Ermeni İsyanlarının Kaynağı ![]() Ermeni isyanlarının Kaynağı Dr. Ergünöz AKÇORA Bilindiği gibi Osmanlı Devletinin topraklan üzerinde çeşidi topluluklar yaşıyordu. Temel hukuk anlayışı bakımından bir İslâm devleti olmasına rağmen Müslüman olmayan topluluklar din, mezhep, kültür ve medenî kanun bakımından tam bir hürriyet içinde idiler. Bu topluluklar arasında Ermeni azınlığın şüphesiz, Türkler arasında başka bir yeri bulunuyordu. Her şeyden önce “Millet-i Sâdıka” unvanını almışlar ve en üst makamlara kadar getirilmişlerdi. Bu durum asırlarca sürüp gitmişti. Ermeni azınlık ülkenin her köşesinde en iyi şartlarda yaşıyorlardı. Devletin sınırlan içinde nüfustan 1.300 000 civarında bulunuyordu. Nüfusun % 74’ü Türk, % 15’i Ermeni ve % 11’i ise diğer azınlıklara aitti. Nüfuslarının azlığına rağmen, çiftçilik, tüccarlık, müteahhitlik ve kuyumculuk gibi işleri ellerinde bulunduruyorlardı. Dolayısıyla ülkenin en zengin kesimi içerisinde yer alıyorlardı. Bu kadar iyi hayat şartlarına rağmen Türkler ile Ermeni azınlık arasındaki bu güzel ilişkilerin bozulmasının sebepleri nelerdir? Bunları açıklamadan şunu da belirtelim ki, bu huzursuzluk Türkler ile Ermenilerin ilişkilerinin bozukluğundan kaynaklanmamıştır, öyleyse neden kaynaklanmıştır? Bunlara cevap vermeye çalışalım. Batılı devletlerin kendi siyasî emelleri doğrultusunda azınlıktan kullanmaya başlamaları ile çeşitli hadiseler çıkmaya başlamıştı. Batılı devletler öncelikle milliyetçilik duyguları gelişmesini sağlamışlar, birçok yayınlar ile beyinlerini yıkamaya çalışmışlardır. 1876-1877 Osmanlı - Rus savaşı sonunda Osmanlı ordularının yenilmesi sonucunda Doğu Anadolu topraklarına giren Rus ordular bu fikirleri daha rahatlıkla, kurdukları samimî hava içerisinde yayabilmişlerdir. Neticede Türk düşmanlığı artmış ve Ruslar ile iş birliğine girişmişlerdir. Savaş sonrası Rusya Ermenileri desteklemeye devam etmiş ve Ayastefanos antlaşmasının 16., Berlin Konferansının 61. maddelerinde muhtar bir Ermenistan fikrinin savunucusu olmuştur. Şüphesiz bu durumdan, çıkarlar olan diğer güçlü devletler memnun kalmamışlar ve muhtar Ermenistan fikrini desteklememişlerdir. Ancak bu sefer de “ıslahat” fikrini benimseyerek Osmanlı Devletinin iç işlerine karışmaya çalışmışlardır. Batılı devletlerin ıslahat projesine II. Abdülhamid karşı çıkınca hedef teşkil etmiş ve bütün güçleriyle Abdülhamid tahttan indirmeye çalışmışlardır. Bu arada yayılan isyan fikirleri sayesinde 1895 yılından İtibaren Ermeni teşkilâtları kan dökmeye başlamışlardır. Nitekim, Kumkapı, Musabey vakası. Merzifon. Çorum, Kayseri, Yozgat, Bab-ı Ali nümayişi, Osmanlı Bankası soygunu, Zeytun, Van, Elazığ, Muş ve daha pek çok yerde isyanlar ve katliam yapılmıştır.
İKİNCİ MEŞRUTİYETİN İLÂNINDAN SONRA ERMENİ MESELESİ İkinci Meşrutiyetin ilânı ile Ermenilere bazı İmtiyazlar daha verilerek sükûnetin sağlanacağı ümit edilmiştir. Fakat bu geçici bir dönem olmuştur. Çünkü, meşrutiyetle verilen pek çok hak, onların yaptıktan kanun dışı hareketlerini mazur göstermeye başlamış, sanki meşrutiyetin bir gereği gibi görülmüştür. Meşrutiyetin ilânı İle genel aftan istifade eden pek çok Ermeni mahkûm, serseri, katil ve komiteciler İstanbul’a dolmaya başlamış, bu kişilere devlet dairelerinde iş dahi verilmişti. Bunun yanında devlet erkânı Ermenilerin dinî merasimlerinde hazır bulunuyor, hayır müesseseleri adına verilen müsamere ve konserlere gidiliyor farkında olmadan şımartılıyorlardı. Neticede yeni bir takım istekler kısa zamanda ortaya çıkıyordu, isteklerin bir kısmı, şüphesiz kabul edilir cinsten değillerdi. Bu isteklerini kabul ettirmek için çete teşkilâtları bilhassa Hınçak ve Taşnak komiteleri her tarafta şubeler açıyor, gizlice silâhlanıyorlardı . Kilise teşkilâtları ise komiteleri destekliyor, siyasete âlet oluyorlardı. Komiteler kısa zamanda devlete kafa tutacak duruma gelince, Osmanlı Devletini tanımayacaklarını dünyaya ilân ettiler. Fikirlerini yaymak için de Ermeni okullarını kullandılar, Türklere karşı nefret ve kin tohumlarını ektiler. Tarih ve coğrafya kitaplarında ihtilâl fikirlerini, işliyorlardı. Ayrıca ihtilâl şarkı ve marştarı okul, tiyatro ve kulüplerde açıkça söyleniyor, tiyatrolarda kışkırtıcı bir şekilde sahneleniyor, ünlü komitecilerin resimleri ve Ermeni haritaları duvarlara asılarak propaganda yapıyorlardı. Komiteler ayrıca, silâhlı çeteler kurmak, patlayıcı madde uzmanları yetiştirmek İçin Amerika’ya elemanlar gönderiyor ve tekrar faaliyetlerini gerçekleştirmeleri içki geri getiriyorlardı. Her türlü tehditleri ve öldürmeleri yapıyorlar, sonunda da “Ermeniler Katlediliyor” sloganı ile batılı devletlerin desteklerini çekmek istiyorlardı. Gayeleri, isyan ve ihtilâller ile Anadolu'da üstünlük sağlamak ve bir Ermeni devleti kurmak idi,
BALKAN HARBİ SIRASINDA ERMENİ MESELESİ Balkan Harbi, Osmanlı Devleti'nin büyük sıkıntılara girmesine sebep olmuştu. Batıda Bulgarlar ile savaşırken Rusların Doğu Anadolu’yu işgal edecekleri ve buradaki vilâyetleri Ermenilere bırakacaklarını ümit ediyorlardı. Rusların doğudan Türk topraklarına girdikleri anda büyük katliam planlarının artık uygulanacağını zannediyorlardı. Ancak Rus birliklerinin sının geçemeyişleri ile Ermeniler büyük bir hayal kırıklığına uğruyorlar, fakat nefret ve kinlerini dökecekleri günleri sabırsızlıkla bekliyorlardı.
Rusya’dan umduklarını bulamayan komiteciler gayelerine ulaşmak için başka yollar aramaya başladılar. Nitekim o sırada problem olan Rumeli Ermenilerini ileri sürerek, onların düşmanla iş birliği yapmalarını sağladılar. Ayrıca, Malkara, Edime, Keşan ve Trakya’nın pek çok yerlerinde vahşet ve zulümlerine başlayarak intikam duygularını tatmin etmeye çalıştılar. Komitelerin İsyankâr tutumlarına karşı, Osmanlı ordusundaki ve devlet kademelerindeki pek çok Ermeni, komitelerin propagandalarından etkilenmemişler ve Türk devletine bağlı olduklarını göstermişlerdir. Türk askeri de onlara gereken sevgi ve muhabbeti göstermekten çekinmemişlerdir.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA ERMENİ MESELESİ 1914 yılında Osmanlı Devletinin savaşa girmesi ve seferberlik ilân edilmesi üzerine Ermeni azınlıklar, Ruslar ile anlaşmaları gereği, Anadolu’nun İç kamlarında isyan hareketlerine geçecekler ve Türk ordusunu arkadan vurmaya başlayacaklardı. Nitekim seferberlik ilânından sonra bu çağrıya uymadıkları gibi Türk ordusundaki Ermeni askerleri de silâhları ile birlikte Rus ordusuna iltihak etmişlerdi. Kalanlar ise Rusya hesabına casusluğa başlamışlardı. Ermeni komitecileri ise derhal harekete geçmiş, Türk köylerini, şehirlerini yakıp, yıkmaya, kadın, çocuk ve yaşlı demeden katletmeye başlamışlardı. Bu durum karşısında Osmanlı Devleti Er-menileri memleketin iç kısımlarına nakletmeye ve Ermeni komitelerini kapatmaya başladı. Ermeniler böyle bir harekede karşılaşacaklarını düşünmediklerinden ancak propaganda yoluyla karşı koymaya çalıştılar. Bütün dünyada “Ermeniler katlediliyor” iddiası ile, yaptıkları katliamı örtmeye çalıştılar. 1915 yılında Rusların Doğu Anadolu’dan içeri girmeleri üzerine Ermeni mezalimi daha da arttı. Rus orduları ile birlikte, Van, Muş, Bitlis, Erzurum, Erzincan, Kars ve daha bir çok vilâyetlerde acımasız katliama çiriştiler. Türk ordusunun cephede olması, katliamın yapılmasını önleyememiş ve fırsatı ganimet bilen Ermeni komiteleri, Türkleri tamamen yok etmek için ellerinden gelen bütün gayreti sarfetmişlerdir. Doğu Anadolu bir anda harabeye döndü. Bazı vilâyetler yerle bir edildi. Bir milyonun üstünde Türk yerinden yurdundan göç etmek zorunda kaldı. Bir kısmı da yıllarca, yokluk, sefalet ve hastalıktan öldüler. Buna rağmen Ermeniler yaptıktan propagandalar ile Ermenilerin katledildiğini yaymaktan geri kalmadılar.
TEHCİR KANUNU VE UYGULANMASI Tehcirin kelime anlamı “yer değiştirme” dir. Ancak bu kelime bu gün Ermenilere karşı uygulanmış bir kırım olayı olarak nitelenmiştir. Ermeni propagandasının bir parçasını teşkil eden “tehcir”, söylendiği gibi bir kırım olayı mıdır? Bunu tarihî gerçekler çerçevesinde inceleyelim. Yukarıda kısaca belirttiğimiz gibi, Ermeni çetelerinin silâhlı saldırılarını önlemek hürriyet ve istiklâline kastedecek Türk ordusunun arkadan vurulmasını önleyecek tedbirlerini almaya başlayan Osmanlı devleti, 27 Mayıs 1915’te “Sevk ve İskân” kanununu çıkarttı. Bu kanuna göre:
1- Hükümetin ve asayişin sağlanmasına karşı silâhlı bir tecavüz olursa en şiddetli bir şekilde karşılık verilecek 2- Askerî sebeplerden ve casusluk hadiselerinden dolayı o bölgenin halkını tek veya top-olarak başka bölgelere sevk ve İskân edebilecek. Ayrıca gönderilen bor tamimle şunlar isteniyordu; 1- Gönderilen Ermenilerin belirlenen yerlere iskân edilmesi. 2- Sevk imkânlarının yerel idarelerce sağlanması. 3- Taşınabilir mallarının yanlarında götürülmesine izin verilmesi.
Alman bu kararda, görüldüğü gibi âsi bile olsalar canları ve malları koruma altına alıyordu. Fakat Batılı Devletler bu durumdan da yeteri kadar faydalanmak için derhal Osmanlı Devletine bir nota ile “Ermeni Tehciri”nden Osmanlı hükümetini mesul tuttuklarını bildiriyorlar, katliamın durdurulmasını istiyorlardı. Osmanlı hükümeti ise verdiği cevabî telgrafta, “bu kanunun asla katliam olmadığını ve ifade edilen iddiaları kabul etmediğini” bildiriyordu. Türk devleti tehcir kararını akken, isyan çıkmayan, huzuru bozulmayan yerlerde hiç bir tedbire lüzum görmemiş ve devlete sadık kalan Ermenileri bu uygulamadan uzak tutmuştur. Tehcir vakasının asıl sorumluları şüphesiz Rusya, İngiltere ve Fransa’dır. Çünkü Osmanlı Devleti’ni parçalamak ve yok etmek için her türlü politika yanında Ermeni azınlığını da bir maşa olarak kullanmaktan çekinmemişlerdir. Bilhassa Rusya’nın Osmanlı Devletinden alınan yerlerde bağımsız bir Ermeni devleti kurdurma vaadi, Ermeni komitelerini daha da teşvik etmiştir. Ancak Rusya’nın asıl gayesi Ermenileri kullanarak sıcak denizlere inmektir. Bunu Rus Çan açıkça bir konuşmasında belirtmiştir. Ermeni komiteleri bu gerçeği görmezlikten gelmiş Rusya’nın vaadlerine gözü kapalı inanmıştır. O günlerde Rus Generali Civelekof Ermeni politikasını şöyle açıklıyordu: “Geleceğin bağımsız Ermenistan’ı Rusya’nın himayesinde olmalıdır.” Görüldüğü gibi Ermenilere bağımsız bir devlet kurdurmaları sadece sözden ibarettir.
Ermenilerin savaş sırasında gösterdikleri ihanete rağmen Osmanlı hükümeti tehcire tâbi tutulan Ermenilerin yerlerine sâlimen varmalarının temini, yerlerine yerleşmeleri için her türlü tedbirin alınması ve sağlık işlerinin dahi sağlanması için talimatname yayınlamıştır. Osmanlı Devleti çektiği telgraflar ve yayınladığı talimatnameler ile daima bir hukuk devleti olduğunu göstermiştir. Ermenilerin dünya devletlerine, bu gün, tehciri bir katliam gibi göstermeleri, inandırıcılığını kaybetmesine rağmen, sırf kendilerini siyasî alanda yalnız bırakmamak için tehcir vakasını ortaya atarak bir şeyler elde etmeye çalışmaktadırlar.
GENERAL HARBORD’UN RAPORU
Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması, 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesini imzalaması ve neticesinde Anadolu’nun itilâf devletleri tarafından yer yer işgal edilmesi Ermenileri yeniden bağımsız bir devlet kurmaları yönünden ümitlendirmişti. Mütareke hükümleri gereği Türk ordusunun terhis edilmesi ve silâhlarını teslim etmesi bu ümidi daha da arttırmıştı. Doğu Anadolu’da Türk milletinin içine düşeceği kötü durumu gayet iyi tahmin eden Kâzım Karabettir 15. Kolordusunu terhis etmemiş ve silâhlarını bırakmamıştı. Haliyle Türklerin biraz rahatlamasını sağlamıştı. Ancak yine de Ermenilerle bir savaş çıkması kaçınılmazdı. Ermeniler Doğu Anadolu’da Ermenilerin katledildiği iddiaları ile yeniden kendilerine destek aramaya başlamışlar. Neticede, bölgede incelemeler yapılması için bir heyetin gönderilmesine karar verilmiştir. Bu heyet 25 Eylül 1919 günü general Harbord başkanlığında Erzurum’a gelmiş ve incelemelerine başlamıştır. Gez Köyünde Kâzım Karabekir tarafından karşılanan heyete Ermenilerin değil, Türklerin bir katliama maruz kaldıklarını göstermişlerdir. General Harbord senelerdir girişilen Ermeni propagandası neticesi tamamen Ermenilerin lehinde peşin bir hükümle gelmesine rağmen, Kâzım Karabekir Paşa’nın hadiseleri bütün çıplaklığı ile gözler önüne sermesi, General Harbord’un hakikati görmesine yaramıştır. General Harbord daha sonra sunduğu raporda, Türklerin Ermenilere karşı bir katliamda bulunmadıklarını ve Ermenilerin sayılarının Anadolu’nun hiç bir yerinde ve hiç bir zaman fazla olmadıklarını bildirmişti.
ERMENİLER İLE SAVAŞ VE GÜMRÜ BARIŞI
General Harbord’un raporuna rağmen itilaf devletleri Ermenilerin silâhlanmalarına yardım ederken, 10 Ağustos 1920 tarihinde Osmanlı Devleti’ne imzalattıkları Sevr antlaşmasında bağımsız bir Ermeni Devleti’nin kurulacağını belirtmiş, böylece Ermenilerin daha da şımarmalarını sağlamıştı. Ermeni kuvvetleri Doğu Anadolu’da bir anda katliama girişince 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir T. B. M. Meclisi’nden Ermenilere karşı harekete geçmek için izin istemiş fakat Rusya ile ilişkilerin önemine binaen bu ertelenmiştir. Ancak Ermeni katliamının artması ve Rusya’nın oyalayıcı politikası anlaşılınca, Türk Ordusu’na, Ermenilerin üzerine yürümeleri emredilmiştir. Bunun üzerine Kâzım Karabettir seferberlik ilân etmiş ve kuvvetlerini toplamıştır. Bu sırada Ermeni Ordusu’nda 15000 tüfek, 40 top ve iki süvari alayından başka, İngiliz, Fransız yardımları ve Ruslardan kalan çok sayıda silâh, Türk Ordusu’na göre üstünlük sağlamıştı. Harekât 24 Eylül 1920 günü başlamış, önlerine çıkan bazı Ermeni birlikleri yenilgiye uğratılmış ve 29 Eylül günü Türk Ordusu Sarıkamış’a girmiştir. Arkasından Kağızman ve 30 Ekim 1920 tarihinde de Kars’a girilmiştir. Bu savaş sonunda Ermenilerden, 3 general, 6 albay, 12 yarbay, 40 subay ve 1150 asker esir edilmiştir. Kars’ın düşmesi Ermeni Ordularında büyük bir hayal kırıklığı yaratmış, Türk Ordusu’nun ilerlemesi karşısında mütareke istemek zorunda kalmışlardır. Bu arada Gümrü, Iğdır geri alınırken, 3 subay ve 2105 askerleri daha esir edilmiş, 18 Kasım tarihinde de Ermeni Dahiliye Nazırı Türk Ordusu’nun karargâhına gelerek barış şartlarını görüşmek istemiştir. 25 Kasım’da barış görüşmelerine geçilirken elde edilen 2000 tüfek, 3 batarya dağ topu ve 25 makineli tüfek batıdaki birliklerimizin desteklenmesi için Ankara’ya gönderilmiş ve büyük bir destek sağlanmıştır. 27 Kasım’da Ermeniler Sevr barışında kendilerine bırakılmış olan Erzurum, Bitlis, Elazığ, Van, Diyarbakır, Trabzon ve Sivas vilayetlerinden feragat ettiklerini bildirmişler, nihayet 3 Aralık 1920 tarihinde Gümrü Barış Antlaşmasını imzalamışlardır. Bu barışla Sevr Antlaşmasının geçersizliğini ve Doğu sınırlarımızı kabul etmişlerdir. Ayrıca bundan böyle Türk Devletine karşı hiç bir düşmanlık hareketinde bulunmayacaklarını taahhüt etmişlerdir. Gümrü Antlaşmasından sonra Doğu cephesinde Ermenilere büyük bir darbe vurulurken bu kesimde, hudut güvenlik altına alınmış, Doğu cephesi kapatılmış, Batı’da girişilmiş olan Milli Mücadele hareketi de daha serbest yapılabilme imkânı bulmuştur.
Rusya, İngiltere, Fransa ve zaman zaman A. B. D.’nin destekledikleri ve kışkırttıkları Ermeni azınlığın böylece bu antlaşma ile bağımsız bir Ermenistan kurulması hususundaki hayalleri de yıkılmış oluyordu. KAYNAKLAR 1— Ayhan Yalçın, Belgeler ışığında Türk-Ermeni Meselesinin İç Yüzü, İstanbul, 1975, s18-21 2— Naşide Kerem Demir, Türkiye’nin Ermeni Meselesi, Ankara, 1982. s. 76, 79. 3— Ayhan Yalçın, Türk-Ermeni Meselesi, s. 47-49. 4— N. Kerem Demir, Türk-Ermeni Meselesi, s. 88-95. 5— Mehmet Hocaoğlu, Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul. 1976, s. 78-82. |
|
106 kez okundu
YorumlarHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |