi şehzâdeleriyle birlikte, daha önce hayâtını bağışlamış bulunduğu birâderi Mustafa da kalmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşan devlet erkânı I. Ahmed’in şehzâdeleri dururken, amûd-i nesebi denilen saltanatın babadan oğula geçmesi usûlüne aykırı olarak, yaşça büyük olduğu için amcaları Şehzâde Mustafa’yı, tahta çıkarmışlardır. Bu yeni durum, hanedanının en büyük erkeğinin saltanata geçmesi yolunda atılan ilk adımdır. Osmanlı verasetinde Fatih’in kânun nâmesinin değiştirilmesi ile yeni verâset kânunu hanedanın en büyük erkeğine hak tanıyordu. I. Mustafa’dan itibâren uygulanmasına şâhit olduğumuz bu yeni verâset usûlü 7 Zilhicce 1293 (M. 1876) târihli Kânûn-i Esâsî’nin üçüncü maddesinde ifâdesini bulmuştur. Bu madde “ Saltanat-ı seniyye-i Osmâniyye hilâfet-i kübrâ-yı İslâmiyye’yi hâiz olarak sülâle-i âl-i Osman’dan usûl-i kadîmesi veçhile ekber evlâda âittir” demektedir. Sultan Mustafa’nın, iyileşeceği sanılan aklî dengesizliği, pâdişâh olduktan sonra da devâm edince 3 ay sonra hal’i gerekmiş yerine I. Ahmed’in henüz 14 yaşında olan en büyük oğlu II. Osman hükümdâr ilân edilmiştir. Kardeş katli biraz tavsamış olduğundan II. Osman tahta çıktığında amcası Mustafa ile Mehmed, Murad, Bayezid, Süleyman, Kâsım ve İbrahim adlarındaki kardeşlerinin hayatlarına dokunmamıştır. Ancak, Lehistan seferine çıkacağı sırada bu kardeşlerinin en büyüğü olan Şehzâde Mehmed’i belki dimağında saltanat dâvâsı vardır diye öldürtmeye karar verdi. Rumeli Kazaskeri Taşköprülüzâde Kemâleddin Efendi’den bu hususta fetvâ alındıktan sonra zavallı şehzâde haksız yere katledildi. Bundan sonra II. Osman, dedikleri gibi bizzat ordunun başına geçip Lehistan seferine çıktı. Fakat, bu seferden kesin bir zafer temin edilemeyip pâdişâh bu başarısızlığı ordunun gayretsizliğine bağlayınca, asker ile pâdişâhın arasına bir soğukluk girdi. Bu soğukluk ileri boyutlara varınca, sipâhî ve yeniçeri zorbaları Atmeydanı’nda (Sultanahmed meydanı) toplanarak ayaklandılar. Bilâhire saraya giderek Sultan Mustafa'yı kalmakta olduğu dâireden çıkarıp ikinci defâ hükümdar ilân ve ülemâyı da zorla biat ettirdiler. Sultan Genç Osman ise Yedikule’ye getirilerek katlolundu (Mayıs 1622). Genç Osman, saltanatının emniyetini temin için kardeşinin hayâtına son verdiği halde amcası I. Mustafa’nın yaşamasında kendisi için bir tehlike görmemişti. Fakat ne yazık ki tehlike hiç beklemediği yerden gelmiştir. Sultan Mustafa’nın şifâ bulmaz hastalığı yüzünden memlekette asâyişi temin etmesi ve devlet işlerini yoluna koyması mümkün değildir. İşler Vâlide Sultan ve taraftarlarıyla ocaklının ellerinde kalmıştı. Dört yıl içinde cülûs bahşişi dolayısıyla hâzinede para kalmamıştı. Bu durum karşısında ulemâ ve erkânın ittifâkıyla Sultan Mustafa ikinci defâ tahttan indirilerek yerine I. Ahmed’in şehzadelerinin en büyüğü olan 11 yaşındaki Şehzâde Murad hükümdar ilân edildi (9 Eylül 1623).Sultan Mustafa ise 16 yıllık bir mahpus hayâtı