• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
    • Özgün Tarih Materyalleri
    • Tarihi Fıkralar
    • Tarih Yazılısından İnciler
    • Tübitak Tarih Proje Örnekleri
    • Sınavlar Bölümünde Bilgilerinizi Test Edebilirsiniz
    • Peygamberimizin Hayatı ve Örnek Ahlakı
    • Bulmacalarla Tarih Öğreniyorum
    • Tarih Sunuları için tıklayınız.
    • En güncel tarih sunuları burada.
TÜRKİSTAN’DA TÜRK SUBAYLARI

TÜRKİSTAN’DA TÜRK SUBAYLARI

(1914—1923)        KIZIL YAR DA:

ANLATAN: Râci ÇAKIRÖZ  YAZAN: Yrd. Doç. Dr. Timur KOCAOĞLU

ÇIKAN KISMİN ÖZETİ          

 21 Ekim 1914’te Osmanlı Ordusu’na subay adayı olarak katılan Râci Bey Ardahan muharebesinde yaralanarak Ruslara esir olur. Ruslar tarafından başka Türk esirleriyle birlikte Kafkasya ve Sibirya’daki çeşitli esir kamplarına gönderilir. Eylül 1918’de üç Türk Subay arkadaşı ile birlikte Krasnoyarsk esir kampından kaçmayı başaran Râci Bey Petropavlosk (Kızıl Yar)’da bir Tatar Türkü’nün evinde gizlenirler.

Bizi evinde gizleyen Bay Y. rahatımızı temin etmek için elinden gelen hiç bir şeyi esirgemiyor, o bozulmamış eski Türk konuk severliğiyle: “Sizi layıkıyla ağırlayamıyorum ” diye sık sık bizden özür diliyordu. Yine onun yardımıyla, Krasnoyarsk esir kampında kalan arkadaşlarımıza geliş yolumuz hakkında bilgi ulaştırdık. Bu bilgiler sayesinde, bir süre sonra 9. Kolordu erkân-ı harplerinden Mataracı Rifat (kendisi Türkiye’ye döndükten sonra bilâhare Paşa ve Jandarma Genel komutanı oldu). Mehmet (Ağustoslu, o da yurda döndükten sonra Harp Okulu kumandanı oldu) ve Ziya (Perevezeli yurda döndükten sonra Kayan soyadını alacak ve Piyade Atış Okulu kumandanı olacaktı) bize katıldılar. Böylece yedi kişi olmuştuk. Uzun bir süre yurda hangi yollarla dönebileceğimiz üzerinde tartıştık. Biz önceki dört arkadaş batıya doğru gitmeyi öne sürdükse de, sonradan gelen arkadaşlarımız Şamara bölgesinde Kızıl Rus kuvvetleriyle Beyaz Rus birlikleri arasında cephe oluşturulduğunu bu yüzden hangi taraf bizi yakalarsa yakalasın postu ele vereceğimizi ve tek kurtuluş yolunun güneye. Türkistan’a doğru gitmek olduğunu açıkladılar. Bizden daha tecrübeli ve bilgili olduklarından onların görüşüne uyduk. Durumu ev sahibi Bay Y’ye anlattık. O da bu fikri yerinde buldu. Bay Y. bize kışlık elbise, kürk, at arabası ve güvenilir bir adam bulup verdi.

 

KAZAK BOZKIRLARl’NDA:

Eylül 1918 akşamı İmantav’a vardık. Burada bir Kazak (o zaman Kazak Türklerine Kırgız deniyordu) avulu vardı. Avul Kazak Türklerinin çadırlardan kurulu köyüne denilir. Kazak Türkleri çadırlarını toplayarak başka yere göçtü mü avulun yeri de böylece değişmiş olurdu. Buradaki bir Kazak kervanına katılarak Atbazarı yönünde bozkırlarda yol aldık. Kazak Türkleri bozkıra “dala” diyorlardı. Bozkırda sırasıyla Tille Bay Hacı ve Mekke Bay Hacı avullarını geçerek, İşim suyu kıyısında Ahmet İşan avuluna vardık. Bu avulda bir günlük mola verdikten sonra İşim ırmağını sallarla geçtik ve yine kervanla birlikte Ulu-tav dağlarını aştık. Kazak Türkçesi’ndeki Ulu-tav’ın anlamı “Ulu dağ” demektir ve bu dağın en yüksek doruğu 1134 metre kadardı. Ulu-tav’ı aşınca Mehmet İşan bölgesine eriştik. Biz de Kazak Türkleri gibi sadece et yiyerek ve kımız içerek yolculuk yapıyorduk. Arada bir koyun kesiliyorsa da, daha çok at eti yeniyordu ve bazen deve kesiliyordu. Ekmek yoktu. Ancak et suyunun içine küçük hamur parçaları atılıyordu. “Kımız” at sütünden yapılmış ve ilk içişte insana oldukça ekşi gelen bir içkiydi. Biraz fazla içince baş döndürürdü. Yosun tutmuş birikinti sudan, kaynatılmadan içilmeyeceği için, Bay Y.’nin bize verdiği kerpiç çaydan biraz alarak bu sularla kaynatır ve içerdik. Kerpiç çay denilen şudur: Fabrikalar paketler için çayları harman yapınca, harmanların dibinde kalan tozları makineyle sıkıştırarak (prese ederek) kalın çikolata gibi tekerlek biçiminde çay kalıpları meydana getiriyorlar ve buna kerpiç çay deniyor. Bu kerpiç çay kalıpları çakı veya bıçakla kazınmak suretiyle kaynamakta olan suyun içine biraz dökülür. Aslında mükemmel çay demliyorduk. Çünkü bu kerpiç çaylar en iyi çayların harman kalıntıları olduklarından onlarla demlenmiş çayların tadı pek nefisti.

Bay Y. bize “kiğiz” denilen dövülmüş keçeler vermişti. Bu kiğizleri iki büyük çuval halinde dikmişti, birinin içine dört, öbürünün içine ise üç arkadaş girip yatıyorduk. Sabah kalktığımızda üzerimizde kalınca bir kar tabakası olurdu. Molaları “kuduk” (kuyu) denilen su birikintilerinde veriyorduk.

 

KAZAKLAR BİZİM TÜRKÇEMİZİ KABA BULUYOR:

Ulu-tav'ı geçerken dehşetli bir tipiye tutulduk. Arkamızdan gelen kervanda boradan biri ölmüş, ölüsü avula getirildi. Gömme merasiminden sonra, Kazak Türkleri bizi kasdederek “Bu garip kişiler Halife-i Rum’un insanlarıdır diyerek bize sadaka vermek istediler. Biz de Talat’ı göstererek. “Aksakalımız budur. Parayı ona verin” dedik. Yeni gelen kervanla Kadir ve Mevlut Çavuşlar da bize katıldı, böylece dokuz arkadaş olmuştuk.

Kazak Türkleri Müslüman oldukları halde, eski Türk geleneklerini sürdürerek, kadın erkek arasında kaç-göç olmadan yaşıyorlardı. Kadınlar erkekler gibi her işte çalışıyor, meselâ genç kızlar eyerlenmemiş çıplak atların sırtına atlayarak dörtnala bozkırda koşturtuyor, ellerindeki kementlerle bir atı yakalayarak kesilmek ve satılmak üzere getiriyorlardı. Bay Y.’nin evinde iken Tatar Türkçesine oldukça alışmıştık, ancak oradakiler tahsilli kimseler olduğu için bizim Türkçemizi de biliyorlardı. Kazak Türkçesi ilk anda insana oldukça farklı gelirse de, bir süre dinledikten sonra, Kazak Türkleriyle rahatça anlaşmaya başladık. Hiç unutmam, yolda bizim kendi aramızda Türkiye Türkçesiyle konuşmamızı dinleyen Kazaklar şöyle demişlerdi: “Bunlar da bize yakın konuşuyorlar, ama biraz kabaca konuşuyorlar!”

 

 

AÇLIK ÇÖLÜ’NÜ GEÇİYORUZ:

 

Ulu-tav’ı arkamızda bırakarak, güneye doğru hareket ettik. Ünlü Açlık Çölüne girmiştik. Kazak Türklerinin BETPAK DALA dediği bu çöle Ruslar “Golodnaya Step” diyorlardı. Açlık Çölü’nü kum fırtınaları arasında konaklaya konaklaya geçerek “Saksağol” ağaçları bölgesine geldik. Saksağol bizim meşeden daha güçlü bir ağaç türüdür. Saksağol bölgesini de aşarak Ak Mescid’e vardık. Ak Mescid şehri Sirderya (Seyhun) ırmağı kıyısında kurulmuştu. Ruslar burayı 1853’te ele geçirince, adını Perovsk olarak değiştirdiler (1925’ten sonra ise buraya bu günkü KIZILORDA adı verildi). Ak Mescid, Orenburg’dan Taşkent’e uzanan demiryolu üzerinde önemli bir istasyon idi. Bu demir yolu hattı Taşkent’e vardıktan sonra kavis çizerek tekrar batıya dönüyor ve Hazar denizinin doğu kıyısındaki Kızıl su (Krasnovodsk) şehrine kadar gidiyordu. Kerpiç evleri ve etrafını kavak ağaçlarının çevrelediği avlu ve bahçeleriyle Anadolu kasabalarını hatırlatan Ak Mescid’de iki gün kaldık. Nihayet Orenburg’dan bir tren geldi. Biz trenin kırkar kişilik vagonlarında sıkışarak Taşkent’e doğru hareket ettik. Bu demir yolu Sirderya Irmağı’na paralel olarak kurulduğundan, arada bir Sirderya’nm o büyüleyici güzelliğini seyrede seyrede yol alıyorduk. Sonradan öğrendiğime göre bizim atalarımız olan Göktürkler bu ırmağa YİNÇÜ ÖGÜZ (İnci Irmağı) derlermiş. Gerçekten de, güneş vurduğunda, Sirderya gümüş ile altın karışığı bir parlaklıkla ışıldıyordu. Solumuzda ise, Kara-tav (Kara dağ) sıradağları uzanıyordu.

Trenimiz Taşkent’e yaklaşırken heyecanımız artmıştı. Çar Rusya’nın Türkistan’ı idare eden sömürge merkezi olan Taşkent’te acaba bizleri neler bekliyordu? Acaba oradan yurdumuza dönecek bir kaçış yolu bulabilecek miydik?

 

Gelecek Sayıda:     TAŞKENT'TE ÖĞRETMEN OLUYORUZ!

  
106 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam212
Toplam Ziyaret1332782
Saat