yaşadıktan sonra 1639’da vefât etti. IV. Murad tahta çıktığında henüz küçük bir çocuk olduğundan devleti uzun zaman Kösem Vâlide Sultan (Mahpeyker) ile saray ve ocak ağaları idare ettiler. Bu hal, pâdişâhın 21 yaşına geldiğinde annesini devlet işlerinden uzaklaştırıp, zorbaların başı olan Sadrâzam Recep Paşa’yı ortadan kaldırmasına kadar devâm etmiştir (M. 1632). Sultan IV. Murad, idâreyi bizzat ele alıp memlekette sükûn ve emniyeti sağladıktan sonra, İran kuvvetlerinin hudûdu geçerek Van’ı muhasara etmeleri üzerine Revan seferine çıktı. Hudut üzerinde bulunması sebebiyle büyük önemi hâiz olan Revan ele geçirilip Tebriz tarafları vurulmak sûretiyle sefer zafer ile sonuçlanmış oldu. Sultan Murad bir fetihname yazdırıp bunu İstanbul’a götürmek üzere Kapıcılar Kethüdası Salih Ağa ile Musahip Beşir Ağa’yı vazifelendirdi. Pâdişâh ayrıca kardeşlerinden Şehzâde Süleyman ve Şehzâde Bayezid’in idam edilmeleri için Kâim-i Makam Bayram Paşa ve Bostancıbaşı Duçe Mehmed Ağa’ya hitaben gizlice bir Hatt-ı Hümâyûn yazmış ve bunu da ilgililere teslim etmek üzere Salih Ağa'ya vermişti. Fetihnâme ve Hatt-ı Hümâyûn’un İstanbul’a varmasından sonra “fetihnâme” ilân edilerek yedi gün devâm edecek olan zafer şenlikleri başlatıldı. Herkesin zafer şenlikleriyle ilgilendiği bir sırada. Bayram Paşa ile Bostancıbaşı aldıkları emir gereğince, Bayezid ve Süleyman'ı kaldıkları yerden birer bahane ile çıkarıp, yalvarıp yakarmalarına bakmaksızın, kendileri de göz yaşları döktükleri halde, istemeye istemeye boğmak sûretiyle pâdişâhın emrini yerine getirdiler (M. 1635). Bu hâdiselerden üç yıl önce yeniçeri ve sipâhîler isyan ederek sarayı bastıklarırında şehzadelerin öldürüldüğü şâyiasının çıkması üzerine Sultan Murad'ı şehzâdeleri göstermeye zorlamışlar, bununla da yetinmeyip bunların sağ bırakılacaklarına dâir kefil istemişlerdi. Bu hâdiseyi bir türlü unutamayan IV. Murad âsîlerin önde gelenlerini ilk fırsatta ortadan kaldırmıştır. Ancak pâdişâh bununla tatmin olmuyor, isyân hâdisesi ile hiç bir ilgileri bulunmadığı gibi, “Ayak Dîvânı” esnasında âsîlere karşı kendisini desteklediklerini bildiği kardeşlerini de kendi saltanatının bekâsı için zararlı telâkki ediyordu. İşte bu sebeple IV. Murad, Revan seferinde kazandığı zaferi fırsat bilip adı geçen iki şehzâdeyi boğdurtmuştur. Geriye ikisi de pâdişâhın öz kardeşi olmak üzere Kâsım ile İbrahim kalmıştı. Fakat Pâdişâh bunlann varlığından da rahatsız oluyor ve Bağdad seferi için hazırlıklar görülürken bu kez Şehzâde Kâsım’ı idam ettiriyordu (M. 1638). Böylece Sultan Murad, tahta çıktığı zaman hayatta olan dört kardeşinden üçünü ortadan kaldırmış oluyordu. Sultan Murad, Revan seferinde başlayan ve giderek artan damla hastalığına yakalanmıştı. Hattâ bu hastalığı Bağdad seferi sırasında büsbütün arttığından bâzan tahtırevanla seyahat etmeye mecbur kalmıştı. İstanbul’a döndükten sonra fazla yaşamayıp, saltanatının on yedinci yılında, 28 yaşında iken vefât etti (8 Şubat 1640). Sultan Murad'ın Süleyman, Mehmed, Alâaddin, Ahmed ve Mahmud adlannda beş oğlu olmuştu. Buna göre, IV. Murad öldüğünde geriye kardeşi Şehzâde İbrahim'den başka kimse kalmamıştı. Bir rivâyete göre, ölüm döşeğinde iken bu yegâne şehzâdenin öldürülmesi için emir vermiş, fakat Kösem Sultan’ın aldığı tedbir sâyesinde bu emir icrâ edilmemiştir. Sultan İbrahim’in şehzâdelik dönemi ağabeyleri gibi öldürüleceği günü beklemek sûretiyle geçtiği için âsâbı iyice bozulmuş ve hiç beklemediği bir anda pâdişâh olunca da bunu hazmedemeyip sefihâne bir hayat yaşamaya başlamıştı. Etrafını saran harem kadınlarının ve Cinci Hoca gibi sahtekâr kimselerin tesiriyle lüks ve israf aldı yürüdü. Bâzı değerli devlet adamları öldürüldü veya vazifeleri ellerinden alındı. Hâsılı IV. Murad’ın kurduğu düzen bozulmuş ve biriktirdiği para da tükenmeye yüz tutmuştu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Veziriâzâm Ahmed Paşa bir hîle ile ünlü ocak ağalarından bazılarını öldürmeye kalkışınca ocaklı isyân ederek veziriâzâmı katl ve Sultan İbrahim’i de hal’ etti. Yerine henüz 7 yaşına basmış bir çocuk olan oğlu Mehmed tahta çıkarıldı. Fakat bir müddet sonra bâzı enderunlulann ve sipâhîlerin Sultan İbrahim’i tekrar cülûs ettirmeye çalıştıklarının haber alınması üzerine devlet erkânı ağalarla birlikte sâbık pâdişâhın öldürülmesine karar verdiler. Nihâyet bu hususta fetvâ alındıktan sonra Şeyhülislâm Abdurrahim Efendi, Sadrâzâm Sofu Mehmed Paşa ve diğerleri saraya varıp cellât Kara Ali vâsıtasıyla Sultan İbrahim'i ortadan kaldırdılar (17 Ağustos 1648). Yukarıdaki hâdiselerden anlaşıldığına göre Sultan I. Ahmed’in yedi tâne oğlundan yalnız IV. Murad’a kendi eceliyle ölmek nasip olmuştur. En büyük kardeş II. Osman ile en küçük kardeş Sultan İbrahim yeniçerilerin isyânı neticesinde, önce saltanattan sonra hayatlarından olmuşlardır. Diğer dördü ise saltanatın emniyeti için II. Osman ve IV. Murad tarafından öldürülmüşlerdir. II. Osman’ın Şehzâde Mehmed’i öldürtmesinden sonra (M. 1621) şehzâdelerin öldürülmesi âdeti son bulmuştur denilebilir. Çocuk yaşta tahta çıkarılan IV. Mehmed kendi şehzâdeleri biraz büyüdükten sonra bir ara kardeşlerini öldürtmek istemişse de sonra bu tasavvurundan vaz geçmiştir . IV. Mehmed hal’edildiği 1686 târihine kadar kardeşlerini sarayda "şimşirlik” veya “kafes” adı verilen bir yerde muhafaza etmiştir. Daha sonra bu bir usûl olmuş ve II. Süleyman’dan itibâren pâdişâhlar şimşirlikten çıkarak hükümdarlığa geçmişlerdir. Şehzâdeler burada sıkı bir kontrol altında bulunduruldu. Başkaları ile haberleşmelerine, çocuk sâhibi olmalarına ve sakal bırakmalarına izin verilmezdi. Çocuk sâhibi olmaları ancak pâdişâh olmaları ile mümkündü. Bu yeni usûl tanzimâta kadar devâm etmiştir. Aradan bir asırdan fazla bir zaman geçtikten sonra, Osmanlı hânedanını en kâbiliyetli fertlerinden mahrûm eden şehzâde katli meselesi bir defa daha ortaya çıkmıştır. Şehzâdeleri öldürtmek istediği bilinen III. Osman’ın, şehzâdelerin en büyüğü olan 42 yaşındaki Şehzâde Mehmed’i ortadan kaldırdığı ileri sürülmektedir. Mâhiyeti öncekilerden farklı olmakla birlikte. XIX. yüz yılın başlarında iki kati! hâdisesi ile daha karşılaşıyoruz: III. Selim ve IV. Mustafa. III. Selim memleket hayrına giriştiği ıslahat hareketlerinde başanya ulaşabilmek için lüzumlu olan ıslahatçı bir kadrodan ve ulemânın desteğinden mahrûm bulunuyordu. Hattâ Nizâm-,Cedîd in aleyhinde olanlar çoğunluktaydı. Bu yetmiyormuş gibi veliahd Şehzâde Mustafa ıslahat aleyhtarlarıyla birlikte olunca Rumelikavağı'nda patlak veren Kabakçı Mustafa isyânı (25 Mayıs 1807) kısa zamanda genişleyerek, şeyhülislâmın fetvasıyla III. Selim hal’ edildi. Âsîler IV. Mustafa’yı hükümdar ilân ettiler. Târihe “Rusçuk yârânı” diye geçen önde gelen Selim taraftarları İstanbul’dan ve ordudan kaçarak Alemdar Mustafa Paşa ya sığındılar. Bir müddet sonra, zorbaların iktidâra getirdiği IV. Mustafa bunların tahakkümünden bu nalınca Şeyhülislâm Atâullah Efendi ile Kabakçı Mustafa’yı cezâlandırmak üzere Alemdar Mustafa Paşa’nın İstanbul’a gelmesine izin verdi. Gerçek amacı III. Selim’i tahtını iâde etmek olan Alemdar, İstanbul’a gelerek zorbaları cezalandırdıktan sonra saraya varıp, Sultan Mustafa’yı tahtını bırakmaya zorladı. Bunun üzerine Sultan Mustafa, kendi adamlarıyla istişâre ettikten sonra, tahtında rakipsiz kalmak düşüncesiyle sâbık pâdişâh III. Selim ile kardeşi Şehzâde Mahmud’un öldürülmesi için emir verdi. Bâbüssaâde (Akağalar Kapısı) önünde III. Selim’in gelmesini bekleyerek vakit geçiren Alemdar, sonradan kapıyı kırarak içeri girmişse de, III. Selim’in kanlı cesediyle karşılaşmıştır. Şehzâde Mahmud fedâkâr câriye ve hizmetkârlannın yardımı sâyesinde sarayın damına çıkmış ve III. Selim’in kâtillerinin elinden yaralı olarak kurtulabilmiştir. IV. Mustafa hal’ ve hapsedilip, ölümün eşiğinden dönen Şehzâde Mahmud hükümdar ilân edildi (28 Temmuz 1808). Fakat bir müddet sonra, isyan için fırsat kollayan yeniçeriler Bâbıâliye bir baskın düzenleyerek Mustafa Paşa’yı öldürdüler. Bununla da yetinmeyip II. Mahmud’un yerine tekrar IV. Mustafa’yı tahta geçirmeye teşebbüs ettiler. Bunun üzerine II. Mahmud, ulemâ ve erkânın teklifiyle kardeşi IV. Mustafa’yı öldürttü (17 Kasım 1808). Sultan IV. Mustafa sırf saltanat hırsı yüzünden âsîlerle birlik olmak sûretiyle devletin türlü kayıplara ve felâketlere uğramasına sebep olmuştur. Uğruna cinâyet işlediği taht kendisine de yâr olmamış ve dört ay önce öldürttüğü amcazâdesi III. Selim’in akıbetine uğramıştır. Sonuç: Osmanlıların ilk asırlarında belirli bir saltanat kânunu bulunmadığından, ölen hükümdârın yerine geçecek oğlunun yaşça büyük veya küçük olması o kadar önemli değildi. Bu mesele devlet adamlarıyla nüfuzlu Türk beylerinin ellerinde idi. Meselâ I. Murad ile Yıldırım Bayezid bu şekilde devletin başına geçmişlerdir. Türk beylerinin nüfuzları XV. yüz yılın ortalarına kadar devam etmiş ve İstanbul’un fethinden sonra Halil Paşa’nın katledilmesiyle son bulmuştur. Bâzan, muhtelif sancaklarda görev yapan şehzâdeler, kendilerine bağlı olan beylerin yardımıyla kıyasıya bir saltanat mücâdelesine girişirlerdi. Yıldırım Bayezid, Ankara savaşında esir düşüp daha sonra vefât edince, oğulları arasında mücâdele on bir yıl sürmüş ve Çelebi Mehmed’in idâreyi ele almasıyla son bulmuştur. Şehzâdeler arası mücâdelelerden ellerinden çıkan bâzı yerleri geri almışlardır. Fatih Sultan Mehmed, verâset-i saltanat ile ilgili olarak kânunânesine koydurduğu maddede yaştan söz etmemiştir. Nitekim Yavuz Sultan Selim yaşça kardeşlerinin en küçüğü olduğu halde mücâdele ederek, taraftarlarının da gayretiyle pâdişahlığı elde etmiştir. I. Murad’dan itibâren Fatih Sultan Mehmed’e kadar saltanata geçen pâdişâhlar, kardeşlerini öldürtmek suretiyle saltanatı kendi oğullarına hasretmişlerdir. Artık, teâmül hâline gelmiş olan kardeş katli Fatih Kânunânesi ile kânunlaşmıştır. II. Selim’e kadar bütün yetişkin şehzâdeler, muhtelif şehzâde sancaklarında vâli olarak görev yapıyorlardı. Dolayısıyla saltanatı ele geçiren şehzâdenin, kardeşlerini yakalayıp ortadan kaldırabilmesi için mutlaka savaşması gerekiyordu. Böylece yeni pâdişâh, saltanatının ilk yıllarını bu işe harcamak zorunda kalıyordu. II. Selim’-den sonra bu mahzuru giderebilmek amacıyla, bütün şehzâdelerin vâlilik etmeleri usûlü kaldırılmış ve yalnız en büyük şehzâdenin hükümdarlığa aday olarak sancağa çıkarılmasına başlanmıştır. Şehzâde sancağından gelerek hükümdarlığa geçen pâdişâhlar, sarayda mahfuz tutulan kardeşlerini kolayca ortadan kaldırabilmişlerdir. Bu yolla III. Murad beş, III. Mehmed on dokuz kardeşini boğdurtmuştur. Fakat, henüz bir suç işlenmemiş ve çoğunluğu sabî olan bu kadar çok şehzâdenin arka arkaya katledilmesi millî vicdânı fevkalâde sızlatmıştır. Bundan dolayı kardeş katli geleneği I. Ahmed’den itibâren biraz tavsamış, IV. Murad’dan sonra ise ortadan kalkmıştır. Bir şehzâde öldürülmek istendiği zaman artık yalnız kânunnâmenin verdiği yetki ile yetinilmemiş, ayrıca bu hususta fetvâ alınmasına ihtiyaç duyulmuştur. I. Ahmed’e kadar istisnâsız olarak babadan oğula geçen hükümdârlık bundan sonra hânedânm en yaşlı erkeğine geçmeye başlamıştır. Bu güzel usûl, şehzâdelerin saltanat ihtiraslarını törpülemesine karşılık bir takım mahzurları da berâberinde getirmiştir. Zîrâ bu yeni usûle göre kafeste en çok hapis hayâtı yaşayan, dolayısıyla rûhen ve bedenen en çok yıpranmış olan şehzâdeye saltanatın yolu açılmıştır. Bu durum II. Mahmud’a kadar devam etmiştir. Şehzâdeler, ancak bundan sonra serbest bir hayâta kavuştukları için bilgi ve tecrübeleri arttırabilmişler ve kendilerini devlet yönetimine hazırlayabilmişlerdir.
Ali Aktan, Osmanlı Hanedanı İçinde Saltanat Mücâdelesi ve Kardeş katli, Türk Dünyası Tarih Dergisi, sayı 11 Kasım 1987-s.45-55,
|
|
129 kez okundu
YorumlarHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |